Haber sitelerine bakıyordum az önce. Birden son 1 haftada dünya geneliyle ilgili gözattığım başlıklardaki tek ortak noktanın "silah" olduğunu farkettim. "Nasıl yani, e çok normal" diyebilirsin. Hayır çok çok normal bir durum yok bence ortada. Ortalık nükleer lafından geçilmiyor. Hem nükleer silah hem de binimum yeni teknolojik ürünler. Yok barut kullanılmadan ışık hızından daha üst seviyede giden toplar, yok efendim bilmem kaç tane uçak alabilen gemiler... Noluyor? Neden bu âlelacele yapılan silah depolaması? Nedir bu yığınak diye hiç düşündün mü? Aslına bakarsan ben de pek kafa yormuyordum buna ama son zamanlarda o kadar çok dikkatimi çekmeye başladı ki...
Çok fazla siyasi ve kıçında blue jean'li, ayağında convers'li heyecanlı devrimci tribinde yazılar yazmaktan haz etmiyorum aslında. Fakat ara sıra etrafta neler döndüğünü bilip o doğrultuda bir fikir haznesi yaratıp, yorumlarını ve söylemlerini şekillendirmen gerekir. Mesela geçenlerde TBMM'den geçen silah ruhsatı yasası. Yani onu bırak konuşup tartışmayı, insanın aklı mantığı kabullenmek istemez. Ama burdaki keskin nokta "insan"... İnsanın diyorum farkındaysan. Yoksa hangi "insan evladı" kalkıpta ruhsat yaşını 18'e indirir, bunu beyin kabullenmiyor bence. Nolucak yani o yaşı 18'e indirip beline 2 tane silah takınca? 2 silahla daha mı fazla can yakıcaksın? Yahut "alem" dedikleri çocukken topu inşaata kaçmış insanların birbirlerine caka attığı ortamlarda daha mı sözün geçicek? Tabii ki bu saydıklarım olucak ama bunun kime, ne açıdan bir faydası olur onu bir kalıba sokmaya çalışmıyorum bile. Daha dün önümde iki liseli çocuk birbirlerine hoşçakal derken taaak tuuuk kafalarını tokuşturdular, var gerisini sen anla...
Vikiliks mikiliks bir yığın ıvır zıvır kaktırmaya çalıştılar tüm dünyaya, farkettin değil mi? Ivır zıvır diyorum çünkü içinde dişe dokunan ve somut olarak çıkarttığım bir tek şey İran'daki nükleer silahlardı. Gerisi; yok o ona bunu demiş, bu buna bunu demiş mahalle karısı düzeyinde diplomatların yaptıkları dedikodular. Eee? sence bu bir zemin değil mi? Irak'ta da yok muydu o silahlardan? Vardı dıdıdııdıdıdı... Yani onlar öyle zannediyorlardı, yok yok zannetmiyorlardı hepsini biliyorlardı. Asıl önemli olan artı ürün dediğimiz ham madde, petrol vb şeyler. Girmiyorum şimdi o muhabbete... İnsanları olacak olan birtakım şeylere hazırlamak ve "neden yaptınız" dedikleri zaman "e ama biz size bunları belgelerle bile ispat ettik, yani aslında biz bile etmedik bak içimizden bilgi sızdırdılar" senaryoları ve akabinde doğacak olan sorgulamalara kılıflar uydurmaca...
Yaşamaya çalışıp, nefes aldığın dünyanın nasıl bir bok çukurunun içine doğru sürüklendiğinin sen de farkındasın, ben de. Bu bir bilinçlendirme veya gaza getirme yazısı değil. Düşünsene herhangi bir savaş durumunda olabilicekleri? Felaket tellallığı yapmak istemiyorum ama biraz irdele, hayalinde oluşturmaya çalış. En son Irak Savaşı'nı düşün, canlı yayında izledik televizyondan. Mevcut teknoloji ile, nükleerler ile, füze sistemleri ile yapılabilicekleri bir canlandır kafanda...
Peki ya sonrası? Hadi bu dünyanın içine sıçtık, yaşayabiliceğin bir tarafı kalmadı, toplanın b dünyasına mı gidiyoruz diyecekler çok merak içindeyim. O sonrasındaki ekolojik denge ne olucak? doğal sistem ne olucak? toplumlar arası diyaloglar -tabii diyaloğa geçebiliceğin bir toplum kalırsa- ne olucak? hatta ne olucak da ne olucak? Milyonlarca soru üretebilirsin burdan. Ama kaç tane cevap elde edersin orası muamma...
Büyük ülkelerin yumurta kapı modunda koşa koşa yaptıkları silah yığınağını ve bunun doğurabiliceği sonuçları, en küçük bir kıvılcımda olabilicekleri hepimiz biliyoruz. Peki buna karşı ne yapabiliriz? Tabii ki hiçbirşey. Fare dağa küsmüş dağın haberi falan filan...
En azından şunu şunu yapıp bu şekilde bilinçlenmeliyiz diye öksürmiycem sana burda. Ama en azından olanları, olabilicekleri ve sonuçlarını hayal edip kafanda canlandırmaya çalış, çalışalım, çalışsınlar...
İnsanlar arasında dolaşan bir şehir efsanesi vardır. Kâhin'in biri; "3. Dünya Savaşı'nın nasıl olucağını bilmem ama, 4.'sü taş ve sopalarla olacak onu biliyorum" demiş ve bu masal da burdaaaa bitmiş...
K.
14 Aralık 2010 Salı
Babay
Farklı kültürleri tanımak, onların içine nüfûz etmek dışardan çok birşey hissettirmiyormuş gibi gözükse de, dokununca ve içine girince çok farklı bir tat olduğunu sana gayet güzel bir şekilde anlatıyor. Son 2 haftadır cumartesi günleri bölümden cici bici bir arkadaşımla beraber Beyoğlu Balık Pazarı'ndaki Üç Horan Ermeni Kilisesi'ne gidiyoruz. Kiliseye gidiyoruz diyince aklında bin türlü soru oluştu farkındayım. Biz çoğu şeye kendimizi şartladığımız için, genel çizgi dışında olan birtakım olgular herdaim garip gelir, normaldir. Fakat bu tür bakış açıları, algı genişledikçe ve değiştikçe kendini pozitif yönde ve daha şeffaf düşüncelere bırakmakta. Ama bunu çok okumak, araştırmak ya da ben biliyorumculuk olarak algılama; salt farklı pencerelerden bakmak ve onları tartıp ince bir çizgi üzerinden değerlendirmekle alakalı. Misal, bugünlerde bir haber dikkatimi çekti. Yanılmıyorsam Bodrum'da Hristiyan bir Kanada vatandaşı vefat etmiş ve cenazesinin oradaki Müslüman Mezarlığı'na gömülmesini istemiş. Neyse öyleydi böyleydi cenazeyi oraya gömmüşler. Sonrasında ne olmuş? Hemen yandaki mezarların sahipleri "daaaaaaaayt kaldırın çabuk bu mezarı burdan, Haç'ta neymiş, Müslüman Mahallesinde salyangoz bikbikbikbikb..." vb tepkiler...
"Neden" diye sordum kendi kendime o haberi okuyunca. Aslında mantık olarak tezat bir durum. Ama ülkenin geneline baktığın zaman; yaşarken dipdibe olan insanlar öldükten sonra neden olamıyor ki? Yahut bu bir hoşgörüsüzlük mü? O orda olsa neolur, olmasa neolur? O orda seni neden rahatsız etti? Onlarca soru peşpeşe gelebilir bu durumun ardından. Velhâsıl Hristiyan vatandaşın mezarını oradan kaldırmışlar. Öyle de olucaktı zaten, ondan bir şüphem yoktu ama dediğim gibi "neden?"...
Heh, ne diyorduk Kilise evet. Niye gittik biz o Kilise'ye? Hampartsum notası öğrenmek için. Hampartsum notası nedir? Hampartsum Limonciyan tarafından takrîbi 18. yy'da bulunan bir Ermeni nota sistemi. Osmanlı İmparatorluğu döneminde birçok eseri notaya almayı sağlayan bu sistem, batı notasından tamamen farklı, tek çizgi üzerine yazılmaktadır. Bildiğimiz nota simgelerinden farklı olan Hampartsum, Türk Müziği'ndeki makam sistemi ile icra edilmektedir. Yani okuduğumuz eserler arasında Hicâz, Hüseynî ve benim ayılıp bayılarak dinlediğim Sultân-ı Yegâh makamı da bulunmaktaydı. İlk derste biraz zorlansak da mevcut müziğe âşinâ olduğumuz için duyuş açısından kavramamız zor olmadı. Fakat al bakalım şu hampartsum notalarını oku evlat dersen tabii ki leblebi gibi okuyamam o ayrı mevzu. Daha önce farklı Kiliselerin içine girmiştim fakat bu kadar çok uzun kalıp, o eşraftan insanlarla çok hukûkum olmamıştı. Çok farklı bir deneyim, yeni insanlar heey huhuuv hayat ne güzel tribine girmiyorum tabii ki ama hakikaten içine girince oradaki aynı ama bir o kadar da farklı havayı soluyorsun. Çok gazeteci cümlesi gibi oldu bir önceki cümle farkındayım. Ama öyle yani, bunun başka bir tarifi yok. Bir de bana ilginç gelen, tam öğle vakti biz nota çalışırken bir anda ezan okunmaya başlandı. O an çok garip bir duygu hissettim, nasıl anlatıyim; dışardan gelen ses ile içinde bulunduğun ortam aslında iki ayrı köşe ama sen o köşelerin tam da ortasında ince bir çizgide işini yapmaya çalışıyorsun. Bu asla rahatsız edici bir durum değildi. Hele ki, bize o nota sistemini öğreten Nişan Hoca'nın "kardeşliğimizi unutmayalım, eski günleri hatırlayalım" gibilerinden sözleri olan eserini seslendirmeye çalışırken o dışardan gelen ses ile bütünleşen ortam farklı bir haz verdi bana. Kurs sonrası ikram edilen simit ve çaylar da işin güzelliğinin cabasıydı...
Gelelim her yazıda değindiğimiz musıkî köşemize. Bu hafta ki güzîde konuklarımız; naif icraları, mütevâzi kişilikleri ve utangaç duruşlarıyla(!) "Kurban" grubu. Lise yıllarından beri takip ettiğim fakat ilk kez canlı performanslarını izlediğim grup, albümü takıp dinlediğinde cd'den ne duyuyorsan aynısını sahnede çalıyor hocam, 2, 2 daha 4 bu budur yani. Müzisyenler arasında bir tâbir vardır "ökkküz gibi çalmak" heh işte o adamlar o tanıma gayet güzel uyuyorlar. O cayır cayır riff'ler döne döne geliyor kulağına insanın. Her ne kadar 9 gözükse de konserin başlama saati adamlar tam 12'de sahneye çıktı. Biz de zati bunu tahmin ederek -daha doğrusu Elif'in daha önceki tecrübelerine dayanarak- 10.30 civarı gittik mekâna. İstanbullive adlı performans salonu akustik açısından biraz sıkıntılı fakat geniş, ferah biryer. Ama biraları rezalet, ayrıca 33'lük şişe 8lira. Yani öğrenciysen evde iç miç birşeyler yap öyle git, yoksa 8+8+8+8+8+8+8 batarsın vallahi... Eski ve son albümlerinden karışık bir liste ile 1,5 saat kadar çaldı Kurban. Hakikaten çaldı yani daha da dallandırıp budaklandırmaya gerek yok. Konser sonrası kulis, muhabbet sohbet, şu bu derken İstanbul'un Hababam Sınıfı'nın kötü kalpli müdürü tripli "alın lan size soğuk" adlı hediyesiyle evin yolunu tuttuk...
O değil de artık bizim bir çim adamımız var; adı da babay :)
K.
"Neden" diye sordum kendi kendime o haberi okuyunca. Aslında mantık olarak tezat bir durum. Ama ülkenin geneline baktığın zaman; yaşarken dipdibe olan insanlar öldükten sonra neden olamıyor ki? Yahut bu bir hoşgörüsüzlük mü? O orda olsa neolur, olmasa neolur? O orda seni neden rahatsız etti? Onlarca soru peşpeşe gelebilir bu durumun ardından. Velhâsıl Hristiyan vatandaşın mezarını oradan kaldırmışlar. Öyle de olucaktı zaten, ondan bir şüphem yoktu ama dediğim gibi "neden?"...
Heh, ne diyorduk Kilise evet. Niye gittik biz o Kilise'ye? Hampartsum notası öğrenmek için. Hampartsum notası nedir? Hampartsum Limonciyan tarafından takrîbi 18. yy'da bulunan bir Ermeni nota sistemi. Osmanlı İmparatorluğu döneminde birçok eseri notaya almayı sağlayan bu sistem, batı notasından tamamen farklı, tek çizgi üzerine yazılmaktadır. Bildiğimiz nota simgelerinden farklı olan Hampartsum, Türk Müziği'ndeki makam sistemi ile icra edilmektedir. Yani okuduğumuz eserler arasında Hicâz, Hüseynî ve benim ayılıp bayılarak dinlediğim Sultân-ı Yegâh makamı da bulunmaktaydı. İlk derste biraz zorlansak da mevcut müziğe âşinâ olduğumuz için duyuş açısından kavramamız zor olmadı. Fakat al bakalım şu hampartsum notalarını oku evlat dersen tabii ki leblebi gibi okuyamam o ayrı mevzu. Daha önce farklı Kiliselerin içine girmiştim fakat bu kadar çok uzun kalıp, o eşraftan insanlarla çok hukûkum olmamıştı. Çok farklı bir deneyim, yeni insanlar heey huhuuv hayat ne güzel tribine girmiyorum tabii ki ama hakikaten içine girince oradaki aynı ama bir o kadar da farklı havayı soluyorsun. Çok gazeteci cümlesi gibi oldu bir önceki cümle farkındayım. Ama öyle yani, bunun başka bir tarifi yok. Bir de bana ilginç gelen, tam öğle vakti biz nota çalışırken bir anda ezan okunmaya başlandı. O an çok garip bir duygu hissettim, nasıl anlatıyim; dışardan gelen ses ile içinde bulunduğun ortam aslında iki ayrı köşe ama sen o köşelerin tam da ortasında ince bir çizgide işini yapmaya çalışıyorsun. Bu asla rahatsız edici bir durum değildi. Hele ki, bize o nota sistemini öğreten Nişan Hoca'nın "kardeşliğimizi unutmayalım, eski günleri hatırlayalım" gibilerinden sözleri olan eserini seslendirmeye çalışırken o dışardan gelen ses ile bütünleşen ortam farklı bir haz verdi bana. Kurs sonrası ikram edilen simit ve çaylar da işin güzelliğinin cabasıydı...
Gelelim her yazıda değindiğimiz musıkî köşemize. Bu hafta ki güzîde konuklarımız; naif icraları, mütevâzi kişilikleri ve utangaç duruşlarıyla(!) "Kurban" grubu. Lise yıllarından beri takip ettiğim fakat ilk kez canlı performanslarını izlediğim grup, albümü takıp dinlediğinde cd'den ne duyuyorsan aynısını sahnede çalıyor hocam, 2, 2 daha 4 bu budur yani. Müzisyenler arasında bir tâbir vardır "ökkküz gibi çalmak" heh işte o adamlar o tanıma gayet güzel uyuyorlar. O cayır cayır riff'ler döne döne geliyor kulağına insanın. Her ne kadar 9 gözükse de konserin başlama saati adamlar tam 12'de sahneye çıktı. Biz de zati bunu tahmin ederek -daha doğrusu Elif'in daha önceki tecrübelerine dayanarak- 10.30 civarı gittik mekâna. İstanbullive adlı performans salonu akustik açısından biraz sıkıntılı fakat geniş, ferah biryer. Ama biraları rezalet, ayrıca 33'lük şişe 8lira. Yani öğrenciysen evde iç miç birşeyler yap öyle git, yoksa 8+8+8+8+8+8+8 batarsın vallahi... Eski ve son albümlerinden karışık bir liste ile 1,5 saat kadar çaldı Kurban. Hakikaten çaldı yani daha da dallandırıp budaklandırmaya gerek yok. Konser sonrası kulis, muhabbet sohbet, şu bu derken İstanbul'un Hababam Sınıfı'nın kötü kalpli müdürü tripli "alın lan size soğuk" adlı hediyesiyle evin yolunu tuttuk...
O değil de artık bizim bir çim adamımız var; adı da babay :)
K.
7 Aralık 2010 Salı
Reel
Garip yahu, aslında tam yatmaya hazırlanıyordum ki bir anda bizim koca çocuğun profil sayfasına bakiyim dedim. Koca çocuk ki mi? Erhan tabii ki...
Erhan yahu bildiğin Erhan yani. Adam kaçtı gitti. Sıçarım len size, albüm malbüm yapamıycaz sizinle gidiyorum hadi ben der gibi. Yani ne diyim, yazıcak birşey de yok aslında. Dikkatimi çeken şey farklı bir durum aslında. Nefret ediyorum şöyle şeyleri aklıma getirip yazmaktan, çizmekten ama şu an facebook'ta listemde 2 kişi hakkın rahmetine kavuşup aramızdan "geçiçi bir süre de olsa" ayrıldı. Biri Erhan, diğeri de tatlı kıvamında bir insan olan müzik öğretmenim Ahmet Hocam... İki ayrı profil, ikisi de rahmetlilerin hayatta oldukları zaman arkadaş listeleri gayet kabarık olan profiller. Bugün bakıyorum iki profilde de o kabarık günlerden eser yok. Noldu peki? Değişen neydi? Aramızdan ayrıldılar diye sildiniz mi onları listelerinizden? O listelerden silinince otomatik olarak hayatlardan, anılardan, hatırlanması gerekilen günlerden de mi silindiler? Mesela ben ikisinin telefon numarasını da hâlâ silmedim rehberden. İlginç değil mi? Belki de bu benim olayları kabullenmeme halim olabilir. Onlar oralarda bir yerlerde, bir şekilde devam ediyorlar olağanlıklara...
Unutmayalım onları cart curt diye bir sosyal mesaj verme niyetinde değilim ama düşündürüyor böyle durumlar beni. İnsanlar neyle neyi eş tutuyorlar, nelere nasıl tepkiler veriyorlar, sanal üzerinden olayı somuta nasıl bağlıyorlar? Çok kurcalıyor zihnimi gerçekten...
Gerçi ayılıp bayılanları da gördük 6-7 ay sonra ya, neyse...
Özledik be abi, ne diyim yani.
K.
Erhan yahu bildiğin Erhan yani. Adam kaçtı gitti. Sıçarım len size, albüm malbüm yapamıycaz sizinle gidiyorum hadi ben der gibi. Yani ne diyim, yazıcak birşey de yok aslında. Dikkatimi çeken şey farklı bir durum aslında. Nefret ediyorum şöyle şeyleri aklıma getirip yazmaktan, çizmekten ama şu an facebook'ta listemde 2 kişi hakkın rahmetine kavuşup aramızdan "geçiçi bir süre de olsa" ayrıldı. Biri Erhan, diğeri de tatlı kıvamında bir insan olan müzik öğretmenim Ahmet Hocam... İki ayrı profil, ikisi de rahmetlilerin hayatta oldukları zaman arkadaş listeleri gayet kabarık olan profiller. Bugün bakıyorum iki profilde de o kabarık günlerden eser yok. Noldu peki? Değişen neydi? Aramızdan ayrıldılar diye sildiniz mi onları listelerinizden? O listelerden silinince otomatik olarak hayatlardan, anılardan, hatırlanması gerekilen günlerden de mi silindiler? Mesela ben ikisinin telefon numarasını da hâlâ silmedim rehberden. İlginç değil mi? Belki de bu benim olayları kabullenmeme halim olabilir. Onlar oralarda bir yerlerde, bir şekilde devam ediyorlar olağanlıklara...
Unutmayalım onları cart curt diye bir sosyal mesaj verme niyetinde değilim ama düşündürüyor böyle durumlar beni. İnsanlar neyle neyi eş tutuyorlar, nelere nasıl tepkiler veriyorlar, sanal üzerinden olayı somuta nasıl bağlıyorlar? Çok kurcalıyor zihnimi gerçekten...
Gerçi ayılıp bayılanları da gördük 6-7 ay sonra ya, neyse...
Özledik be abi, ne diyim yani.
K.
1 Aralık 2010 Çarşamba
Umûma Açık
Hadi be! Baya son yazıyı 8 kasım'da yazmışım. E aralık oldu yahu... Ayıpladım şu an kendimi. Aralık dedim de, nasıl bir aralık bu? Böyle aralık mı olur? Bildiğin 23 dereceydi bugün. Hani yüzbinmilyon yılın soğuğu nerde? Yoksa ce-eee diyip bir anda mı çıkıcak ortaya? Ne yalan söyliyim bana öyle geliyor. Bir anda hopppaa diye binivericek tepemize soğuk. Bayram'da da böyleydi hava Kuşadası'nda. Bayram dedim de; Kurban Bayramı'da geçti. Ne kurban mı? Yoksa siz hayvanları kesip yiyor musunuuuuz? aman tanrım katliaaaaam! Hı hı evet, o yediğin sosisler, salamlar, hamburgerler de meşe ağacında yetişiyor zaten...
Neyse Kuşadası dedik; güzeldi bu bayram, hava sıcak, güneşli her gün muhabbet halindeydik yanaklarından makas aldıklarımınla. Arkadaş ortamı çok güzel şey a dost! Sevdiğin, lafından, sözünden anlayan insanlar oldukça etrafında tadından yenmiyor hakikaten. Limanı yıktılar, yıkmadılar gak guk baya geyik döndü ama bence yıkmasınlar orayı. Yok yani Kuşadası'nda adam akıllı oturabiliceğin başka biryer yok! Çoğunluğunu zart zurt kesimin oluşturduğu o bilmemne çaycısında mı vakit geçiriceksin? Bu mudur yani bütün olay? Orda mı geçiriyorsun koca kışını? "Napalım arkadaş burda Beyoğlu var da biz mi gitmiyoruz?" gibi bir düşünce peyda olsa da, hatta peyda olmayı bırak, orda bir Beyoğlu olsa bile oraya gitmezsin çünkü algı o kadar... Algıda sıçıcılık diyoruz biz buna. Gerçi çok alakasız oldu banane yahu. Aaa burda yazılanları herkes okuyabiliyormuş, şaşkınım şu an, hmm...
Bazen insan öyle bir şekilde muhabbete kaptırıyor ki kendini; facebook, twitter, myspace gibi sosyal paylaşım sitelerinde karşısındakiyle yazıştıklarını 837468 kişinin daha okuyabildiğini bir anda unutuveriyor. Neden sonra? "Keriiiim bıdı bıdı bıdı olmuş aa orda öyle yazmışsın seni seniiii" gibi bir cümle duyunca aklı başına geliveriyor. "Hadi ya, sen nerden biliyorsun? aa doğru ya, umuma açıktı orası" yaa paşam... Velhâsıl dinleniyor ve izleniyorsun hemşîre, klavyene hâkim ol!..
O değil de müzik diye de birşeyler var bu aralar hayatımda. İlginçtir, haz verici bir durummuş yeni algıladım. Şaka bir yana bu haftasonu yeni dahil olduğum "ehl-i keyf" (bknz. http://www.ehlikeyf.biz ) ile ikinci albüm kaydına giricez. İkinci albümde dahil olduğum grup ben dahil toplam 5 kişiden oluşmakta. Hard Rock ayarında birşeyler yapmaya çalıştık, bakalım kayıtlar bitince gerekli ıvır zıvırı buralardan anlatırım yine...
He birde Dubara ( http://www.dubara.rockmekan.com ) vardı bir zamanlar... Bir zamanlar diyorum çünkü hakikaten beraber çalmayalı baya bir zaman geçti. Neden böyle oldu peki? Çünküm TSK güzîde vokalistimiz Emre'ye uzun dönem olarak el koydu da ondan! 15 ay az bir zaman değil. Gerçi o da yedi bitirdi sayılır, yanılmıyorsam şubat - mart civarı bitiricek askerliğini. Tahmin ve temennim önümüzdeki yaz yeniden toplanma ama hakikaten toplanma ve akabinde gelicek olan çalıp söyleme, kaydetme ve alın dinleyin bakalımcıklar...
Albüm tanıtımı köşemizde bu yazıdaki konuğumuz Çağrı Sertel! Albümün adı "New Born". Caz'ın Türkiye'de gelmeye başladığı nokta beni hakikaten düşündürüyor. Düşündürüyor burda çok iyi anlamda düşündürüyor. Hem yeni yeni açılan caz mekanları, hem güzel ve kaliteli albümlerin çıkmaya başlaması, hem de insanların saçma sapan müziklerden sıyrılıp "dinleme" konusunda seçiçi davranmaya başlaması. Bu olgular peşi sıra devam ettikçe zaten insanların müzikal zevkleri kaymaklı ekmek kadayıfı taklidine ulaşmaya başlıycaktır. Çağrı Sertel caz piyanisti, yanılmıyorsam Bilgi Üniversitesi Müzik Performans bölümü mezunu. Hani şu Bilgi'nin seri halde kaliteli caz'cı ürettiği dönemden. Sertel'e çok yakın kaynaklardan duyduğuma göre aşmış bir doğaçlama yeteneği varmış kendisinin. Daha canlı kanlı izlemek nasip olmadı, umarım nail olucam bu zevke. Albümde davulu Ediz Hafızoğlu, kontrbası Kağan Yıldız çalmış. Bunların yanında tonları bağımlılık yaratan gitarist Sarp Maden ve İmer Demirer, Levent Altındağ, Çağ Erçağ gibi isimlerin eşliği mevcut. Kısa lafın uzunu al albümü arkadaşım beni uğraştırma, hadi.
O değil de Haydarpaşa vardı bir ara? Çatısı falan çökmüş yanmış gitmiş o güzelim Alman mimarisi... Hee otel mi? Hmm, peki peki tamam. Önemli değil yahu, tarih dediğin nedir, yazıverirsin yeniden...
K.
Neyse Kuşadası dedik; güzeldi bu bayram, hava sıcak, güneşli her gün muhabbet halindeydik yanaklarından makas aldıklarımınla. Arkadaş ortamı çok güzel şey a dost! Sevdiğin, lafından, sözünden anlayan insanlar oldukça etrafında tadından yenmiyor hakikaten. Limanı yıktılar, yıkmadılar gak guk baya geyik döndü ama bence yıkmasınlar orayı. Yok yani Kuşadası'nda adam akıllı oturabiliceğin başka biryer yok! Çoğunluğunu zart zurt kesimin oluşturduğu o bilmemne çaycısında mı vakit geçiriceksin? Bu mudur yani bütün olay? Orda mı geçiriyorsun koca kışını? "Napalım arkadaş burda Beyoğlu var da biz mi gitmiyoruz?" gibi bir düşünce peyda olsa da, hatta peyda olmayı bırak, orda bir Beyoğlu olsa bile oraya gitmezsin çünkü algı o kadar... Algıda sıçıcılık diyoruz biz buna. Gerçi çok alakasız oldu banane yahu. Aaa burda yazılanları herkes okuyabiliyormuş, şaşkınım şu an, hmm...
Bazen insan öyle bir şekilde muhabbete kaptırıyor ki kendini; facebook, twitter, myspace gibi sosyal paylaşım sitelerinde karşısındakiyle yazıştıklarını 837468 kişinin daha okuyabildiğini bir anda unutuveriyor. Neden sonra? "Keriiiim bıdı bıdı bıdı olmuş aa orda öyle yazmışsın seni seniiii" gibi bir cümle duyunca aklı başına geliveriyor. "Hadi ya, sen nerden biliyorsun? aa doğru ya, umuma açıktı orası" yaa paşam... Velhâsıl dinleniyor ve izleniyorsun hemşîre, klavyene hâkim ol!..
O değil de müzik diye de birşeyler var bu aralar hayatımda. İlginçtir, haz verici bir durummuş yeni algıladım. Şaka bir yana bu haftasonu yeni dahil olduğum "ehl-i keyf" (bknz. http://www.ehlikeyf.biz ) ile ikinci albüm kaydına giricez. İkinci albümde dahil olduğum grup ben dahil toplam 5 kişiden oluşmakta. Hard Rock ayarında birşeyler yapmaya çalıştık, bakalım kayıtlar bitince gerekli ıvır zıvırı buralardan anlatırım yine...
He birde Dubara ( http://www.dubara.rockmekan.com ) vardı bir zamanlar... Bir zamanlar diyorum çünkü hakikaten beraber çalmayalı baya bir zaman geçti. Neden böyle oldu peki? Çünküm TSK güzîde vokalistimiz Emre'ye uzun dönem olarak el koydu da ondan! 15 ay az bir zaman değil. Gerçi o da yedi bitirdi sayılır, yanılmıyorsam şubat - mart civarı bitiricek askerliğini. Tahmin ve temennim önümüzdeki yaz yeniden toplanma ama hakikaten toplanma ve akabinde gelicek olan çalıp söyleme, kaydetme ve alın dinleyin bakalımcıklar...
Albüm tanıtımı köşemizde bu yazıdaki konuğumuz Çağrı Sertel! Albümün adı "New Born". Caz'ın Türkiye'de gelmeye başladığı nokta beni hakikaten düşündürüyor. Düşündürüyor burda çok iyi anlamda düşündürüyor. Hem yeni yeni açılan caz mekanları, hem güzel ve kaliteli albümlerin çıkmaya başlaması, hem de insanların saçma sapan müziklerden sıyrılıp "dinleme" konusunda seçiçi davranmaya başlaması. Bu olgular peşi sıra devam ettikçe zaten insanların müzikal zevkleri kaymaklı ekmek kadayıfı taklidine ulaşmaya başlıycaktır. Çağrı Sertel caz piyanisti, yanılmıyorsam Bilgi Üniversitesi Müzik Performans bölümü mezunu. Hani şu Bilgi'nin seri halde kaliteli caz'cı ürettiği dönemden. Sertel'e çok yakın kaynaklardan duyduğuma göre aşmış bir doğaçlama yeteneği varmış kendisinin. Daha canlı kanlı izlemek nasip olmadı, umarım nail olucam bu zevke. Albümde davulu Ediz Hafızoğlu, kontrbası Kağan Yıldız çalmış. Bunların yanında tonları bağımlılık yaratan gitarist Sarp Maden ve İmer Demirer, Levent Altındağ, Çağ Erçağ gibi isimlerin eşliği mevcut. Kısa lafın uzunu al albümü arkadaşım beni uğraştırma, hadi.
O değil de Haydarpaşa vardı bir ara? Çatısı falan çökmüş yanmış gitmiş o güzelim Alman mimarisi... Hee otel mi? Hmm, peki peki tamam. Önemli değil yahu, tarih dediğin nedir, yazıverirsin yeniden...
K.
8 Kasım 2010 Pazartesi
Kalabalık ve Alabalık arasındakki 7 fark
İstanbul'da bir cumartesi gecesini konserle doldurmak kadar güzel birşey yoktur sanırım. Beyoğlu'nun o tıklım tıkış kalabalığına dalıp, arkadaşlarınla oturabileceğin biryerler bulabilmek; samanlıkta bırak iğneyi sabah 7'de ciyaklayarak çalan çalar saati bulmak kadar zordur. Zaten zorluğun dışında keyifsizdir de... Farz-ı misâl 3 erkek arkadaş çıktıysan belli mekânlarda kesinikle yer bulamazsın. Fakat o 3 erkek arkadaşa birkaç adet hatun arkadaş ekli ise cebindeki meblâya göre, en kralından orta direk şaban modeline göre çeşitli yerlere oturabilirsin. Beni rahatsız eden de bir bakıma o zaten. Senin kılık kıyafetine ve yanındaki hatun sayısına göre sana muamele yapan kantin kuntin adamlar. Sen kimsin ki? tribi de değil bu, tatsız, rahatsız edici bir durum. Nedir yani erkek grubunun bıraktığı parayla, hatunlu grubun bıraktığı para arasında günlük kur farkı mı var? enteresan işletmeci kafaları işte, pek takılmamak lazım...
Heh ne diyorduk? konser, evet. İKSV'nin Salon adlı mekânında Gevende konserine gittik. Gittik diyorum çünkü kadro toplamda 3 kişiydi. Cicili bicili 2 arkadaşımla beraber planı 1 hafta kadar öncesinden yapılan konser için koyulduk yola. 1 arkadaşım önceden gitmişti salona, biz de onun arkasından biraz rötarlı olarak gidebildik ammavelâkin biletleri kapıdan alıcaktık. Bilet alma işinin son dakikaya bırakılması ne kadar kılkuyruk bir durum o gece tekrardan anladım. Kuyruk, konserin başlaması, sıcak ve terleten uzun bir koridor, "pardon lale kart almak ister misiniz?" diyen ve bunu 10 dakikada bir gelip tekrarlayan bir kız ve en önemlisi öğrenci bileti kalmaması. Gerçi ona kalmaması mı diyelim yoksa kalmamış gibi yapılması mı doğrusu tereddütteyim. Velhâsıl bayıldık 25'er liramızı ve girdik konsere. Salon adlı mekânı ne yalan söyliyim bu kadar küçük beklemiyordum. Bildiğin kıpırdıycak yer yok ve insanlar "göt göte" olarak tâbir edilen şekilde konseri izlemeye çalışıyorlardı. Benim gibi çok fazla kalabalıktan haz etmeyen insanlar için pek de tatlı bir durum olmasa gerek.
Gelelim Gevende'ye... Bateri, bas gitar, trompet, viyola ve gitar çalan bir solistten oluşan grubu daha önce bizim okulun şenliklerinde izlemiştim. Fakat şenlik kafası, muhabbet şu bu derken çok fazla dikkat edemedim yaptıkları müziğe. Grup elemanlarının bir arabaya doluşup yanılmıyorsam Nepal'e kadar gittiklerini ve geçtikleri ülkelerdeki yerel müzisyenlerle çalarak yaptıkları alışverişi işitmiştim. Zaten solistin Hint Müziği tavırlı vokal melodilerinden bunu rahatça anlamanız mümkün. Genellikle o an doğaçlama uydurulan bir dille söylenen parçalar bu aksanı vermesini daha da kolaylaştırıyor. Ses rengi oldukça yatkındı Hint ağzına. Ne yalan söyliyim çok da hoşuma gitti, çünkü kolay kolay başarılı bir şekilde icra edilebilicek bir tavır değildir. Mikrotonâl dediğimiz makamsal müziklerin bulunduğu bir müzik türünden bahsediyorsak eğer, yapılan icranın bir yerinden tutulabilecek kadar başarı içermesi gerekmektedir. Çok atasözü kıvamında bir cümle oldu ya, neyse içinden anlamı birşekilde bulup çıkartması sana kalmış artık. Grup içinde, sanki vokal dışında kalan çalgılar birbiriyle o kadar uyumlu ve sözleşmişcesine çaldılar ki, adamlar hakikaten oturup satır satır, nota nota yazıp çizmişler demekten kendimi alamadım. Bas gitar ve bateri, aynı şekilde de viyola ve trompet. Armoni, melodi ve ritm uyumlarını kalıbına uygun bir şekilde icra ettiler. Bir dip not olarak bas gitaristin 4 telli Fender Jazz Bass'ının da tonuna dibim düştü. Büyüyünce param olduğunda ben de alıcam aynısından. Kasım ayı sonunda çıkacak olan yeni albümlerinin bir bakıma lansman konseri gibi birşeydi dün akşamki konser. Tek olumsuz yanı 1 saat kadar sürmesi oldu. Sanki biraz daha uzatabilirlerdi gibime geldi ama musıkişinasların kendi kararırdır, saygı duymak gerek...
Toparlarsak eğer, bir cumartesi gecesi Beyoğlu'nun tiksindirici kalabalığından sıkılırsan ve biryerlerde bir Gevende konseri varsa, sorgusuz suâlsiz git ve dinle derim...
O değil de dikkat ettim, şu blog'da şişirdiğim gruplardan ve sanatçılardan telif talep edicem. Bu ne yahu, bedava reklam yapıyoruz!.. Gerçi reklamın iyisi kötüsü olmaz, vur çocum daylar daylar da neşemiz yerine gelsin!
K.
Heh ne diyorduk? konser, evet. İKSV'nin Salon adlı mekânında Gevende konserine gittik. Gittik diyorum çünkü kadro toplamda 3 kişiydi. Cicili bicili 2 arkadaşımla beraber planı 1 hafta kadar öncesinden yapılan konser için koyulduk yola. 1 arkadaşım önceden gitmişti salona, biz de onun arkasından biraz rötarlı olarak gidebildik ammavelâkin biletleri kapıdan alıcaktık. Bilet alma işinin son dakikaya bırakılması ne kadar kılkuyruk bir durum o gece tekrardan anladım. Kuyruk, konserin başlaması, sıcak ve terleten uzun bir koridor, "pardon lale kart almak ister misiniz?" diyen ve bunu 10 dakikada bir gelip tekrarlayan bir kız ve en önemlisi öğrenci bileti kalmaması. Gerçi ona kalmaması mı diyelim yoksa kalmamış gibi yapılması mı doğrusu tereddütteyim. Velhâsıl bayıldık 25'er liramızı ve girdik konsere. Salon adlı mekânı ne yalan söyliyim bu kadar küçük beklemiyordum. Bildiğin kıpırdıycak yer yok ve insanlar "göt göte" olarak tâbir edilen şekilde konseri izlemeye çalışıyorlardı. Benim gibi çok fazla kalabalıktan haz etmeyen insanlar için pek de tatlı bir durum olmasa gerek.
Gelelim Gevende'ye... Bateri, bas gitar, trompet, viyola ve gitar çalan bir solistten oluşan grubu daha önce bizim okulun şenliklerinde izlemiştim. Fakat şenlik kafası, muhabbet şu bu derken çok fazla dikkat edemedim yaptıkları müziğe. Grup elemanlarının bir arabaya doluşup yanılmıyorsam Nepal'e kadar gittiklerini ve geçtikleri ülkelerdeki yerel müzisyenlerle çalarak yaptıkları alışverişi işitmiştim. Zaten solistin Hint Müziği tavırlı vokal melodilerinden bunu rahatça anlamanız mümkün. Genellikle o an doğaçlama uydurulan bir dille söylenen parçalar bu aksanı vermesini daha da kolaylaştırıyor. Ses rengi oldukça yatkındı Hint ağzına. Ne yalan söyliyim çok da hoşuma gitti, çünkü kolay kolay başarılı bir şekilde icra edilebilicek bir tavır değildir. Mikrotonâl dediğimiz makamsal müziklerin bulunduğu bir müzik türünden bahsediyorsak eğer, yapılan icranın bir yerinden tutulabilecek kadar başarı içermesi gerekmektedir. Çok atasözü kıvamında bir cümle oldu ya, neyse içinden anlamı birşekilde bulup çıkartması sana kalmış artık. Grup içinde, sanki vokal dışında kalan çalgılar birbiriyle o kadar uyumlu ve sözleşmişcesine çaldılar ki, adamlar hakikaten oturup satır satır, nota nota yazıp çizmişler demekten kendimi alamadım. Bas gitar ve bateri, aynı şekilde de viyola ve trompet. Armoni, melodi ve ritm uyumlarını kalıbına uygun bir şekilde icra ettiler. Bir dip not olarak bas gitaristin 4 telli Fender Jazz Bass'ının da tonuna dibim düştü. Büyüyünce param olduğunda ben de alıcam aynısından. Kasım ayı sonunda çıkacak olan yeni albümlerinin bir bakıma lansman konseri gibi birşeydi dün akşamki konser. Tek olumsuz yanı 1 saat kadar sürmesi oldu. Sanki biraz daha uzatabilirlerdi gibime geldi ama musıkişinasların kendi kararırdır, saygı duymak gerek...
Toparlarsak eğer, bir cumartesi gecesi Beyoğlu'nun tiksindirici kalabalığından sıkılırsan ve biryerlerde bir Gevende konseri varsa, sorgusuz suâlsiz git ve dinle derim...
O değil de dikkat ettim, şu blog'da şişirdiğim gruplardan ve sanatçılardan telif talep edicem. Bu ne yahu, bedava reklam yapıyoruz!.. Gerçi reklamın iyisi kötüsü olmaz, vur çocum daylar daylar da neşemiz yerine gelsin!
K.
28 Ekim 2010 Perşembe
Hayat
Son dakika gelen telefonlar ya çok iyidir, ya da alabildiğine yan geldiğinin habercisidir. Bana çok iyilerinden bir tane denk geldi dün. Çok sevdiğim, cicili bicili, pambık şeker kıvamında bir arkadaşım tam okuldan dönüp eve girdiğim sırada aradı ve "Herbie Hancock konserine davetiyem var, ben gidemiycem gider misin?" dedi. Yaklaşık 1 ay önce konserin ilanını görüp bilet fiyatlarına baktığımda, günümüz Türk Lirası kuruyla 1 kilo domates almak kadar zor bir mebla bana ordan el sallıyordu. Yok dedim, olmaz bu iş yaş arkadaş. O yüzden hiç önemsemeyip unutmuştum konserin o gece olduğunu. Nasıl olur, gitsem mi, gitmesem mi, napsam, ne etsem derken tamam dedim gidiyorum. Hemen ara kuzenimi o zaman dedi ve bir numara verdi. İyi insanların aynı oranda tatlı ve iyi kuzenleri oluyormuş bunu o gece farkettim. Çok şeker bir araba dolusu arkadaş grubu insanla geldik Haliç Kongre Merkez'ine...
Daha önce duymuştum oranın adını, kantin kuntin bir yer bekliyordum ammavelâkin 74 kat ince hamurla yapılmış Antep baklavası kıvamında alabildiğine güzel ve son derece başarılı bir akustiği olan bir salon karşıladı beni!.. Ön tarafa çok yakın bir yerde yerimizi aldık ve konser başladı.
Müzikten anlayan bir insan grubuyla konser seyretmenin tadı başka oluyor. Yanındaki insan sahnede olup bitenlerden biraz da olsa anlayabiliyorsa oh ne âlâ memleket. Davulcunun nasıl çaldığını, vokalistin ses rengini, gitaristin sololarda çaktırmadan tökezlemesini senin gibi yanındaki de farkedebiliyorsa konserin zevki daha da katlanıyor.
Gelelim Herbie Hancock amcaya... Konseri ilk işittiğimde havalarda uçuşan 11'li, 13'lü akorları, hayvani senkopları, komplike melodi yürüyüşlerini, "ohaaaaaa naptı orda o yahu"ların bolca işitileceği bir gece olucağını tahmin ediyordum. Fakat ömr-ü hayatımda ilk kez bu kadar hayal kırıklığına uğradım. Hancock, yaşının ve geçmişte yaptığı jazz yığınının verdiği ermişlikle son albümü "İmagine Project"in tanıtım turnesindeymiş. Eski albümlerinden bir kaç parça ile giriş yapsada akabinde son albümün parçalarını çalmaya başladılar. Son albümün genel başlığıda Dünya Müzikleriymiş. Brezilya, Londra, Dublin, Paris, Tokyo ve Güney Afrika gibi kentlerde yapılan çeşitli yerel müziklerin jazz'la harmanlandığı bir albüm yapmışlar. Peki kötü müydü? Hayır kesinlikle, sadece beklentilerim biraz daha farklıydı. O yüzden biraz şaşkınlık vardı üzerimde. Fakat sonuçta Herbie Hancock'u canlı izlemenin verdiği hazzın tüm olumsuz ayrıntıların da üstünü örttüğünü belirtmem gerek. Piyano, elektro gitar, davul, bas gitar, ikinci klavye ve ara ara sahneye gelen bir bayan vokalden oluşan grubun genel enerjisi düşüktü. İlk başlarda konseptin vermiş olduğu bir sakinlik sandım ama sonradan da baktım ki, ı ıh yok. Adamlar gayet yalpalayarak çaldılar tüm gece. Hancock ve bas gitarist dışındakilerden bahsediyorum bu arada. O ikisi gayet groove ve yerinde bir performans gerçekleştirdiler. Yaklaşık 2 saat sürdü konser ve hiç ara verilmedi. Yaşına rağmen enerjisi ve esprileri oldukça yüksekti Hancock Amcanın. Konserin bir kısmında sadece tek piyano sahnede kaldı ve yaklaşık 15-20 dakika kadar bir emprovize yaptı. Bu esnada yan tarafımda oturan iri yapılı aile babası kafasını geri yasladı ve homurtular eşliğinde şekerleme kombinasyonuna girdi. Taa ki karısı Hulkiii Hulkiiiiiii! Diyerek kısık bir ses dürtükleyene kadar. Haftaiçi olmasına ve gündüz ki iş yorgunluğuna verdim amcanın o kısa göz dinlendirmesini. Yani, umarım öyledir. 2. saatin ilk çeyreğine doğru son parçalarını çaldılar ve alkışlar eşliğinde bis yaparak sahneyi terk eylediler zenci abilerimiz. Her ne kadar farklı beklentiler içinde gitsem ve salonun büyük bir kısmı boş olsa bile lise yıllarından beri adını zikrettiğim bir jazz piyanistini canlı izlemek harkulâde bir zevkti...
Diğer bir musıkişinas ise ülkemizin güzîde jazz vokalistlerinden Jehan Barbur. Son 1-1,5 aydır facebook ve diğer sosyal ağlarda dönüyordu yeni albümünün yakın zamanda çıkıcağı muhabbeti. Nitekim çıkmış da. "Hayat" ismi. Yanılmıyorsam 2 gün olmuş albüm raflara düşeli. Bugün gözüme ilişti ve hemen alıp kasaya doğru koştum. Eve geldiğimde cd'yi taktım ve daha ilk parçadan belliydi geri kalanların incecikten bir nefes güzelliğinde olduğu...
1. parçadan başlayıp son parçaya kadar hiç ellemeden dinlediğim nâdir albümler vardır. Bu da onların yanında yerini almış oldu. Gerçekten hiç dokunmadım o sonuna kadar döndü. Hatta akabinde yıkadığım bulaşıklarla bile dinledim. O derece yani düşün. Bana göre ilk albümün tutması ve iyi bir geri dönüşünün olması pek birşey ifade etmez. Eğer ikinci albüm, ilk albümden en az 1 yıl sonra çıktıysa ve cd'yi koyduğunda daha ilk parçayı duyduğunda müziğin geldiği yöne doğru bakıyorsan; o albüm güzel ve gerçek bir albümdür, sonrasında da gerisinin gelmesi gerekmektedir. Velhâsıl eğer yolunuz herhangi bir müzik tükkanına düşerse mutlaka alın demiyorum, yolunuzu bilerek o tükkana düşürün ve alın. Dinleyin, dinletin, dinlettirin.
Arkadaşım Jehan Barbur senin bir tanıdığın mı? komisyon falan mı alıyorsun albüm başına, nedir senin olayın? diye sorucakmışsın gibi bis his var içimde. Yok yok, gerçekten tatlı niyetine bir çalışma olmuş. Bu kadar beğenmesem ballandırmam di mi? di...
K.
Daha önce duymuştum oranın adını, kantin kuntin bir yer bekliyordum ammavelâkin 74 kat ince hamurla yapılmış Antep baklavası kıvamında alabildiğine güzel ve son derece başarılı bir akustiği olan bir salon karşıladı beni!.. Ön tarafa çok yakın bir yerde yerimizi aldık ve konser başladı.
Müzikten anlayan bir insan grubuyla konser seyretmenin tadı başka oluyor. Yanındaki insan sahnede olup bitenlerden biraz da olsa anlayabiliyorsa oh ne âlâ memleket. Davulcunun nasıl çaldığını, vokalistin ses rengini, gitaristin sololarda çaktırmadan tökezlemesini senin gibi yanındaki de farkedebiliyorsa konserin zevki daha da katlanıyor.
Gelelim Herbie Hancock amcaya... Konseri ilk işittiğimde havalarda uçuşan 11'li, 13'lü akorları, hayvani senkopları, komplike melodi yürüyüşlerini, "ohaaaaaa naptı orda o yahu"ların bolca işitileceği bir gece olucağını tahmin ediyordum. Fakat ömr-ü hayatımda ilk kez bu kadar hayal kırıklığına uğradım. Hancock, yaşının ve geçmişte yaptığı jazz yığınının verdiği ermişlikle son albümü "İmagine Project"in tanıtım turnesindeymiş. Eski albümlerinden bir kaç parça ile giriş yapsada akabinde son albümün parçalarını çalmaya başladılar. Son albümün genel başlığıda Dünya Müzikleriymiş. Brezilya, Londra, Dublin, Paris, Tokyo ve Güney Afrika gibi kentlerde yapılan çeşitli yerel müziklerin jazz'la harmanlandığı bir albüm yapmışlar. Peki kötü müydü? Hayır kesinlikle, sadece beklentilerim biraz daha farklıydı. O yüzden biraz şaşkınlık vardı üzerimde. Fakat sonuçta Herbie Hancock'u canlı izlemenin verdiği hazzın tüm olumsuz ayrıntıların da üstünü örttüğünü belirtmem gerek. Piyano, elektro gitar, davul, bas gitar, ikinci klavye ve ara ara sahneye gelen bir bayan vokalden oluşan grubun genel enerjisi düşüktü. İlk başlarda konseptin vermiş olduğu bir sakinlik sandım ama sonradan da baktım ki, ı ıh yok. Adamlar gayet yalpalayarak çaldılar tüm gece. Hancock ve bas gitarist dışındakilerden bahsediyorum bu arada. O ikisi gayet groove ve yerinde bir performans gerçekleştirdiler. Yaklaşık 2 saat sürdü konser ve hiç ara verilmedi. Yaşına rağmen enerjisi ve esprileri oldukça yüksekti Hancock Amcanın. Konserin bir kısmında sadece tek piyano sahnede kaldı ve yaklaşık 15-20 dakika kadar bir emprovize yaptı. Bu esnada yan tarafımda oturan iri yapılı aile babası kafasını geri yasladı ve homurtular eşliğinde şekerleme kombinasyonuna girdi. Taa ki karısı Hulkiii Hulkiiiiiii! Diyerek kısık bir ses dürtükleyene kadar. Haftaiçi olmasına ve gündüz ki iş yorgunluğuna verdim amcanın o kısa göz dinlendirmesini. Yani, umarım öyledir. 2. saatin ilk çeyreğine doğru son parçalarını çaldılar ve alkışlar eşliğinde bis yaparak sahneyi terk eylediler zenci abilerimiz. Her ne kadar farklı beklentiler içinde gitsem ve salonun büyük bir kısmı boş olsa bile lise yıllarından beri adını zikrettiğim bir jazz piyanistini canlı izlemek harkulâde bir zevkti...
Diğer bir musıkişinas ise ülkemizin güzîde jazz vokalistlerinden Jehan Barbur. Son 1-1,5 aydır facebook ve diğer sosyal ağlarda dönüyordu yeni albümünün yakın zamanda çıkıcağı muhabbeti. Nitekim çıkmış da. "Hayat" ismi. Yanılmıyorsam 2 gün olmuş albüm raflara düşeli. Bugün gözüme ilişti ve hemen alıp kasaya doğru koştum. Eve geldiğimde cd'yi taktım ve daha ilk parçadan belliydi geri kalanların incecikten bir nefes güzelliğinde olduğu...
1. parçadan başlayıp son parçaya kadar hiç ellemeden dinlediğim nâdir albümler vardır. Bu da onların yanında yerini almış oldu. Gerçekten hiç dokunmadım o sonuna kadar döndü. Hatta akabinde yıkadığım bulaşıklarla bile dinledim. O derece yani düşün. Bana göre ilk albümün tutması ve iyi bir geri dönüşünün olması pek birşey ifade etmez. Eğer ikinci albüm, ilk albümden en az 1 yıl sonra çıktıysa ve cd'yi koyduğunda daha ilk parçayı duyduğunda müziğin geldiği yöne doğru bakıyorsan; o albüm güzel ve gerçek bir albümdür, sonrasında da gerisinin gelmesi gerekmektedir. Velhâsıl eğer yolunuz herhangi bir müzik tükkanına düşerse mutlaka alın demiyorum, yolunuzu bilerek o tükkana düşürün ve alın. Dinleyin, dinletin, dinlettirin.
Arkadaşım Jehan Barbur senin bir tanıdığın mı? komisyon falan mı alıyorsun albüm başına, nedir senin olayın? diye sorucakmışsın gibi bis his var içimde. Yok yok, gerçekten tatlı niyetine bir çalışma olmuş. Bu kadar beğenmesem ballandırmam di mi? di...
K.
22 Ekim 2010 Cuma
Demir
Tat almamak nasıl birşey biliyorsundur. Dönem dönem oluşan bir durum bu, fakat geldi mi de kolay kolay gitmeyi bilmez. Yaşanılan durumlarla mı alakalı yoksa hani derler ya; "yaş ilerliyor mîrim" gibilerinden bir şekillenme mi bunun içinden çıkmakta zorlanmaktayım. Sanki böyle neyi tutsan elinde kalıyor, çoğu şey sallantı içinde ve uğraştığın birçok şey anlamsız geliyor. Pesimist bir bakış açısı değil bu hakikaten. Kiminle oturup karşılıklı dertleşsen, birşeyler konuşmaya çalışsan, iki muhabbet çevirsen ortaya ortak dert olarak aynı durum çıkıyor. "Sıkılıyorum be müdür!"...
İnsan severek yaptığı şeylerden zevk alır derler. Sanırım bunun bir geri dönüşümü olmadığı zaman bir cacık almıyorsun o işten. Çünkü çok fazla "severek yapıyorum" diyen insanlar dolanmaya başladı etrafta. Personel fazlası gibi bakabiliriz buna. Zaten ilginçtir ki adam bolluğundan bu tür yönetici kuvvetleri ellerinde bulunduran insanlarda saçmalamaya başladı. Bol dediğimiz kesim üzerinde genel bir bakış atıyorlar, içlerinden bir kısmını seçmeye çalışıyorlar ama dedik ya "personel fazla" diye; işte o yüzden sağlı sollu gelen "ben ben ben ben ben" çığlıkları hafif tansiyon düşüklüğü ve başdönmesi yapabiliyor. EGO'nun (erken gelen oturur) saçları beyazlattığı söylenir, kısacası güzel ve iyi birşey değildir. İşte bu tür rol-modeller olduğu sürece sen o "severek yaptığın iş" dediğin şeyden hafiiiif hafif suratını ekşitmeye başlıyorsun; bu durumda seni yeni yeni arayışlara itiyor.
Yeni arayışlar? Nasıl yenilikler ki bunlar? Yeni ve keşfedilmemiş ne olabilir? Yani daha doğrusu buna keşfedilmemiş demeyelim de; farklı uğraşlar diyelim. Nasıl bir farklı uğraş oluşturabilirsin kendine? Neye el atabilirsin? Yoksa mevcutla mı idare etmek zorundasın? Bak işte, sorular bikbikbikbikbik diye doğuruyor kendini... Fazla soru sormak benim açımdan sıkıntı veren birşey. Gördüğün ve biriktirdiğin ile zaten mevzubahis şeyin ilk beş cümlesini duyduğunda onu belirli bir kalıba sokmuş oluyorsun. E sonrasında gelen sorular ve özellikle "anlamsız sorular", "soru sormak için" sorulan sorular "benim ne işim var burda?" dedirtebiliyor insanoğluna...
Tat almamak dedik ama bir yandan da idâme ettirmek için tat almak zorundasın sanırım. Zorlama bile olsa bir şekilde ucundan tutup itmek zorundasın ki o ittiğinin yerine yenisi geldiğinde "daha kuvvetli nasıl itebilirim?" diye düşünmeye vaktin kalsın. Burda kafanın üzerinde parlayan bolancukta oluşan "peki sen bunları yapıyor musun da vıdıvıdı öksürüyorsun burda?" sorusunda verilebilicek en güzel cevap küçükken yediğimiz ıspanakların hiçbir işe yaramadığı ve içindeki demirin bildiğimiz demir ile farklı olduğudur.
O değil de; 1 kilo demir mi ağırdır? yoksa 2 kilo pamuklu iç don mu?
K.
İnsan severek yaptığı şeylerden zevk alır derler. Sanırım bunun bir geri dönüşümü olmadığı zaman bir cacık almıyorsun o işten. Çünkü çok fazla "severek yapıyorum" diyen insanlar dolanmaya başladı etrafta. Personel fazlası gibi bakabiliriz buna. Zaten ilginçtir ki adam bolluğundan bu tür yönetici kuvvetleri ellerinde bulunduran insanlarda saçmalamaya başladı. Bol dediğimiz kesim üzerinde genel bir bakış atıyorlar, içlerinden bir kısmını seçmeye çalışıyorlar ama dedik ya "personel fazla" diye; işte o yüzden sağlı sollu gelen "ben ben ben ben ben" çığlıkları hafif tansiyon düşüklüğü ve başdönmesi yapabiliyor. EGO'nun (erken gelen oturur) saçları beyazlattığı söylenir, kısacası güzel ve iyi birşey değildir. İşte bu tür rol-modeller olduğu sürece sen o "severek yaptığın iş" dediğin şeyden hafiiiif hafif suratını ekşitmeye başlıyorsun; bu durumda seni yeni yeni arayışlara itiyor.
Yeni arayışlar? Nasıl yenilikler ki bunlar? Yeni ve keşfedilmemiş ne olabilir? Yani daha doğrusu buna keşfedilmemiş demeyelim de; farklı uğraşlar diyelim. Nasıl bir farklı uğraş oluşturabilirsin kendine? Neye el atabilirsin? Yoksa mevcutla mı idare etmek zorundasın? Bak işte, sorular bikbikbikbikbik diye doğuruyor kendini... Fazla soru sormak benim açımdan sıkıntı veren birşey. Gördüğün ve biriktirdiğin ile zaten mevzubahis şeyin ilk beş cümlesini duyduğunda onu belirli bir kalıba sokmuş oluyorsun. E sonrasında gelen sorular ve özellikle "anlamsız sorular", "soru sormak için" sorulan sorular "benim ne işim var burda?" dedirtebiliyor insanoğluna...
Tat almamak dedik ama bir yandan da idâme ettirmek için tat almak zorundasın sanırım. Zorlama bile olsa bir şekilde ucundan tutup itmek zorundasın ki o ittiğinin yerine yenisi geldiğinde "daha kuvvetli nasıl itebilirim?" diye düşünmeye vaktin kalsın. Burda kafanın üzerinde parlayan bolancukta oluşan "peki sen bunları yapıyor musun da vıdıvıdı öksürüyorsun burda?" sorusunda verilebilicek en güzel cevap küçükken yediğimiz ıspanakların hiçbir işe yaramadığı ve içindeki demirin bildiğimiz demir ile farklı olduğudur.
O değil de; 1 kilo demir mi ağırdır? yoksa 2 kilo pamuklu iç don mu?
K.
12 Ekim 2010 Salı
Zaman
1 yıl ne kadar çabuk geçmiş? Hayatın hızlı akşından dolay mıdır nedir, bazen akılda tutulması gerekilen önemli tarihler uçup gidiveriyor. Fakat bu durum işgüzarlıktan veya önemsememekten falan oluşan bir durum değil. Takdir edersin ki akılda onca şey, birbirini kovalayan tilkiler, yapılması gerekilenler, yapılanlar, gelenler, gidenler ve daha bir sürü durum... Eğer önemliyse zaten yılın tek bir günü değil, belirli zamanlarda o aklının bir köşesine kazınmış olan insanın muhabbetini mutlaka yapıyorsun. İstemesende yapıyorsun; çünkü o sana belirli bir yön vermiş ve kafanda oluşan soruların hem de kimsenin kolay kolay cevaplayamayacağı türden soruların üzerine bir ışık yakıp aydınlatmışsa, sen istesende istemesen de onu anmış oluyorsun.
Sabah 11 civarında bir mesaj sesiyle uyandım. "Bugün ders yok, Halit Hocanın anma törenine gidiyoruz!". O gün bugün müydü? O gün unutulmuş muydu? Ya da başka bir açıdan o "anma" gününü tek güne mi sığdırmak gerekiyordu?..
Madden olmasa bile manevi olarak bugün onu bir şekilde andık. Yakın bir arkadaşımla Fındıklı kampüsünde boğazın kıyısında kahve yudumlarken; onu, düşüncelerini, sinemasını, duruşunu, en yakınından en uzağına kadar olan herkese aşılamaya çalıştığı huzuru, zamana yaydığımızda az olsa bile bizim için büyük şans olan muhabbetine nâil olmamızı ve en önemlisi "insan"lığını konuştuk...
Evet, 1 yıl çabuk geçmiş...
“Sinema sanatçısı, içinde yaşadığı toplumun sanat gelenekleri, kültür seviyesi, ekonomik imkanları ve şartları ile sınırlıdır. Bu açılardan bakılmadıkça, bir ülkenin sinemasının tam bir tanımlaması yapılmayacağı gibi, sinema eserleri için doğru değer yargılarına varılamaz."
Halit Refiğ
Sabah 11 civarında bir mesaj sesiyle uyandım. "Bugün ders yok, Halit Hocanın anma törenine gidiyoruz!". O gün bugün müydü? O gün unutulmuş muydu? Ya da başka bir açıdan o "anma" gününü tek güne mi sığdırmak gerekiyordu?..
Madden olmasa bile manevi olarak bugün onu bir şekilde andık. Yakın bir arkadaşımla Fındıklı kampüsünde boğazın kıyısında kahve yudumlarken; onu, düşüncelerini, sinemasını, duruşunu, en yakınından en uzağına kadar olan herkese aşılamaya çalıştığı huzuru, zamana yaydığımızda az olsa bile bizim için büyük şans olan muhabbetine nâil olmamızı ve en önemlisi "insan"lığını konuştuk...
Evet, 1 yıl çabuk geçmiş...
“Sinema sanatçısı, içinde yaşadığı toplumun sanat gelenekleri, kültür seviyesi, ekonomik imkanları ve şartları ile sınırlıdır. Bu açılardan bakılmadıkça, bir ülkenin sinemasının tam bir tanımlaması yapılmayacağı gibi, sinema eserleri için doğru değer yargılarına varılamaz."
Halit Refiğ
10 Ekim 2010 Pazar
Ar yu Edi Mörfi?
Mörfi (rakamla; murphy) kanunları denen geyik bazen denk geliyor gibi günlük hayatta. Çikolata sürdüğüm ekmek dilimi elimden yere doğru kaydığında torpilli olan tarafın üstüne düştü. Fakat sorun şu ki; ben dilimin iki yanına da sürmüştüm çikolatayı. Neden? Çünkü evdeyim ve gayet torpilli bir çikolatalı ekmek hazırladım kendime. Sonuç olarak Mörfi (yazıyla; murphy) kanunu manunu hikâye arkadaş. Düşürmeseydin ekmeğini yere, neymiş kanunmuş. Oldu canım; fizik ulen o. Ağır taraf ters geldi işte, gerçi benim ekmeğin iki tarafı da ağırdı. O zaman fizik değil de kimya olabilir. Hmm...
Hadi kanun manun giriş yaptık şu "sikrıt" (mors alfabesi ile; secret) denen polyanna ürününe de dokunalım. Polyanna diyorum çünkü hakikaten ağır uydurma arkadaş. Yani 6 yaşında çocuğa "bak yeğen böyle böyle bişey var sen ne diyosun bu konuda?" desen; "hacı bi bırak ya, senin gayrisâfi millî hasıladan haberin var mı?" der. Hani ben bunu "inanmıyorum, iki dakka adam olun, bak ne kadar aykırıyım bikbikbikbik" triplerinde falan söylemiyorum, çünkü alabildiğine mantıksız. Geçen gün sahafta azıcık kurcaladım, hadi dedim hadi... Pozitif düşünün olur o olur. Hı hı olur, evet.
Sahaf dedim de; bir an ne kadar dedim de deyip, oradan oraya atladığım gözüme çarptı yazıda. Her neyse, ucuzdur, bulamadığımızı buluruz, orjinaldir diye sahafa gidiyoruz ulen orda bile bandrolsüz, korsan kitap geçiriyorlar. Daha dikkatli olmak lazım, adam bir de raftan çıkarttı verdi "al bu daha temiz" diye. Ayıp ayıp, olmadı bu.
Herşeyi geçtim, İzmir bu mevsimde ne kadar güzel olur yahu. Arada gitmek lazım.
K.
Hadi kanun manun giriş yaptık şu "sikrıt" (mors alfabesi ile; secret) denen polyanna ürününe de dokunalım. Polyanna diyorum çünkü hakikaten ağır uydurma arkadaş. Yani 6 yaşında çocuğa "bak yeğen böyle böyle bişey var sen ne diyosun bu konuda?" desen; "hacı bi bırak ya, senin gayrisâfi millî hasıladan haberin var mı?" der. Hani ben bunu "inanmıyorum, iki dakka adam olun, bak ne kadar aykırıyım bikbikbikbik" triplerinde falan söylemiyorum, çünkü alabildiğine mantıksız. Geçen gün sahafta azıcık kurcaladım, hadi dedim hadi... Pozitif düşünün olur o olur. Hı hı olur, evet.
Sahaf dedim de; bir an ne kadar dedim de deyip, oradan oraya atladığım gözüme çarptı yazıda. Her neyse, ucuzdur, bulamadığımızı buluruz, orjinaldir diye sahafa gidiyoruz ulen orda bile bandrolsüz, korsan kitap geçiriyorlar. Daha dikkatli olmak lazım, adam bir de raftan çıkarttı verdi "al bu daha temiz" diye. Ayıp ayıp, olmadı bu.
Herşeyi geçtim, İzmir bu mevsimde ne kadar güzel olur yahu. Arada gitmek lazım.
K.
6 Ekim 2010 Çarşamba
Röportaj - Sarp Maden - 19.05.2010
Türkiye’deki genç kuşak caz müzisyenlerinin önemli temsilcilerinden biri olan elektro gitarist Sarp Maden ile beraber yapmış olduğumuz söyleşide; caz müziğinin Türkiye’deki konumu ve Maden'in albümleri üzerine kısa bir değerlendirmede bulunduk.
- Kerim Emre Türkoğlu – İlk olarak albümlerinizle ilgili konuşalım isterseniz. İlk albüm ile ikincisi arasında tarz olarak çok büyük bir farklılık var. “Bence” ve 2 yıl sonra piyasaya çıkan “Ardından” adlı albümlerin arasındaki tarz farkı üçüncü albüme de yansıyacak mı? Her albümde bu şekilde ayrı tarzlar mı çalacaksınız?
- Sarp Maden – Sanırım yansıyabilir, çünkü üçüncü albümde akustik caz gibi bir şeyler yapmayı planlıyorum. Aslında bu albümler tamamen yaşadığım ve çaldığım insanlarla birlikte şekilleniyor. Yani ikinci albümde; “hadi şimdi bir etnik albüm yapayım” değil de, albümde çalan kemancı Adnan Karaduman ile tanışıp, yıllar içinde beraber bir sürü şey çaldıktan sonra “şimdi bunu bir albüm haline getirebiliriz” noktasına geldik. Ondan sonrada zaten kaydettik albümü. İlk albüm de, Genco Arı (klavye), Eylem Pelit (bas gitar), Volkan Öktem (bateri) ve Sibel Köse (vokal) ile çalmamın sonucu ortaya çıktı. Yani ben bazı insanlarla müzik yapmaya başlıyorum, ondan sonra ortaya çıkan şey beni ve insanları mutlu ediyorsa eğer onu kaydetmeye çalışıyorum. İkinci albümde de yine Eylem Pelit, Genco Arı, Adnan Karaduman (keman), İmer Demirer (trompet), Turgut Alp Bekoğlu (bateri) ve Şevval Sam (vokal) eşlik ettiler. Yine aynı şekilde bu projede ortada kaydedilmeye hazır pişmiş bir müzik olduğu için bir albüme dönüştü. Üçüncü albümde şu anda çaldığım müzisyenlerle olacak büyük ihtimal. Engin Recepoğulları (saksafon), Matthew Hall (kontrbas) fakat davulda birkaç farklı isimle çaldık programlarda. Emre Kartari, Cengiz Baysal, Ferit Odman, Derin Bayhan, Volkan Öktem gibi isimler bize eşlik etti. Yani saksafon ve kontrbas kesin o isimler olacak ama davulcu da bu saydığım isimler arasından olabilir, o konuda tam bir şey söyleyemiyorum. Davulcu konusu, seçimden ziyade denk gelmeyle alakalı bir durum. Yani albüm olursa nasıl olur şimdilik bilmiyorum.
- K.E.T. – Peki ikinci albümün genel yapısı Adnan Karaduman’ın soloları ile beraber Türk Müziğine daha çok yaklaşmış. Peki, sizin Türk Müziği bilginiz ne durumda? Örneğin makam bilginiz?
S. M. – Sıfır! Ben Türk Müziğini çok seviyorum ama o konuda teorik bilgim sıfır. Yani aslında sadece Türk Müziği değil; Ermeni Müziği, Arap Müziği, Kürt Müziği, Azeri Müziği olsun hepsi aslında üç aşağı beş yukarı aynı alanın, aynı coğrafyanın müzikleri. Hepsini ayrı ayrı dinliyorum. Bunlardan ziyade Hint Müziği benim çok ilgimi çekiyor. Yani tâbir olarak aynı olmasa da Türk Müziği ve bu coğrafyada bulunan diğer müziklerle ortak noktaları var. Komalı sesler olsun, makamlar olsun birçok ortak nokta var.
- K.E.T – Zaten bu bahsettiğimiz ülkelerin müziklerinin ortak noktası makamlar ve mikrotonâl sesler. Harita üzerinde baktığımız zaman bir koridor gibi düşünebiliriz bunu. Hindistan’dan başlayıp, Türkiye üzerinden Balkan ülkelerine kadar uzanan geniş bir koridor.
S. M. – Evet evet, aynen söylediğin gibi. Yani modülasyon olmayan, tek ton üzerine makamsal müzikler diyebiliriz bunlar için. Anadolu’dan itibaren Doğuya doğru aynı ağacın dalları gibi görebiliriz bu müzikleri. Dediğim gibi Türk Müziği teorim sıfır ama makamsal, komalı sesleri ve Türk Müziğine özgü artikülasyon anlayışını armonik müziğin içinde kullanmayı denedim. Tabii bunları Türk Müziği çalan insanlarla beraber çalarken uygulamaya çalıştım.
- K.E.T. – Eğitim durumunuz nedir? Müzik ile ilgili herhangi bir okul okudunuz mu?
S.M. – Boğaziçi Üniversitesinde Psikoloji okudum ama bitirmedim. Müzik ile ilgili 1 yıl Bilkent Üniversitesi Müzik bölümünde okudum. Orada bir caz bölümü kurulmaya çalışıldı fakat yapamadılar, ben de o süreçten sonra ayrıldım zaten. Genelde otodidakttım.
- K.E.T. – Peki Emre Kartari’nin öncülük ettiği Ankara Devlet Konservatuarında kurulan jazz bölümü hakkında neler düşünüyorsunuz?
S.M. – Öyle bir bölümün kurulması çok iyi olur. Bir zamanlar Bilgi Üniversitesinde vardı öyle bir bölüm fakat sonradan maalesef kapandı, ömrü çok uzun olmadı. Oradan çıkan çok çok iyi müzisyenler oldu. Hatta bazılarıyla da beraber çalıyorum.
Dediğim gibi güzel bir gelişme ama keşke o okul İstanbul’da olsaydı. Ankara aslında bir memur ve bürokrat kenti. İstanbul’da caza daha uygun bir atmosfer var. Çünkü Türkiye’nin her yerinden yetenekli caz müzisyenleri eğer yurt dışına gitmiyorlarsa İstanbul’a geliyorlar. Bu müziği kısıtlı olanaklarına rağmen en iyi şekilde besleyecek şehir İstanbul. İstanbul, müzik endüstrisinin merkezi, kulüpler burada, en iyi müzisyenler burada, imkânlar burada… Yinede böyle bir şeyin olması çok güzel ama keşke dediğim gibi İstanbul’da olsaydı.
- K.E.T. – Ankara’daki bölümle ilgili bir yazı okumuştum, orada ilk yıllarda Amerika’dan hocaların gelip eğitim vereceği ve birkaç yıl sonra Türk cazcılarının orada hocalık yapacağı yazıyordu. Bu konuda ne düşünüyorsunuz? Size bir teklif gelse nasıl bakarsınız öyle bir duruma?
S.M. – Bence orada okuyacak olan öğrenciler için çok şanslı bir durum bu. Sonuçta Türkiye’de çalan çoğu caz müzisyeni Amerika’da eğitim alıp geldiler. Sanırım oraya Scepp Geals adlı bir tenor saksafoncu ve piyanist hoca gelecek. Çok önemli bir adam o Amerika’da. Branford Marseilles gibi bir sürü tanınmış cazcının da zamanında hocalığını yapmış. Bana bir teklif gelse, bilemiyorum yani az öncede söylediğim gibi ben otodidakt olduğum için metodik olarak ders verme konusunda pek başarılı olabilir miyim emin değilim açıkçası. Artı, ben her zaman çalmayı tercih ediyorum…
- K.E.T. – İstanbul’a geri dönersek eğer, caz çalınan mekânların sayısına baktığımızda bu rakam bir elin beş parmağını geçmez. Bu mekânlarda da genellikle usta caz müzisyenleri çalıyor. Diğer tarafta da genç caz müzisyenleri ve onların sahne şansı bulma sıkıntısı var. Bu duruma nasıl bakıyorsunuz?
S.M. – O çok zor bir konu. Türkiye’de böyle organize olmuş bir kurum veya ortam yok. Genç müzisyenleri profesyonel ortama taşımak, onların ilerlemesini-gelişmesini sağlamak için herhangi bir çaba sarf eden de yok. Tamamen herkes kendini kurtarmaya çalışıyor ve gençlerin işleri Allah’a kalmış durumda bir bakıma. Aslında bir aşamadan sonra insanın gelişmesi için en önemli şey usta müzisyenlerle o müziği sahnede canlı çalmaktır. Yani pek fazla şansları yok, sahne imkânları falan kısıtlı diyoruz ama onu yapacak potansiyeli olan genç bir müzisyen bir şekilde aradan sıyrılıp istediğini alıyor. Örneğin ben 20’li yaşlarımda, benden daha önceki kuşaklardan bazı müzisyenlerle -Ali Pera gibi- çalma şansı bulmuştum. Benim için çok önemli tecrübelerdi.
Şu anda da mesela ben kendimden daha genç müzisyenlerle çalıyorum ve bir şekilde müziği paylaşıyoruz ama herkes bu tür fırsatları yakalayamayabiliyor. Özellikle Türkiye gibi ülkelerde bu tür yaratıcı, doğaçlama müziklerin -özellikle cazda demeyelim- ve sanatsal her şeyin çok zor kendine ifade olanağı bulduğu bir ortamda bunları yapmak batı ülkelerine nazaran daha da zor bir durumda. Bunları yapıp üstüne bir de bunlardan para kazanıp hayatta kalmak ise çok çok zor bir durum.
- K.E.T. – Müzikten para kazanmak konusuna geldiğimizde; Türkiye’de caz müzisyeni olup da caz çalmadıkları zamanlar dışında popüler müzik sanatçılarına eşlik eden müzisyenler var. Bu duruma nasıl bakıyorsunuz?
S.M. – Yani, bu sadece Türkiye’de olan bir şey değil. Yurt dışında da böyle şeyler çok var. Çünkü her zaman, ticari müzikler cazdan çok daha fazla maddi olarak getirisi olan müziklerdir. Örneğin Omar Hakim gibi müzisyenler bir gece Weather Report’ta çalıp ertesi gece Madonna’nın arkasında çalıyorlar. E haliyle Madonna’ya bir turnede çaldıktan sonra adam kendine ev alabiliyor ama bir gece bir mekânda caz çaldıktan sonra anca kirasının yarısını çıkartabiliyor. Dolayısıyla daha iyi bir yaşam standardı isteyen bir kişi bunu yapabilir tabii ki. Tabii bir de şöyle bir durum var; hiçbir zaman müzikâl olarak kendi müziğini yaparkenki tadı almıyordur o durumlarda.
- K.E.T. – Peki caz müzisyenleri arasında böyle bir durumu “yaptığı müziğe ihanet” gibi görenler var mı? Örneğin Klasik Müzik câmiasında böyle bir durum genellik hoş karşılanmaz. Klasikle başladın, klasikle devam edeceksin ve klasikle bitireceksin gibi bir anlayış hâkimdir. Cazda da böyle midir?
S.M. – Şimdi şöyle bir şey var; Türkiye’de Klasik Müzik Cumhuriyet Döneminden bu yana hep desteklendi ve o müzisyenler ya orkestralarda, ya okullarda bir şekilde devlet memuru olarak hayatlarını idame ettirdiler. Diğer taraftan cazda öyle bir devlet desteği yok, yani diğer Avrupa ülkelerine baktığımızda özellikle Hollanda, Norveç, Finlandiya gibi ülkelerde bu tür caz müzisyenleri devlet tarafından destekleniyor. O zaman da adamın başka bir müzik türünü yapmaya -maddi anlamda- ihtiyacı kalmıyor.
- K.E.T. – Korsan CD konusundan biraz bahsedecek olursak; albümlerinizin legâl veya illegâl olarak satılması sizin için çok önemli bir durum mu? Tabii ki her sanatçı albümünün orjinalinin satılmasını ister ama burada mevzubahis olan müzik caz. Dolayısıyla Türkiye’de çok fazla dinlenmeyen bir müzikten bahsediyoruz. “Korsan veya değil, yeter ki dinlensin” dediğiniz oluyor mu? Korsan CD satışı da bir bakıma yaptığınız müziğin daha ucuz bir maliyetle yayılması anlamına geliyor.
S.M. – Öncelikle ben sanatçı değilim, korsana da karşı değilim! Şaka bir yana, bu durum aslında müziği de aşan dünyadaki ekonomi sistemiyle alakalı bir konu. Yani bir şekilde para diye bir şey var ve bu bir takım objeleri satın almak için kullanılıyor. Bizde zaten böyle bir sistemin içine doğduğumuz için, ötesine geçmekte zorlanıyoruz. Müziği satmak ya da satın almak bana her zaman saçma geldi aslında, fakat bu sistemi döndürebilmek için paraya ihtiyaç var. Enstrüman satın almak, stüdyo kurmak, kayıt yapabilmek, albümü pazarlamak gibi konular için daima paraya ihtiyaç var. Eğer ben bir albüm yapıyorsam ve bu albüm satarak kendini amorti edip biraz da kâra geçiyorsa -ki ben albümlerden hiçbir şey kazanmıyorum, sadece plak şirketi kazanıyor- o zaman bir sonraki albümü yapabilme şansım oluyor. Çünkü albüm satmazsa ve şirket zarar ederse, o zaman plak şirketi hiçbir zaman bir albüm daha yapmak istemez. Dolayısıyla ben bir daha kayıt yapamam… Ben albüm yapmak istiyorum, müziği üretmek istiyorum ama kopyalayan ya da internetten indirene de herhangi bir tepkim yok. Fakat durumu olan, yani bir şekilde albüm alabilecek bir kişi, destek vermek isteyen bir kişi gidip o albümü alırsa ben yeni bir albüm daha yapabilirim. Ortada belli bir çark var ve o çarkın bir şekilde dönmesi gerekiyor, sanırım bu da bu şekilde olur. Benim durumumda olan birçok müzisyen var ve bu oyunu oynamaya devam etmek zorundayız bir şekilde. Korsan CD durumuyla savaşanlar genelde albümleri çok satan insanlar, daha çok alınıp, daha çok satılması için yapıyorlar bunu.
- K.E.T. – “Trio Mrio” ve “Ardından”… Bu iki albüm arasında geçen 12 yılda sizce caz Türkiye’de nasıl bir konuma geldi?
S.M. – Bence büyük bir gelişme var. Çünkü genç kuşaktan çok iyi müzisyenler çıktı, kendi projesini yapan ve kendi müziğini yazan. Yeter ki bunlar ortaya konulabilsin ve desteklensin. Fakat bir yandan da talep çok fazla yok, insanların belki de çok umurunda değil, ticari, içi boş ve magazinin peşindeler. Dolayısıyla bu insanlar yaptıkları şeyi halka ulaştırmakta çok zorluk çekiyorlar. İşin o tarafında çok fazla sorun var ama onun dışında iyi bir potansiyel var diye düşünüyorum. Eskiden sadece caz deyince şey anlaşılırdı; Amerika’da belli yıllarda yapılmış caz müziğinin, daha aşağı bir kalitede taklidini çalan insanlar anlaşılırdı. Fakat şimdi dünyada olan bitenden haberdar kendi müziklerini yapan, yetenekli ve başarılı müzisyenler var çok daha fazla sayıda.
- K.E.T. – Sorularım bu kadardı, çok teşekkür ederim sohbetiniz için…
S.M.- Ne demek yahu, ben teşekkür ederim. Çok zevkliydi, selamlar…
K.
- Kerim Emre Türkoğlu – İlk olarak albümlerinizle ilgili konuşalım isterseniz. İlk albüm ile ikincisi arasında tarz olarak çok büyük bir farklılık var. “Bence” ve 2 yıl sonra piyasaya çıkan “Ardından” adlı albümlerin arasındaki tarz farkı üçüncü albüme de yansıyacak mı? Her albümde bu şekilde ayrı tarzlar mı çalacaksınız?
- Sarp Maden – Sanırım yansıyabilir, çünkü üçüncü albümde akustik caz gibi bir şeyler yapmayı planlıyorum. Aslında bu albümler tamamen yaşadığım ve çaldığım insanlarla birlikte şekilleniyor. Yani ikinci albümde; “hadi şimdi bir etnik albüm yapayım” değil de, albümde çalan kemancı Adnan Karaduman ile tanışıp, yıllar içinde beraber bir sürü şey çaldıktan sonra “şimdi bunu bir albüm haline getirebiliriz” noktasına geldik. Ondan sonrada zaten kaydettik albümü. İlk albüm de, Genco Arı (klavye), Eylem Pelit (bas gitar), Volkan Öktem (bateri) ve Sibel Köse (vokal) ile çalmamın sonucu ortaya çıktı. Yani ben bazı insanlarla müzik yapmaya başlıyorum, ondan sonra ortaya çıkan şey beni ve insanları mutlu ediyorsa eğer onu kaydetmeye çalışıyorum. İkinci albümde de yine Eylem Pelit, Genco Arı, Adnan Karaduman (keman), İmer Demirer (trompet), Turgut Alp Bekoğlu (bateri) ve Şevval Sam (vokal) eşlik ettiler. Yine aynı şekilde bu projede ortada kaydedilmeye hazır pişmiş bir müzik olduğu için bir albüme dönüştü. Üçüncü albümde şu anda çaldığım müzisyenlerle olacak büyük ihtimal. Engin Recepoğulları (saksafon), Matthew Hall (kontrbas) fakat davulda birkaç farklı isimle çaldık programlarda. Emre Kartari, Cengiz Baysal, Ferit Odman, Derin Bayhan, Volkan Öktem gibi isimler bize eşlik etti. Yani saksafon ve kontrbas kesin o isimler olacak ama davulcu da bu saydığım isimler arasından olabilir, o konuda tam bir şey söyleyemiyorum. Davulcu konusu, seçimden ziyade denk gelmeyle alakalı bir durum. Yani albüm olursa nasıl olur şimdilik bilmiyorum.
- K.E.T. – Peki ikinci albümün genel yapısı Adnan Karaduman’ın soloları ile beraber Türk Müziğine daha çok yaklaşmış. Peki, sizin Türk Müziği bilginiz ne durumda? Örneğin makam bilginiz?
S. M. – Sıfır! Ben Türk Müziğini çok seviyorum ama o konuda teorik bilgim sıfır. Yani aslında sadece Türk Müziği değil; Ermeni Müziği, Arap Müziği, Kürt Müziği, Azeri Müziği olsun hepsi aslında üç aşağı beş yukarı aynı alanın, aynı coğrafyanın müzikleri. Hepsini ayrı ayrı dinliyorum. Bunlardan ziyade Hint Müziği benim çok ilgimi çekiyor. Yani tâbir olarak aynı olmasa da Türk Müziği ve bu coğrafyada bulunan diğer müziklerle ortak noktaları var. Komalı sesler olsun, makamlar olsun birçok ortak nokta var.
- K.E.T – Zaten bu bahsettiğimiz ülkelerin müziklerinin ortak noktası makamlar ve mikrotonâl sesler. Harita üzerinde baktığımız zaman bir koridor gibi düşünebiliriz bunu. Hindistan’dan başlayıp, Türkiye üzerinden Balkan ülkelerine kadar uzanan geniş bir koridor.
S. M. – Evet evet, aynen söylediğin gibi. Yani modülasyon olmayan, tek ton üzerine makamsal müzikler diyebiliriz bunlar için. Anadolu’dan itibaren Doğuya doğru aynı ağacın dalları gibi görebiliriz bu müzikleri. Dediğim gibi Türk Müziği teorim sıfır ama makamsal, komalı sesleri ve Türk Müziğine özgü artikülasyon anlayışını armonik müziğin içinde kullanmayı denedim. Tabii bunları Türk Müziği çalan insanlarla beraber çalarken uygulamaya çalıştım.
- K.E.T. – Eğitim durumunuz nedir? Müzik ile ilgili herhangi bir okul okudunuz mu?
S.M. – Boğaziçi Üniversitesinde Psikoloji okudum ama bitirmedim. Müzik ile ilgili 1 yıl Bilkent Üniversitesi Müzik bölümünde okudum. Orada bir caz bölümü kurulmaya çalışıldı fakat yapamadılar, ben de o süreçten sonra ayrıldım zaten. Genelde otodidakttım.
- K.E.T. – Peki Emre Kartari’nin öncülük ettiği Ankara Devlet Konservatuarında kurulan jazz bölümü hakkında neler düşünüyorsunuz?
S.M. – Öyle bir bölümün kurulması çok iyi olur. Bir zamanlar Bilgi Üniversitesinde vardı öyle bir bölüm fakat sonradan maalesef kapandı, ömrü çok uzun olmadı. Oradan çıkan çok çok iyi müzisyenler oldu. Hatta bazılarıyla da beraber çalıyorum.
Dediğim gibi güzel bir gelişme ama keşke o okul İstanbul’da olsaydı. Ankara aslında bir memur ve bürokrat kenti. İstanbul’da caza daha uygun bir atmosfer var. Çünkü Türkiye’nin her yerinden yetenekli caz müzisyenleri eğer yurt dışına gitmiyorlarsa İstanbul’a geliyorlar. Bu müziği kısıtlı olanaklarına rağmen en iyi şekilde besleyecek şehir İstanbul. İstanbul, müzik endüstrisinin merkezi, kulüpler burada, en iyi müzisyenler burada, imkânlar burada… Yinede böyle bir şeyin olması çok güzel ama keşke dediğim gibi İstanbul’da olsaydı.
- K.E.T. – Ankara’daki bölümle ilgili bir yazı okumuştum, orada ilk yıllarda Amerika’dan hocaların gelip eğitim vereceği ve birkaç yıl sonra Türk cazcılarının orada hocalık yapacağı yazıyordu. Bu konuda ne düşünüyorsunuz? Size bir teklif gelse nasıl bakarsınız öyle bir duruma?
S.M. – Bence orada okuyacak olan öğrenciler için çok şanslı bir durum bu. Sonuçta Türkiye’de çalan çoğu caz müzisyeni Amerika’da eğitim alıp geldiler. Sanırım oraya Scepp Geals adlı bir tenor saksafoncu ve piyanist hoca gelecek. Çok önemli bir adam o Amerika’da. Branford Marseilles gibi bir sürü tanınmış cazcının da zamanında hocalığını yapmış. Bana bir teklif gelse, bilemiyorum yani az öncede söylediğim gibi ben otodidakt olduğum için metodik olarak ders verme konusunda pek başarılı olabilir miyim emin değilim açıkçası. Artı, ben her zaman çalmayı tercih ediyorum…
- K.E.T. – İstanbul’a geri dönersek eğer, caz çalınan mekânların sayısına baktığımızda bu rakam bir elin beş parmağını geçmez. Bu mekânlarda da genellikle usta caz müzisyenleri çalıyor. Diğer tarafta da genç caz müzisyenleri ve onların sahne şansı bulma sıkıntısı var. Bu duruma nasıl bakıyorsunuz?
S.M. – O çok zor bir konu. Türkiye’de böyle organize olmuş bir kurum veya ortam yok. Genç müzisyenleri profesyonel ortama taşımak, onların ilerlemesini-gelişmesini sağlamak için herhangi bir çaba sarf eden de yok. Tamamen herkes kendini kurtarmaya çalışıyor ve gençlerin işleri Allah’a kalmış durumda bir bakıma. Aslında bir aşamadan sonra insanın gelişmesi için en önemli şey usta müzisyenlerle o müziği sahnede canlı çalmaktır. Yani pek fazla şansları yok, sahne imkânları falan kısıtlı diyoruz ama onu yapacak potansiyeli olan genç bir müzisyen bir şekilde aradan sıyrılıp istediğini alıyor. Örneğin ben 20’li yaşlarımda, benden daha önceki kuşaklardan bazı müzisyenlerle -Ali Pera gibi- çalma şansı bulmuştum. Benim için çok önemli tecrübelerdi.
Şu anda da mesela ben kendimden daha genç müzisyenlerle çalıyorum ve bir şekilde müziği paylaşıyoruz ama herkes bu tür fırsatları yakalayamayabiliyor. Özellikle Türkiye gibi ülkelerde bu tür yaratıcı, doğaçlama müziklerin -özellikle cazda demeyelim- ve sanatsal her şeyin çok zor kendine ifade olanağı bulduğu bir ortamda bunları yapmak batı ülkelerine nazaran daha da zor bir durumda. Bunları yapıp üstüne bir de bunlardan para kazanıp hayatta kalmak ise çok çok zor bir durum.
- K.E.T. – Müzikten para kazanmak konusuna geldiğimizde; Türkiye’de caz müzisyeni olup da caz çalmadıkları zamanlar dışında popüler müzik sanatçılarına eşlik eden müzisyenler var. Bu duruma nasıl bakıyorsunuz?
S.M. – Yani, bu sadece Türkiye’de olan bir şey değil. Yurt dışında da böyle şeyler çok var. Çünkü her zaman, ticari müzikler cazdan çok daha fazla maddi olarak getirisi olan müziklerdir. Örneğin Omar Hakim gibi müzisyenler bir gece Weather Report’ta çalıp ertesi gece Madonna’nın arkasında çalıyorlar. E haliyle Madonna’ya bir turnede çaldıktan sonra adam kendine ev alabiliyor ama bir gece bir mekânda caz çaldıktan sonra anca kirasının yarısını çıkartabiliyor. Dolayısıyla daha iyi bir yaşam standardı isteyen bir kişi bunu yapabilir tabii ki. Tabii bir de şöyle bir durum var; hiçbir zaman müzikâl olarak kendi müziğini yaparkenki tadı almıyordur o durumlarda.
- K.E.T. – Peki caz müzisyenleri arasında böyle bir durumu “yaptığı müziğe ihanet” gibi görenler var mı? Örneğin Klasik Müzik câmiasında böyle bir durum genellik hoş karşılanmaz. Klasikle başladın, klasikle devam edeceksin ve klasikle bitireceksin gibi bir anlayış hâkimdir. Cazda da böyle midir?
S.M. – Şimdi şöyle bir şey var; Türkiye’de Klasik Müzik Cumhuriyet Döneminden bu yana hep desteklendi ve o müzisyenler ya orkestralarda, ya okullarda bir şekilde devlet memuru olarak hayatlarını idame ettirdiler. Diğer taraftan cazda öyle bir devlet desteği yok, yani diğer Avrupa ülkelerine baktığımızda özellikle Hollanda, Norveç, Finlandiya gibi ülkelerde bu tür caz müzisyenleri devlet tarafından destekleniyor. O zaman da adamın başka bir müzik türünü yapmaya -maddi anlamda- ihtiyacı kalmıyor.
- K.E.T. – Korsan CD konusundan biraz bahsedecek olursak; albümlerinizin legâl veya illegâl olarak satılması sizin için çok önemli bir durum mu? Tabii ki her sanatçı albümünün orjinalinin satılmasını ister ama burada mevzubahis olan müzik caz. Dolayısıyla Türkiye’de çok fazla dinlenmeyen bir müzikten bahsediyoruz. “Korsan veya değil, yeter ki dinlensin” dediğiniz oluyor mu? Korsan CD satışı da bir bakıma yaptığınız müziğin daha ucuz bir maliyetle yayılması anlamına geliyor.
S.M. – Öncelikle ben sanatçı değilim, korsana da karşı değilim! Şaka bir yana, bu durum aslında müziği de aşan dünyadaki ekonomi sistemiyle alakalı bir konu. Yani bir şekilde para diye bir şey var ve bu bir takım objeleri satın almak için kullanılıyor. Bizde zaten böyle bir sistemin içine doğduğumuz için, ötesine geçmekte zorlanıyoruz. Müziği satmak ya da satın almak bana her zaman saçma geldi aslında, fakat bu sistemi döndürebilmek için paraya ihtiyaç var. Enstrüman satın almak, stüdyo kurmak, kayıt yapabilmek, albümü pazarlamak gibi konular için daima paraya ihtiyaç var. Eğer ben bir albüm yapıyorsam ve bu albüm satarak kendini amorti edip biraz da kâra geçiyorsa -ki ben albümlerden hiçbir şey kazanmıyorum, sadece plak şirketi kazanıyor- o zaman bir sonraki albümü yapabilme şansım oluyor. Çünkü albüm satmazsa ve şirket zarar ederse, o zaman plak şirketi hiçbir zaman bir albüm daha yapmak istemez. Dolayısıyla ben bir daha kayıt yapamam… Ben albüm yapmak istiyorum, müziği üretmek istiyorum ama kopyalayan ya da internetten indirene de herhangi bir tepkim yok. Fakat durumu olan, yani bir şekilde albüm alabilecek bir kişi, destek vermek isteyen bir kişi gidip o albümü alırsa ben yeni bir albüm daha yapabilirim. Ortada belli bir çark var ve o çarkın bir şekilde dönmesi gerekiyor, sanırım bu da bu şekilde olur. Benim durumumda olan birçok müzisyen var ve bu oyunu oynamaya devam etmek zorundayız bir şekilde. Korsan CD durumuyla savaşanlar genelde albümleri çok satan insanlar, daha çok alınıp, daha çok satılması için yapıyorlar bunu.
- K.E.T. – “Trio Mrio” ve “Ardından”… Bu iki albüm arasında geçen 12 yılda sizce caz Türkiye’de nasıl bir konuma geldi?
S.M. – Bence büyük bir gelişme var. Çünkü genç kuşaktan çok iyi müzisyenler çıktı, kendi projesini yapan ve kendi müziğini yazan. Yeter ki bunlar ortaya konulabilsin ve desteklensin. Fakat bir yandan da talep çok fazla yok, insanların belki de çok umurunda değil, ticari, içi boş ve magazinin peşindeler. Dolayısıyla bu insanlar yaptıkları şeyi halka ulaştırmakta çok zorluk çekiyorlar. İşin o tarafında çok fazla sorun var ama onun dışında iyi bir potansiyel var diye düşünüyorum. Eskiden sadece caz deyince şey anlaşılırdı; Amerika’da belli yıllarda yapılmış caz müziğinin, daha aşağı bir kalitede taklidini çalan insanlar anlaşılırdı. Fakat şimdi dünyada olan bitenden haberdar kendi müziklerini yapan, yetenekli ve başarılı müzisyenler var çok daha fazla sayıda.
- K.E.T. – Sorularım bu kadardı, çok teşekkür ederim sohbetiniz için…
S.M.- Ne demek yahu, ben teşekkür ederim. Çok zevkliydi, selamlar…
K.
5 Ekim 2010 Salı
Tatil!
Yazılara biraz ara diyeli baya bir süre olmuş sanırım. Genelde insanlar bazı şeylere ara verdiğinde belirli miktarda bir malzeme biriktirerek geri dönerler ama nedense bende öyle bir birikim pek yok gibi. Koca yaz geçti, sanırım çok da rutin geçti ondan olsa gerek. Geçtiğimiz yazın bana göre en keyif verici olayı bilardo idi. Lise yıllarında bıraktığım bilardo macerama bu yaz geri dönüş yaptım. Zevkli, zevkli olduğu kadar da matematik gerektiren bir oyun bilardo. Fakat bende matematiğin m'si yok! Böyle bir bünyede nasıl tezahür gösterdi bu oyun şaştım doğrusu...
Her nekadar rutin geçse bile yine de mutlu ve sakin bir yaz geçti diyebilirim aslında. İnsanın sevdiği ve iyi anlaştığı kişilerle sürekli vakit geçirmesi her nekadar sıkıyor gibi gözükse de "tatil" kavramının ve tabii doğal olarak bu kavramı açtığımızda içinden çıkan "kıç yaya yaya kitap okuma ve akabinde televizyon seyretme" durumunu dibini göresiye kadar yapıp hepsini harmanladığında pek de sıkıcı bir durum olmuyor. Mutlu muydum? Hem de çok fazla... He dert tasa yok muydu? İlla ki vardı, dertsiz tasasız bir insan göster bana sana kağıt helva arası dondurma ısmarlıyim. Gerçi mutluluk dediğin şey oldukça göreceli bir kavram, kişilere göre tanımı çokca çeşitlenebilir. Bana göre 50'lik soğuk bir bira, bir yaz gecesini muhabbet çeşnili geçirmekte oldukça ideal. Ama sana göre bu böyle olmayabilir; ki zaten sana göre nasıl olduğu şu saatte beni pek bağlamıyor gibi.
Güzel ve sorunsuz giden şeylerin aksine bom bok olup ters gelen köklü şeylerde oldu ama önemli olan hatalarımızdan ders çıkarıp daha da bokunu çıkararak aynısını tekrar etmek. Kimse kimseye hatalar üzerinden -mümkünse- tavsiye vermesin bence. Eğer benim ya da senin herhangi bir konuda tavsiyeye ihtiyacım olursa, gelir "yahu ben bunun içinden nasıl çıkarım?" diye sorarım zaten. Onun dışında şunu şunu veya bunu bunu yap bikbikbikbibkikbik deme bana... Elde kalan şeyleri mukayese edip sonuca varıcak kadar beyne sahibim ben.
He bir de ego meselesi var; ne yazık ki yaş, mevki, isim, ünvan, cinsiyet vb bir çok şeyi dinlemeden insanı bünyesine hapsedebilecek kadar güçlü bir durum bu. Bazen bu egolara kurban gidebiliyor insan günlük hayatında. Takmıycaksın dersem "ya bi bırak" dersin mırıldanarak biliyorum. O büyük yalan zaten, illa ki takıcaksın ama taktığın yer büyük önem teşkil ediyor tabii ki... E olur öyle arada diyelim o vakit!..
K.
Her nekadar rutin geçse bile yine de mutlu ve sakin bir yaz geçti diyebilirim aslında. İnsanın sevdiği ve iyi anlaştığı kişilerle sürekli vakit geçirmesi her nekadar sıkıyor gibi gözükse de "tatil" kavramının ve tabii doğal olarak bu kavramı açtığımızda içinden çıkan "kıç yaya yaya kitap okuma ve akabinde televizyon seyretme" durumunu dibini göresiye kadar yapıp hepsini harmanladığında pek de sıkıcı bir durum olmuyor. Mutlu muydum? Hem de çok fazla... He dert tasa yok muydu? İlla ki vardı, dertsiz tasasız bir insan göster bana sana kağıt helva arası dondurma ısmarlıyim. Gerçi mutluluk dediğin şey oldukça göreceli bir kavram, kişilere göre tanımı çokca çeşitlenebilir. Bana göre 50'lik soğuk bir bira, bir yaz gecesini muhabbet çeşnili geçirmekte oldukça ideal. Ama sana göre bu böyle olmayabilir; ki zaten sana göre nasıl olduğu şu saatte beni pek bağlamıyor gibi.
Güzel ve sorunsuz giden şeylerin aksine bom bok olup ters gelen köklü şeylerde oldu ama önemli olan hatalarımızdan ders çıkarıp daha da bokunu çıkararak aynısını tekrar etmek. Kimse kimseye hatalar üzerinden -mümkünse- tavsiye vermesin bence. Eğer benim ya da senin herhangi bir konuda tavsiyeye ihtiyacım olursa, gelir "yahu ben bunun içinden nasıl çıkarım?" diye sorarım zaten. Onun dışında şunu şunu veya bunu bunu yap bikbikbikbibkikbik deme bana... Elde kalan şeyleri mukayese edip sonuca varıcak kadar beyne sahibim ben.
He bir de ego meselesi var; ne yazık ki yaş, mevki, isim, ünvan, cinsiyet vb bir çok şeyi dinlemeden insanı bünyesine hapsedebilecek kadar güçlü bir durum bu. Bazen bu egolara kurban gidebiliyor insan günlük hayatında. Takmıycaksın dersem "ya bi bırak" dersin mırıldanarak biliyorum. O büyük yalan zaten, illa ki takıcaksın ama taktığın yer büyük önem teşkil ediyor tabii ki... E olur öyle arada diyelim o vakit!..
K.
22 Haziran 2010 Salı
17 Haziran 2010 Perşembe
Soğan - Sarımsak
"Göç" ile ilgili bir kitap raporu ödevim vardı final için. Ödev olduğu için biraz isteksiz okudum o kitabı ama öyle böyle bir şekilde sonuna kadar geldi. Daha önce yazmıştım, dayatma olan şeyleri sevmiyorum diye; bu kitap olsa bile hoşlanmıyorum. Fakat tabii ki yapıcaz ödev sonuçta, görevimiz icâbı gak guk. Hmm, ne diyordum? Heh göç! Evet, kitabın içinde bir ülkeden başka bir ülkeye göç eden insanlar için "göçer" sıfatını kullanmış. İlk başta garip geldi bana -kitabın yazarı Iain Chambers bu arada- göçer kelimesini ilk kez orda duydum çünkü. Okudukça benimsedim sonra sonra. Kitabın genel konusu göç sonucu kendi yerel kimliklerinden uzaklaşan insanlar ve beyaz hegemonyanın sömürge mantığıyla irdelemeye çalıştığı ve de "öteki" olarak adlandırdığı kesim. Yani doğu dünyası. Belki koyarım buraya kitap için yazdıklarımı ama emin de değilim açıkçası. Sonra başka bir yerlerde herhangi bir konuda kendi cümlelerimi duyunca şaşırıyorum...
Kitabın genel dili terimler bakımından biraz ağır fakat herhangi bir felsefe sözlüğü yardımı ile kolayca kavranabilecek bir terminolojisi var. Benim açımdan "farkındalık" duyumu biraz biraz sarstı sanırım okuduklarım. "Aaa hakikaten öyle yahu" dediğim bir kaç bölüm oldu kitabın içinde. Çoğunlukla modernite adı altında insanlara dayatılan olağan şeylerde oldu bu tepkim. Genel güruha hitap eden bir tektipleştirme var ve biz bunun hem farkındayız hem de değiliz. İşte o farkındalık da tam o noktada cimcirdi kolumu. "Niye yapıyoruz ki tüm bunları?" dedim kendi kendime. Fakat öteki taraftan baktığımda da neredeyse tüm çevrem hatta çoğu insan, hemen hemen bütün şehir ve doğal olarak tüm ülke aynı yolda sağa ve sola bakmadan ilerlemekteyiz. Bu kimlikten sıyrılış ve akabinde gelecek olan kopuş hayr-ı âlâmet bir durum mu? Biraz kafa yorduktan sonra hiç öyle olmadığını ve herşeyin tatsızlaştığını farkettim. Bir yandan da insanın kafasında "e dışardan gelen tüm şeylere kapalı mı olalım?" sorusu uyanmıyor değil. Tabii ki kapalı olmayalım ama insanın kendi mayasını da unutması ve yadırgaması pek tatlı birşey olmasa gerek.
Bir hocamın söylediği "ulen anan soğan baban sarımsak, kime neyi satmaya çalışıyorsun?" özlü sözüyle, "nokta" derim.
K.
Kitabın genel dili terimler bakımından biraz ağır fakat herhangi bir felsefe sözlüğü yardımı ile kolayca kavranabilecek bir terminolojisi var. Benim açımdan "farkındalık" duyumu biraz biraz sarstı sanırım okuduklarım. "Aaa hakikaten öyle yahu" dediğim bir kaç bölüm oldu kitabın içinde. Çoğunlukla modernite adı altında insanlara dayatılan olağan şeylerde oldu bu tepkim. Genel güruha hitap eden bir tektipleştirme var ve biz bunun hem farkındayız hem de değiliz. İşte o farkındalık da tam o noktada cimcirdi kolumu. "Niye yapıyoruz ki tüm bunları?" dedim kendi kendime. Fakat öteki taraftan baktığımda da neredeyse tüm çevrem hatta çoğu insan, hemen hemen bütün şehir ve doğal olarak tüm ülke aynı yolda sağa ve sola bakmadan ilerlemekteyiz. Bu kimlikten sıyrılış ve akabinde gelecek olan kopuş hayr-ı âlâmet bir durum mu? Biraz kafa yorduktan sonra hiç öyle olmadığını ve herşeyin tatsızlaştığını farkettim. Bir yandan da insanın kafasında "e dışardan gelen tüm şeylere kapalı mı olalım?" sorusu uyanmıyor değil. Tabii ki kapalı olmayalım ama insanın kendi mayasını da unutması ve yadırgaması pek tatlı birşey olmasa gerek.
Bir hocamın söylediği "ulen anan soğan baban sarımsak, kime neyi satmaya çalışıyorsun?" özlü sözüyle, "nokta" derim.
K.
10 Haziran 2010 Perşembe
Lop
İnsan etrafındaki çoğu şeyden etkilenir. İyi ya da kötü anlamda çeşitli etkileşimlerdir bunlar. İyi olduğunu zannettiğin kötü, kötü olduğunu zannettiğin ise çok iyi çıkabilir. Atasözü bile var yahu üzüm üzüme baka baka... Tabii bu etkileşimleri sürekli insanlar üzerinden değerlendiremeyiz. Film, müzik, kitap, resim, dizi film ya da görsellik barındıran şeyler dışında kalan muhabbet benzeri şeylerde olabilir bunlar.
"Etkilenme" garip birşey vesselam. İnsan hiç müzikten ya da dizi filmden etkilenip onu kendi hayatında yaşar mı? Ya da bir dönem yaşayacağını umar mı? Evet umar! Ben gördüm öyle insanlar. Müzik konusunda; mesela lise dönemlerinde müzikle uğraşan ya da müziğe ilgi duyan gençler beğendikleri şarkıları ya kurdukları gruplarla çalmaya çalışır ya da evde kulaklıkları takıp çalıyormuş taklidi yaparlar. Tenis raketiyle gitar çalan -ki benim de bir raketim vardı ufakken- çok adam vardır kanımca. Müziği bir dışa vurum aracı olarak da görebiliriz aslında. Çalan şey bireyi o kadar etkilemiştir ki kendi içinde ona onlarca anlam yükleyebilir. Mutlaka bir ortak noktası vardır o müzikle. Olmasa da o illa ki bir şekilde ucundan kıyısından yaratır, dedik ya; müzik onun için bir dışa vurum aracıdır. Klasik müzik insanı rahatlatır derler. O benim için geçerli birşey değil mesela. Göreceli bir durum bu. Ben çok sinirlendiğimde ya da gerildiğimde gotik ya da brütal metal dinlerim. İki tarafta gergin ve sert çünkü. Müzik de, sen de... İki zıt kutup muhabbeti gibi bakabiliriz buna.
Birde dizi filmlerden etkilenen insan modeli var. Mafyavâri dizilerden etkilenip etrafa sert bakışlar atan abiler ya da aşırı, ultra romantik dizilerden etkilenip benim de böyle bir sevgilim olsun diyen ablalar. Dönem dizileri vardı bir aralar, gerçi hâlâ var mı bilmiyorum ama -bknz. "ben televizyon izlemiyorum tripli entel abi modeli"- o dizilerden etkilenip ertesi sabah gidip sprey boya alan ve gecesine düz duvar arayan insanlar da var. "Bu kalp seni unutur mu?" diye bir dönem dizisi vardı. 1980'leri ve darbe dönemini anlatan. Merak edip tüm bölümlerini izlemiştim internet üzerinden. Asıl kızla esas erkek tam kavuşucaklar derken dizi yayından kaldırıldı. Hoş onlar illegâl olarak kavuşuyorlardı o ayrı mevzu. Birde asıl kızın eski kocası vardı sinirli bir abi. İdeal adam gibi görünen ama sinirlendiğinde gözü etrafı görmeyen bir tip. E diyeceksin ki "adam sinirlenmiş, her insan sinirlendiğinde delirir" yok bu öyle böyle bir sinirlenme değil, adam baya dövüyordu asıl kızı. Abartı bulmuştum ben oraları, ne yani, her sinirlendiğinde hıncını karşındakinden mi alacaksın? Hele ki karşındaki kadınsa! Kadınlar bir çiçektir saçmalığı hatta kantin kuntin gak guk. Velhasıl ben pek etkilenmedim o diziden. Severim dönem dizilerini, bir iki tane daha vardı, bir tanesini daha baştan takip ettim hatta 24. bölümde bıraktım iyi hatırlıyorum ama adı neydi neydi neydi? ımm? Çıkartamadım şu an, neyse beklesin o 24. bölümde...
Toparlarsak -neden toparlıyorsak her yazının sonunu, bırak bir kere de havada kalsın değil mi?- etkileşimler insanın hayatını çoğu zaman bom bok bir hale getirir. Etkilenme arkadaşım, etkilenme yani. Otur düşün, taşın kendin karar ver. İki tane lop var kafanın içinde, düşünmeye yarıyor onlar. Üstüne, beyin söğüş olsa da yesek şurda iki satır der, konuyu alakasız bir yerde bırakırım. Herşeyi geçtim ben söğüş sevmem ki!?
K.
"Etkilenme" garip birşey vesselam. İnsan hiç müzikten ya da dizi filmden etkilenip onu kendi hayatında yaşar mı? Ya da bir dönem yaşayacağını umar mı? Evet umar! Ben gördüm öyle insanlar. Müzik konusunda; mesela lise dönemlerinde müzikle uğraşan ya da müziğe ilgi duyan gençler beğendikleri şarkıları ya kurdukları gruplarla çalmaya çalışır ya da evde kulaklıkları takıp çalıyormuş taklidi yaparlar. Tenis raketiyle gitar çalan -ki benim de bir raketim vardı ufakken- çok adam vardır kanımca. Müziği bir dışa vurum aracı olarak da görebiliriz aslında. Çalan şey bireyi o kadar etkilemiştir ki kendi içinde ona onlarca anlam yükleyebilir. Mutlaka bir ortak noktası vardır o müzikle. Olmasa da o illa ki bir şekilde ucundan kıyısından yaratır, dedik ya; müzik onun için bir dışa vurum aracıdır. Klasik müzik insanı rahatlatır derler. O benim için geçerli birşey değil mesela. Göreceli bir durum bu. Ben çok sinirlendiğimde ya da gerildiğimde gotik ya da brütal metal dinlerim. İki tarafta gergin ve sert çünkü. Müzik de, sen de... İki zıt kutup muhabbeti gibi bakabiliriz buna.
Birde dizi filmlerden etkilenen insan modeli var. Mafyavâri dizilerden etkilenip etrafa sert bakışlar atan abiler ya da aşırı, ultra romantik dizilerden etkilenip benim de böyle bir sevgilim olsun diyen ablalar. Dönem dizileri vardı bir aralar, gerçi hâlâ var mı bilmiyorum ama -bknz. "ben televizyon izlemiyorum tripli entel abi modeli"- o dizilerden etkilenip ertesi sabah gidip sprey boya alan ve gecesine düz duvar arayan insanlar da var. "Bu kalp seni unutur mu?" diye bir dönem dizisi vardı. 1980'leri ve darbe dönemini anlatan. Merak edip tüm bölümlerini izlemiştim internet üzerinden. Asıl kızla esas erkek tam kavuşucaklar derken dizi yayından kaldırıldı. Hoş onlar illegâl olarak kavuşuyorlardı o ayrı mevzu. Birde asıl kızın eski kocası vardı sinirli bir abi. İdeal adam gibi görünen ama sinirlendiğinde gözü etrafı görmeyen bir tip. E diyeceksin ki "adam sinirlenmiş, her insan sinirlendiğinde delirir" yok bu öyle böyle bir sinirlenme değil, adam baya dövüyordu asıl kızı. Abartı bulmuştum ben oraları, ne yani, her sinirlendiğinde hıncını karşındakinden mi alacaksın? Hele ki karşındaki kadınsa! Kadınlar bir çiçektir saçmalığı hatta kantin kuntin gak guk. Velhasıl ben pek etkilenmedim o diziden. Severim dönem dizilerini, bir iki tane daha vardı, bir tanesini daha baştan takip ettim hatta 24. bölümde bıraktım iyi hatırlıyorum ama adı neydi neydi neydi? ımm? Çıkartamadım şu an, neyse beklesin o 24. bölümde...
Toparlarsak -neden toparlıyorsak her yazının sonunu, bırak bir kere de havada kalsın değil mi?- etkileşimler insanın hayatını çoğu zaman bom bok bir hale getirir. Etkilenme arkadaşım, etkilenme yani. Otur düşün, taşın kendin karar ver. İki tane lop var kafanın içinde, düşünmeye yarıyor onlar. Üstüne, beyin söğüş olsa da yesek şurda iki satır der, konuyu alakasız bir yerde bırakırım. Herşeyi geçtim ben söğüş sevmem ki!?
K.
Yunan Müziği - Rembetiko
Dünyada her ülkenin ayrı ayrı kendine has özelliklerini içeren müzikleri bulunmaktadır. Tarih boyunca şekillenen ve toplumların etnik kökenleri, kültürel dinamikleri, zaman/mekân algısı, yaşayış şekilleri ve sosyal konumları bu müzikâl yapının örülmesinde büyük rol oynamaktadır. Ele aldığımız Rembetiko/Rebetiko/Rembetika örneği de karakteristik yapıya sahip bir müzik olmakla beraber, oluşum ve olgunlaşma sürecinde toplumların sosyal yaşamlarından çok etkilenmiş, aynı zamanda da çizilen sınırlarla beraber ülkeler arası -bir bakıma- soyut ayrımın örneği olmuştur.
Ege'nin iki kıyısında, 19.yy sonu ve 20. yy’ın ilk yarısında halk dansları ve müzikler, “Manges” adı verilen gruplarca genellikle tavernalarda icra edilmekteydi. Bu gruplarca yapılan müzik, kendine özgü kültürün bir anlamda gizli ama dışa vurumcu bir yansımasıydı. Dönemin yarattığı koşullarda yasadışı sayılan bu gruplar, tavernalarda düzenlenen eğlencelerde varlıklarını sürdürmeye çalışmaktaydı. İcrayı tek başına yapana "Mungas", birden fazla Mungas ise “Manges” olarak tanımlanıyordu. Rembetiko da yaptıkları müziğe verilen geleneksel bir isimdi. Bir anlamda en yaygın yerel Yunan Müziği de sayılan Rembetiko, Yunanlıların bir dönemler halk arasında en popüler müziği haline gelmişti. 1950’li yıllara gelindiğinde daha da yayılan ve şehirleşen bu müziğe Yunancada “Laika” denildiği bilinmektedir. Çeşitli konular içeren Rembetiko’da; aşk, ayrılık, ayfon, hapishâne, taverna, yoksulluk, isyan ve en önemlisi göç temalı şarkılar yoğunluktaydı.
Göç konusunun Rembetiko’da merkez noktaya yerleşmesinin 1924 yılında Türkiye ve Yunanistan arasında yapılan mübâdele ile çok yakından ilgisi bulunmaktadır. Yaşanan bu değişimde denizin iki yakasında bulunan insanlar iskân politikasıyla yerlerinden edilmiş, bu hareketle beraber hem somut hem de soyut bir değiş – tokuş yapılmıştır. Buradaki soyut değişim kültürel göçten başka bir şey değildir. Göç yoluyla yaşanan bu kültür hareketi sosyal hayatın her alanında olduğu gibi müzikte de kendini hissettirmiş ve Rembetiko’da iki ayrı ana tavrın/stilin oluşmasına sebebiyet vermiştir. Bunlardan biri kıyının bir yanında olan Pire Tarzı, ikincisi ise İzmir veya Yunancadaki karşılığıyla Smyrna Tarzı’dır. Pire, Selânik ve İzmir üçgeni jeopolitik bakımdan stratejik bir konumda olduklarından dolayı mübâdele için önem teşkil eden kentlerdi. Liman şehri olmalarından ötürü mübadele esnasında kilit noktada bulunmuşlar ve göçürülen insanlar genellikle buralara ve çevresindeki ilçelere yerleştirilmiştir. Yunanistan’da zorunlu göçle gelenlerin Pire ve Selânik’e yerleştirilmeleri, Rembetiko’nun bu iki şehirde gelişmesine ve yerleşmesine işaret bir durumdur.
Bu müzik sadece Rumlar ve Türkler tarafından değil; aralarında Çingeneler ve Eşkenaz/Aşkenaz Yahudilerinin de bulunduğu çeşitli etnisiteye sahip toplumlar tarafından da yapılmaktaydı.
Rembetiko’nun temelleri batı müziğindeki gibi gamlara değil, mikrotonâl yapıya sahip makamlara dayalıdır. Eski Rembetiko müzisyenleri, ilk zamanlarda bu sistemi tanımlamak için makam sözcüğünü kullanmaktaydılar. Fakat zaman ilerledikçe makam yerine “Yollar” anlamına gelen "Thromi" kelimesinin daha sık tercih edildiği kaynaklarda geçmektedir. Taksim sözcüğü ise Yunancaya yakınlığından dolayı alınarak "Taximi" olarak kullanılmıştır.
Rembetiko'da kullanılan toplam makam sayısı hakkında elde kesin bir veri bulunmamakla beraber, genellikle tahmini rakamlar zikredilmektedir. Notaya dökülmüş eserlere ve yapılan derlemelere baktığımız zaman; rast, hüzzam, hicaz, hicazkâr ve uşşak makamlarının sıklıkla kullanıldığını gözlemlemekteyiz.
Rembetiko’da kullanılan en yaygın ritm kalıbı; Geleneksel Türk Müziği’nde ve makam müziğinin icra edildiği diğer coğrafyalarda sıkça rastladığımız 9 süreli kalıptır. Yunanlılar bu ritme "Zembekiko" adını vermektedirler.
Rembetikolar ilk söylenmeye başladığında Yunanistan’da ona eşlik edebilecek birçok saz bulunuyordu. Bunlardan bazıları; ud veya uti, santur, keman, santurun daha gelişmiş bir tipi olan tsimbalo, kanoni yani kanun, buzuki, bağlama ve bu çalgılara yakın olabilecek çeşitli yapılarda bulunan sazlardı. Eski plak kayıtlarında bu sazlar çeşitli şekillerde bir araya getirilerek kullanılmıştır. Fakat buzuki ve bağlama bunların arasında öne çıkmış ve Rembetiko'nun ana sazları durumuna gelmiştir. Bağlama, özellikle bir halk çalgısı olduğundan daha çok rağbet görüyordu. Buzukiden çok daha küçüktü ve kolay saklanıp, kolaylıkla imâl edilebiliyordu. Buna karşılık buzuki daha kolay çalınabilen, ses alanı daha geniş ve tını açısından erkek sesine daha yakın bir çalgıydı. Bu sebepten ötürü bağlamanın yerini zamanla buzukinin aldığını gözlemliyoruz.
Rembetiko müzisyenlerinin sazlarını beraberinde getirdikleri tekkelerde veya basit kahvelerde tempo, ayakla yere vurularak ya da "Komboloi" yani tespih ile ya da tespih boncuklarının bir cam bardağa vurulmasıyla tutulmaktaydı. Alkış tutarak ve kaşıkların sırtlarını birbirine vurarak ritim tutmak da başka bir yöntem olarak karşımıza çıkmaktadır.
Kadınlar müzik eşliğinde dans ederken aynı anda parmak zili çalıyorlardı. Buzuki veya bağlamaya eşlik eden ritim saz olarak def veya "Tumbeleki" yani dümbelek kullanılıyordu.
Zamanla oturan ve benimsenen Rembetiko için halkın “Sta Buzukia” yani "buzukicileri dinlemeye gidiyoruz" dediği söylenceler arasında geçmektedir. Bu da bize şarkı veya şarkıcı yerine, çalgının daha çok öne çıktığını işaret etmektedir.
İlk zamanlar icra edilen Rembetiko'da buzukinin akordu belirli makamları ve şarkıları çalabilmek için zaman zaman değiştirilmekteydi. Plaklara kayıt edildiği dönemlerde standart düzen olan Re-La-Re akordunun en fazla dört veya beş çeşitlemesi bulunmaktaydı. Bu çeşitlemelerden biri olan ve “Kara Düzeni” (Sol-La-Re) adı verilen düzen en yaygın olanlardan biriydi. Adını zamanın usta Rembetiko müzisyenlerinden biri olan Yenitsaris’den almıştır. Diğer sık kullanılan akort sistemleri arasında Aniktika, Piraiotiko ve Aravien adlı düzenleri sayabiliriz.
Rembetiko şarkılarının çoğunluğu Yunan şiirinin geleneksel ölçülerinden ya "Yambus" ya da "Troheus" ile yani; 15 heceli mısralar biçiminde ve onların da kendi içlerinde iki yarım veya birer mısraya ayırdıkları bir tarzda kaleme alınmıştır. Diğer yandan müzikâl vurgu, normal vurgu yapısını aksatabilir ve hecelerin çoğunlukla uzadığı veya sonunda ortadan kaybolacak derecede birbirine bağlanarak söylendiği bilinmektedir. Rembetiko'nun diğer yerel müzik türlerinden farklı olarak görülen bir özelliği daha vardır. Bu, bir sözcük veya bir tam tümceden oluşan ve ölçünün dışında kalan yerlere sıkıştırılan seslenişler, yani; "Tsakismata"dır. En yaygın Tsakismata, “Aman” ya da “ Ah Aman”dır. Bu seslenişin genel işlevi, şiirsel mısrayı uzatarak onun melodik mısraya sığmasını sağlamaktır. Fakat çoğu kez bunlar yalnızca duygulara yönelik bir işlevi varmış hissiyatı bırakır.
Anlam ve yapı bakımından birkaç Rembetiko örneği:
Orospos
Oropos hapishanesinde durumumuz iyi,
Atina’dakinden daha iyi.
Makarna var Salıları ve Perşembeleri
Ve Manges geçirir burada yılları.
Pazarları verirler bize et,
Berber de azizim beleş.
Birinci hücrede tütüncüler,
İkincide dumancılar,
Üçüncüde yontulmamışlar,
Dördüncüde çıngarcılar,
Beşincide silme kaçakçı,
Altıncıda komplocular,
Yedincide tekkeciler,
Sekizincide sakatlar,
Dokuzuncuda ve onuncu hücrede,
Ne varsa hepsini yapanlar.
Zembekiko. Batis, 1933
Ime Prezakias - Esrarkeşim
Sabahtan aksama kadar bir çekimlikle duruyorum ayakta
Ve beyaz tozu çektiğimde bütün dünyayı fethediyorum.
Bir çekimliğim olduğunda ve onu çektiğimde bütün dünya benim oluyor.
Ve kültürlü/uygar insanlar beni gördüğünde, onlara mürekkep sallıyorum.
Esrar çektiğinde dümdüz olursun
Kral, diktatör, tanrı ve cihangir
Esrar çektiğinde güzel konuşursun be!
Ve hayatta her şeyi tozpembe görürsün.
Sefilliğime/perişanlığıma güldüğün Yunanistan benim,
Tekerleği eksik zarlarla oynuyorlar onu be!
Ben diktatör olacağım! ve dünya kül olacaksa,
Birisi sevdamı yakacak birisi söndürecek.
Esrar çektiğinde dümdüz olursun
Kral, diktatör, tanrı ve cihangir.
Esrar çektiğinde güzel konuşursun be!
Ve hayatta her şeyi tozpembe görürsün.
Atina’nın Dilberleri Arasında
Atina’nın dilberleri arasında
Bir tanesi var alımlı, yürek yakan.
Gözler siyah, saçlar siyah
Ve siyah benli yanak.
Aman, aman, olacağım aklımdan,
Onu göreli beri beni uğrattığı bahtsızlıktan,
Onun yüzünden akıttığım gözyaşları, gece gündüz ağlamalarım,
Yüreğindeki ateşten eriyip gideceğim,
Onsuz hiç iyileşemeyeceğim.
Onu bir gün tekrar gördüğümde, dedim ki; “hanımefendi,
Benimle gel, izin ver bir çift olalım, yüreğim şifa bulsun.”
Ama o, şöyle dedi; “Senin beni sevmeni istemiyorum,
Hasretim başka birindedir, beni arzulamaktan vazgeç.”
İşte o andan beri zavallı ben, dolanırım hüzünlü, şaşkın,
Terk edinceye dek ruhum beni, yavaş yavaş sönmektedir isteğim.
Plak kayıtları yapılmaya başlandığında genellikle birçok çalgı bir arada icra edilmekteydi. "Amane Kahvesi" tavrında kemanlar, udlar, lavtalar, tefler, parmak zilleri ve daha sonraları gitar ve piyano kullanılmaya başlandı. "Tekke" tavrındaki şarkılarda ise çoğu kez birden fazla buzuki ve bağlama herhangi bir bas çalgı eşliğinde –ki bu çoğunlukla gitar oluyordu- çalınmaktaydı.
Rembetiko'nun popülerliği zamanla artıp Atina taraflarına doğru yayılmaya başladıkça Batı Avrupa etkisine daha fazla açık bir duruma geldi. Avrupa’daki orkestra müziğinin radyo kanallarıyla yayılması ve Napoliten tınılı kantatların popülaritesi İyon Adaları üzerinden Atina’ya vardı ve Rembetiko’yu çeşitli biçimlerde etkiledi.
Melodiler, çalgılar ve sözlerde Batı'dan esinlenilmeye; gitar, piyano ve akordeon gibi çalgılar yaygınlaşmaya başladı. Artık bu çalgılara uygun düşen batı armonisi aramakta ve bu doğrultuda gruplar kurmaya başlayan rembetiko müzisyenleri de, şarkılarına çeşitli bas partileri sokmaya başladılar. Böylelikle Rembetiko melodilerini eski makamsal yapılarından kopartarak, yerlerine diyatonik majör ve minör ton dizileri kullanma eğilimi baş gösterdi.
Rembetiko, 19. yy’ın sonlarına doğru belirgin bir hâle gelmiş ve 1950’lerde popülaritesinin zirvesine ulaşmıştır. Plak kayıtlarının yaygınlaşması ile çeşitli tavırlarda (Pire, İzmir, Atina) ve genellikle buzukiyi ana saz olarak kullanarak arşivlerde yerini almıştır. Günümüzde bu müziğin eski gelenekten kalan temsilcileri azalmış fakat yok olmamıştır. Karakteristik yapısı ile Yunan müziğinin köşe noktalarından biri olan Rembetiko, tekrardan CD’lere basılan arşiv serilerinde yahut modern çalgılar ile yapılan yeni düzenlemeleriyle varlığını bir şekilde sürdürmeye devam etmektedir.
K.
Ege'nin iki kıyısında, 19.yy sonu ve 20. yy’ın ilk yarısında halk dansları ve müzikler, “Manges” adı verilen gruplarca genellikle tavernalarda icra edilmekteydi. Bu gruplarca yapılan müzik, kendine özgü kültürün bir anlamda gizli ama dışa vurumcu bir yansımasıydı. Dönemin yarattığı koşullarda yasadışı sayılan bu gruplar, tavernalarda düzenlenen eğlencelerde varlıklarını sürdürmeye çalışmaktaydı. İcrayı tek başına yapana "Mungas", birden fazla Mungas ise “Manges” olarak tanımlanıyordu. Rembetiko da yaptıkları müziğe verilen geleneksel bir isimdi. Bir anlamda en yaygın yerel Yunan Müziği de sayılan Rembetiko, Yunanlıların bir dönemler halk arasında en popüler müziği haline gelmişti. 1950’li yıllara gelindiğinde daha da yayılan ve şehirleşen bu müziğe Yunancada “Laika” denildiği bilinmektedir. Çeşitli konular içeren Rembetiko’da; aşk, ayrılık, ayfon, hapishâne, taverna, yoksulluk, isyan ve en önemlisi göç temalı şarkılar yoğunluktaydı.
Göç konusunun Rembetiko’da merkez noktaya yerleşmesinin 1924 yılında Türkiye ve Yunanistan arasında yapılan mübâdele ile çok yakından ilgisi bulunmaktadır. Yaşanan bu değişimde denizin iki yakasında bulunan insanlar iskân politikasıyla yerlerinden edilmiş, bu hareketle beraber hem somut hem de soyut bir değiş – tokuş yapılmıştır. Buradaki soyut değişim kültürel göçten başka bir şey değildir. Göç yoluyla yaşanan bu kültür hareketi sosyal hayatın her alanında olduğu gibi müzikte de kendini hissettirmiş ve Rembetiko’da iki ayrı ana tavrın/stilin oluşmasına sebebiyet vermiştir. Bunlardan biri kıyının bir yanında olan Pire Tarzı, ikincisi ise İzmir veya Yunancadaki karşılığıyla Smyrna Tarzı’dır. Pire, Selânik ve İzmir üçgeni jeopolitik bakımdan stratejik bir konumda olduklarından dolayı mübâdele için önem teşkil eden kentlerdi. Liman şehri olmalarından ötürü mübadele esnasında kilit noktada bulunmuşlar ve göçürülen insanlar genellikle buralara ve çevresindeki ilçelere yerleştirilmiştir. Yunanistan’da zorunlu göçle gelenlerin Pire ve Selânik’e yerleştirilmeleri, Rembetiko’nun bu iki şehirde gelişmesine ve yerleşmesine işaret bir durumdur.
Bu müzik sadece Rumlar ve Türkler tarafından değil; aralarında Çingeneler ve Eşkenaz/Aşkenaz Yahudilerinin de bulunduğu çeşitli etnisiteye sahip toplumlar tarafından da yapılmaktaydı.
Rembetiko’nun temelleri batı müziğindeki gibi gamlara değil, mikrotonâl yapıya sahip makamlara dayalıdır. Eski Rembetiko müzisyenleri, ilk zamanlarda bu sistemi tanımlamak için makam sözcüğünü kullanmaktaydılar. Fakat zaman ilerledikçe makam yerine “Yollar” anlamına gelen "Thromi" kelimesinin daha sık tercih edildiği kaynaklarda geçmektedir. Taksim sözcüğü ise Yunancaya yakınlığından dolayı alınarak "Taximi" olarak kullanılmıştır.
Rembetiko'da kullanılan toplam makam sayısı hakkında elde kesin bir veri bulunmamakla beraber, genellikle tahmini rakamlar zikredilmektedir. Notaya dökülmüş eserlere ve yapılan derlemelere baktığımız zaman; rast, hüzzam, hicaz, hicazkâr ve uşşak makamlarının sıklıkla kullanıldığını gözlemlemekteyiz.
Rembetiko’da kullanılan en yaygın ritm kalıbı; Geleneksel Türk Müziği’nde ve makam müziğinin icra edildiği diğer coğrafyalarda sıkça rastladığımız 9 süreli kalıptır. Yunanlılar bu ritme "Zembekiko" adını vermektedirler.
Rembetikolar ilk söylenmeye başladığında Yunanistan’da ona eşlik edebilecek birçok saz bulunuyordu. Bunlardan bazıları; ud veya uti, santur, keman, santurun daha gelişmiş bir tipi olan tsimbalo, kanoni yani kanun, buzuki, bağlama ve bu çalgılara yakın olabilecek çeşitli yapılarda bulunan sazlardı. Eski plak kayıtlarında bu sazlar çeşitli şekillerde bir araya getirilerek kullanılmıştır. Fakat buzuki ve bağlama bunların arasında öne çıkmış ve Rembetiko'nun ana sazları durumuna gelmiştir. Bağlama, özellikle bir halk çalgısı olduğundan daha çok rağbet görüyordu. Buzukiden çok daha küçüktü ve kolay saklanıp, kolaylıkla imâl edilebiliyordu. Buna karşılık buzuki daha kolay çalınabilen, ses alanı daha geniş ve tını açısından erkek sesine daha yakın bir çalgıydı. Bu sebepten ötürü bağlamanın yerini zamanla buzukinin aldığını gözlemliyoruz.
Rembetiko müzisyenlerinin sazlarını beraberinde getirdikleri tekkelerde veya basit kahvelerde tempo, ayakla yere vurularak ya da "Komboloi" yani tespih ile ya da tespih boncuklarının bir cam bardağa vurulmasıyla tutulmaktaydı. Alkış tutarak ve kaşıkların sırtlarını birbirine vurarak ritim tutmak da başka bir yöntem olarak karşımıza çıkmaktadır.
Kadınlar müzik eşliğinde dans ederken aynı anda parmak zili çalıyorlardı. Buzuki veya bağlamaya eşlik eden ritim saz olarak def veya "Tumbeleki" yani dümbelek kullanılıyordu.
Zamanla oturan ve benimsenen Rembetiko için halkın “Sta Buzukia” yani "buzukicileri dinlemeye gidiyoruz" dediği söylenceler arasında geçmektedir. Bu da bize şarkı veya şarkıcı yerine, çalgının daha çok öne çıktığını işaret etmektedir.
İlk zamanlar icra edilen Rembetiko'da buzukinin akordu belirli makamları ve şarkıları çalabilmek için zaman zaman değiştirilmekteydi. Plaklara kayıt edildiği dönemlerde standart düzen olan Re-La-Re akordunun en fazla dört veya beş çeşitlemesi bulunmaktaydı. Bu çeşitlemelerden biri olan ve “Kara Düzeni” (Sol-La-Re) adı verilen düzen en yaygın olanlardan biriydi. Adını zamanın usta Rembetiko müzisyenlerinden biri olan Yenitsaris’den almıştır. Diğer sık kullanılan akort sistemleri arasında Aniktika, Piraiotiko ve Aravien adlı düzenleri sayabiliriz.
Rembetiko şarkılarının çoğunluğu Yunan şiirinin geleneksel ölçülerinden ya "Yambus" ya da "Troheus" ile yani; 15 heceli mısralar biçiminde ve onların da kendi içlerinde iki yarım veya birer mısraya ayırdıkları bir tarzda kaleme alınmıştır. Diğer yandan müzikâl vurgu, normal vurgu yapısını aksatabilir ve hecelerin çoğunlukla uzadığı veya sonunda ortadan kaybolacak derecede birbirine bağlanarak söylendiği bilinmektedir. Rembetiko'nun diğer yerel müzik türlerinden farklı olarak görülen bir özelliği daha vardır. Bu, bir sözcük veya bir tam tümceden oluşan ve ölçünün dışında kalan yerlere sıkıştırılan seslenişler, yani; "Tsakismata"dır. En yaygın Tsakismata, “Aman” ya da “ Ah Aman”dır. Bu seslenişin genel işlevi, şiirsel mısrayı uzatarak onun melodik mısraya sığmasını sağlamaktır. Fakat çoğu kez bunlar yalnızca duygulara yönelik bir işlevi varmış hissiyatı bırakır.
Anlam ve yapı bakımından birkaç Rembetiko örneği:
Orospos
Oropos hapishanesinde durumumuz iyi,
Atina’dakinden daha iyi.
Makarna var Salıları ve Perşembeleri
Ve Manges geçirir burada yılları.
Pazarları verirler bize et,
Berber de azizim beleş.
Birinci hücrede tütüncüler,
İkincide dumancılar,
Üçüncüde yontulmamışlar,
Dördüncüde çıngarcılar,
Beşincide silme kaçakçı,
Altıncıda komplocular,
Yedincide tekkeciler,
Sekizincide sakatlar,
Dokuzuncuda ve onuncu hücrede,
Ne varsa hepsini yapanlar.
Zembekiko. Batis, 1933
Ime Prezakias - Esrarkeşim
Sabahtan aksama kadar bir çekimlikle duruyorum ayakta
Ve beyaz tozu çektiğimde bütün dünyayı fethediyorum.
Bir çekimliğim olduğunda ve onu çektiğimde bütün dünya benim oluyor.
Ve kültürlü/uygar insanlar beni gördüğünde, onlara mürekkep sallıyorum.
Esrar çektiğinde dümdüz olursun
Kral, diktatör, tanrı ve cihangir
Esrar çektiğinde güzel konuşursun be!
Ve hayatta her şeyi tozpembe görürsün.
Sefilliğime/perişanlığıma güldüğün Yunanistan benim,
Tekerleği eksik zarlarla oynuyorlar onu be!
Ben diktatör olacağım! ve dünya kül olacaksa,
Birisi sevdamı yakacak birisi söndürecek.
Esrar çektiğinde dümdüz olursun
Kral, diktatör, tanrı ve cihangir.
Esrar çektiğinde güzel konuşursun be!
Ve hayatta her şeyi tozpembe görürsün.
Atina’nın Dilberleri Arasında
Atina’nın dilberleri arasında
Bir tanesi var alımlı, yürek yakan.
Gözler siyah, saçlar siyah
Ve siyah benli yanak.
Aman, aman, olacağım aklımdan,
Onu göreli beri beni uğrattığı bahtsızlıktan,
Onun yüzünden akıttığım gözyaşları, gece gündüz ağlamalarım,
Yüreğindeki ateşten eriyip gideceğim,
Onsuz hiç iyileşemeyeceğim.
Onu bir gün tekrar gördüğümde, dedim ki; “hanımefendi,
Benimle gel, izin ver bir çift olalım, yüreğim şifa bulsun.”
Ama o, şöyle dedi; “Senin beni sevmeni istemiyorum,
Hasretim başka birindedir, beni arzulamaktan vazgeç.”
İşte o andan beri zavallı ben, dolanırım hüzünlü, şaşkın,
Terk edinceye dek ruhum beni, yavaş yavaş sönmektedir isteğim.
Plak kayıtları yapılmaya başlandığında genellikle birçok çalgı bir arada icra edilmekteydi. "Amane Kahvesi" tavrında kemanlar, udlar, lavtalar, tefler, parmak zilleri ve daha sonraları gitar ve piyano kullanılmaya başlandı. "Tekke" tavrındaki şarkılarda ise çoğu kez birden fazla buzuki ve bağlama herhangi bir bas çalgı eşliğinde –ki bu çoğunlukla gitar oluyordu- çalınmaktaydı.
Rembetiko'nun popülerliği zamanla artıp Atina taraflarına doğru yayılmaya başladıkça Batı Avrupa etkisine daha fazla açık bir duruma geldi. Avrupa’daki orkestra müziğinin radyo kanallarıyla yayılması ve Napoliten tınılı kantatların popülaritesi İyon Adaları üzerinden Atina’ya vardı ve Rembetiko’yu çeşitli biçimlerde etkiledi.
Melodiler, çalgılar ve sözlerde Batı'dan esinlenilmeye; gitar, piyano ve akordeon gibi çalgılar yaygınlaşmaya başladı. Artık bu çalgılara uygun düşen batı armonisi aramakta ve bu doğrultuda gruplar kurmaya başlayan rembetiko müzisyenleri de, şarkılarına çeşitli bas partileri sokmaya başladılar. Böylelikle Rembetiko melodilerini eski makamsal yapılarından kopartarak, yerlerine diyatonik majör ve minör ton dizileri kullanma eğilimi baş gösterdi.
Rembetiko, 19. yy’ın sonlarına doğru belirgin bir hâle gelmiş ve 1950’lerde popülaritesinin zirvesine ulaşmıştır. Plak kayıtlarının yaygınlaşması ile çeşitli tavırlarda (Pire, İzmir, Atina) ve genellikle buzukiyi ana saz olarak kullanarak arşivlerde yerini almıştır. Günümüzde bu müziğin eski gelenekten kalan temsilcileri azalmış fakat yok olmamıştır. Karakteristik yapısı ile Yunan müziğinin köşe noktalarından biri olan Rembetiko, tekrardan CD’lere basılan arşiv serilerinde yahut modern çalgılar ile yapılan yeni düzenlemeleriyle varlığını bir şekilde sürdürmeye devam etmektedir.
K.
5 Haziran 2010 Cumartesi
Lan!
Ortam! Son zamanlarda insanların -özellikle gençlerin- zaman geçirilen herhangi bir mekânı ve topluluğu ifade etmek için kullandığı terim. Arkadaşlarıyla toplaşıp vakit geçirmek her insana daima hoş gelir. Yersin, içersin, eğlenirsin, dans edersin, muhabbet edersin ve bunun gibi bir sürü şey yaparsın. Genel olarak bakıldığında bu iyi birşeydir. Fakat herşeyin fazlası zarardır derler ya; alkolünde fazlası işin yönünü değiştirmeye çabukluk ve hız katar. Alkol tüm kötülüklerin anasıdır! Diye abidik bir söz vardı. Kime göre ne derece doğrudur pek bilmiyorum ama bana birşey ifade etmiyor o kesin. İnsan içmeden de kötülük yapabilir. He birde şu "içme" mevzusu var. "Dün akşam çok içtik", "Fena içtik yalnız", "Hadi içmeye gidelim", "İçme organizasyonu gerçekleştirelim", "Off ne içtik be abi!" pardon ne içtiniz??? İçmek nedir? Yalaktan su mu içiyorsun? "İçmek" tâbirini duyunca kan dolaşımım hızlanıyor benim. Aç sen o cümleyi "arkaşlarla toplandık bir mekâna gidip bira içtik" de, benim canımı ye. Ama o "biz ağır içiciyiz" tribine girme, reca ediyorum senden Abdullah.
Ne diyorduk? heh, alkol. İşte o alkol fazla alınınca birey o kadar saçma ve beklenmeyecek hareketler yapıyor ki, uyandığı zaman "naptım lan ben" sorusu GÜM diye patlıyor beyninde.
Fekat kalabalık yerler güzeldir hep. İnsanlar dans eder, müzik dinler, manzara seyreder, yakamoza bakar, patlak mısır yer, kumpir yer, muhabbet eder, başkalarıyla dans eder, mesaj verir, mesaj atar, yanına gider, sonra hay annesini neden yaptım lan ben tüm bunları der ve taksiye binerek eve gider.
O değil de dün ne içtik lan! Lan mı? Evet. Lan derken? Öyle işte. Hmm...
K.
Ne diyorduk? heh, alkol. İşte o alkol fazla alınınca birey o kadar saçma ve beklenmeyecek hareketler yapıyor ki, uyandığı zaman "naptım lan ben" sorusu GÜM diye patlıyor beyninde.
Fekat kalabalık yerler güzeldir hep. İnsanlar dans eder, müzik dinler, manzara seyreder, yakamoza bakar, patlak mısır yer, kumpir yer, muhabbet eder, başkalarıyla dans eder, mesaj verir, mesaj atar, yanına gider, sonra hay annesini neden yaptım lan ben tüm bunları der ve taksiye binerek eve gider.
O değil de dün ne içtik lan! Lan mı? Evet. Lan derken? Öyle işte. Hmm...
K.
2 Haziran 2010 Çarşamba
Kot
Hmm... Yani, ne biliyim şu an bilemedim. O değil de beklentilerin fazla olması ortamı daima geriyor sanırım. Aslında beklenti denen şeyin de ortada olduğu çok âşikâr. Yani bu aslında görmeyle alakalı bir durum. Nasıl desem? Sen onyüzbinmilyon baloncuk gücünde donanımlısındır, meraklı gibi görünen boş bir güruhu peşinden sürüklüyosundur ama buna karşın ufak ayrıntıları nedense göremezsin. Ya da tam aksi birşeyler yapıyor da olabilirsin. Ne biliyim, tarihin yönünü değiştirecek bir buluş ortaya koyarsın ama o kadar küçük şeyleri es geçersin ki, bir anda salak konumuna düşersin ve o yaptığın buluş osuruktan tayyare olur insanların gözünde. Çok zor vazgeçebilme yetimin yanında tam aksi olarak çok da kolay vazgeçebilme özelliğim var bir çok şeyden. Bu da doğal olarak sorunları peşisıra getiriveriyor hayatta. Hangi insan sorun ister ki? Var mıdır acaba "evet ben sorun istiyorum, düşün o derece bir manyağım" diyen bir zat? Fakat sorun kelimesi o kadar çok karşılaşılan birşey oldu ki artık, çözüm üretmek olağan bir durum haline geldi. İnsanların kafasında belirli çözüm kalıpları var ve anında bir kutunun içine yerleştirebiliyorlar onu. He, olmadı mı? Hooop hemen bir yenisi. Yani olasılık hesaplayarak yenisi bile yaratılabiliniyor hemencicik.
Ben yeni şeyleri pek sevmiyorum sanırım. Yenisi gelince eskisinin yerini alıyor, o gidiyor sonra bir başka yeni geliyor... Eee? O eskinin harcadığı emek ne olucak? Mevcutla idare etmeyi bilmek önemli sanırım ya da bu idareden ziyade bana göre; elindekinin sana ifade ettiği ve onunla aranda olan soyut bağlantı ile alakalı birşey. Gerçi bu göreceli bir kavram, cismî birşeye de bağlayabilirsin bunu, mânevî birşeye de. Herhangi bir kot bile olabilir bak bu. Var öyle benim atmaya kıyamadığım kotlarım. "Yahu hasta mısın arkadaşım? Kotla nasıl bir bağlantı kurabilirsin ki?" dedin 2 saniye önce biliyorum. O da kotla senin aranda olan birşey artık. Tart kafana göre...
Minik bir tavsiye; "Cenk Erdoğan Trio - İle" bu albümü biryerden edinip mutlaka dinle. Özellikle 4. parça; "Tatlı Dillim"... Böyle naif bir yorum duymadım ben. Neşet Baba'ya da selamlar olsun o vakit...
K.
Ben yeni şeyleri pek sevmiyorum sanırım. Yenisi gelince eskisinin yerini alıyor, o gidiyor sonra bir başka yeni geliyor... Eee? O eskinin harcadığı emek ne olucak? Mevcutla idare etmeyi bilmek önemli sanırım ya da bu idareden ziyade bana göre; elindekinin sana ifade ettiği ve onunla aranda olan soyut bağlantı ile alakalı birşey. Gerçi bu göreceli bir kavram, cismî birşeye de bağlayabilirsin bunu, mânevî birşeye de. Herhangi bir kot bile olabilir bak bu. Var öyle benim atmaya kıyamadığım kotlarım. "Yahu hasta mısın arkadaşım? Kotla nasıl bir bağlantı kurabilirsin ki?" dedin 2 saniye önce biliyorum. O da kotla senin aranda olan birşey artık. Tart kafana göre...
Minik bir tavsiye; "Cenk Erdoğan Trio - İle" bu albümü biryerden edinip mutlaka dinle. Özellikle 4. parça; "Tatlı Dillim"... Böyle naif bir yorum duymadım ben. Neşet Baba'ya da selamlar olsun o vakit...
K.
29 Mayıs 2010 Cumartesi
Patlak Mısır
Biryerlerde yanlış giden şeyler var mı? Var var, heryerde yanlışlıklar diz boyu. Peki, ne yaparsan o yanlışı doğru bir yola çark ettirebilirsin? Ya da bunu gerçekten istiyor musun? 365 gün içerisinde o kadar çok iniş çıkış oluyor ki, insan bazen ucunu kaçırdığında tekrar yetişmesi 6 ay kadar bir zaman alabiliyor. Yani seneyi yarılıyorsun tekrar aklının toparlayabilmek için. Gerçi bana sorarsan "aklı selim" davranan bir insan 4 günde tüm terslikleri düzeltebilicek beyine sahiptir ama, ama işte. O ama'lar çok kıvrımlı bükümlü oluyor daima. Kıvrımlar ise zaten sallantılı olan akılda hafif bir rüzgarda bile oluşabiliyor. Bence herşeyi geç, yepisyeni bir yola gir. O değil de bir mısır patlatmışım az önce, o kıvrımlı olan aklını bile yersin yani.
K.
K.
26 Mayıs 2010 Çarşamba
İrdelenenler
Boşa mı uğraşıyorum acaba diye sorguladığım oluyor bazen. Hiç haz almıyorum kimi zaman. Ne biliyim, farklı bakmak istiyorum genele ama yine de aynı noktaya çıkıyor çoğu şey. Sorun ben de mi, yoksa etraftaki koskoca boşlukta mı? Buna mantığım yetmiyor kimi zaman. Ortada bir yol var ve sen bir zorunluluk doğrultusunda onun sonuna bir şekilde varmak istiyorsun. Fakat o kadar saçma engeller çıkıyor ki karşına, "yahu ne için uğraşıyorum ki ben bunlarla?" sorusu bir anda 100watt'lık bir ampul gibi beliriyor bir baloncuk olarak tepede. Eee? Peki ben nasıl ulaşıcam oraya? Çok takılmaya başladı son günlerde kafama bu soru. Tutunmak istiyorum sağa sola ammavelâkin beyhûde geliyor çoğu vakit bu çabam.
Karşıda duran şu koskoca boşluğun önce içini doldurup sonra da şekillendirmem lazım sanırım. Yoksa "nefessiz kaç kulaç beni sana çıkartır" durumları vukû bulucak diye korkuyorum. Kendi hayrıma olmaz öyle bir durum. Sağda solda şunu yap bunu yap diyen bir sürü iyi niyetli insan var ama ben nedense tavsiye istemiyorum bu aralar. Tavsiyelerinizi kendinize saklayın, bana dokunmayın mümkünse. Sen zaten bana onları söylemeden ben onun 76 tane olasılığını hesaplamış oluyorum. Olanları ve etrafı ciddiye almayıp ilgilenmemem bazen saçma sapan sonuçlar doğurabiliyor. Uyuşuk muyum? Evet fazlaca... Fakat beni uyuşuk yapan şeyler zaten etrafta süregelen anlamsız ve amaçsız döngü. Herkes ayrı yerlere koşuşturuyor ama neden olduğunun kimse farkında değil. Sen şimdi diceksin ki "sen çok mu farkındasın arkadaşım?" evet farkındayım çünkü olan biten şeyler benim sınırlarım içerisinde olan şeyler. Dolayısıyla beni ilgilendiren şeylerden rahatsızlık duyuyorum. E bu da doğal olarak abuk subuk sonuçlar doğuruyor. Hülâsa, etrafıma karşı ketum olmama çok az bir müddet kaldı diyebilirim...
K.
Karşıda duran şu koskoca boşluğun önce içini doldurup sonra da şekillendirmem lazım sanırım. Yoksa "nefessiz kaç kulaç beni sana çıkartır" durumları vukû bulucak diye korkuyorum. Kendi hayrıma olmaz öyle bir durum. Sağda solda şunu yap bunu yap diyen bir sürü iyi niyetli insan var ama ben nedense tavsiye istemiyorum bu aralar. Tavsiyelerinizi kendinize saklayın, bana dokunmayın mümkünse. Sen zaten bana onları söylemeden ben onun 76 tane olasılığını hesaplamış oluyorum. Olanları ve etrafı ciddiye almayıp ilgilenmemem bazen saçma sapan sonuçlar doğurabiliyor. Uyuşuk muyum? Evet fazlaca... Fakat beni uyuşuk yapan şeyler zaten etrafta süregelen anlamsız ve amaçsız döngü. Herkes ayrı yerlere koşuşturuyor ama neden olduğunun kimse farkında değil. Sen şimdi diceksin ki "sen çok mu farkındasın arkadaşım?" evet farkındayım çünkü olan biten şeyler benim sınırlarım içerisinde olan şeyler. Dolayısıyla beni ilgilendiren şeylerden rahatsızlık duyuyorum. E bu da doğal olarak abuk subuk sonuçlar doğuruyor. Hülâsa, etrafıma karşı ketum olmama çok az bir müddet kaldı diyebilirim...
K.
20 Mayıs 2010 Perşembe
Maden
İnsanların herhangi bir dalda "başarılı" olmaları ve o başarıyı kendi kişilikleri ile bağdaştırıp daha bir üst seviyeye yükseltmeleri çok sık karşılaşılan bir durum değildir. Arada bir öyle adamlar - kadınlar yakalarsınız hayatınızın bir köşesinde. Yakaladığınız zaman ise o insan karşısında ne yapıcağınızı şaşırır, zaman zaman saçmalar ama bir yerden olayı yakalayıp etrafa saçtığı enerjiden faydalanırsınız.
Müzisyenler arasında enstrümanını çalarken sizi paralel evrene götürüp geri getiren insanlar vardır. Çalar çalar çalar... O yapılan emprovizelerle 10 dakika geçmiştir ama siz paralel evrende olduğunuz için 25 saniye gibi gelir. Eee bitti mi? Dersiniz kendi kendinize. O derece sizi içine çeken bir enerjiyle ve ustalıkla çalar ki; "bu adam başka bir ülkede olsa Türkiye'ye konsere gelir, kapılarda kuyruk olur ve o bilet fiyatlarının yanına bile yaklaşamazsın abi" dedirtir. Fekat benim güzîde ülkemde bu işler böyle dönmüyor maalesef. Ülkedeki müzik bilinci şöyle olsa böyle olsa geyiklerine girmiyorum hiç, zaten bilen biliyor o zât-ı muhteremi. Soruyorum sana; bir insan nasıl "gibi" olmaktan çıkıp çaldığı enstrüman ile bütünleşir ve yaşam tarzını o bütünlük içine köşeleri bile milimetrik gelecek şekilde yerleştirir? İstanbul jazz eşrâfının içinde, sağda solda "evet ben jazz çalıyorum, şurda okudum, bunlarla çalıştım, böyle böyle yaptım!" diyen insan evlatları var. Peki, penasının ucunda bu tipleri çevirerek kendi armoni dağarcığında boğabilecek 3 voltran gücünde birikime sahip olan bu adamın, "ben müziği hobi olarak yapıyorum" demesi sence garip mi? Değil mi? Bence değil! Samimiyetle söylüyorum bak, hem de hiç değil. Çünkü yakaladığı dünya "mütevazi" kelimesinin karşılığı olan bir dünya. Yıllardır bu işin içindeyim böyle birisiyle röportaj yapmadım yazarsam "Kerim uzaklaş abi" dersin bana biliyorum. Şaka bir yana, ilk deneyimlerimi bu tür insanlarla yapmış olmam benim için şans ötesi bir durum.
Çalarken Türk Müziği birikimim yok diyen ama sezgisel armoni ve duyuşla aralara minik minik ve cuk oturan komalar serpiştiren, 9384783 tane gitarla aynı odada yaşayan, röportaja daveti yapan ben olmama rağmen bana filtre kahve ısmarlayan, "off the record" durumlarında sorduğum özel sorulara samimi bir şekilde ne biliyorsa cevap veren, albümleri hatim edilesi gitarist Sarp Maden; "evet bu adam yapıyor ve yaptığını seni yerine çivileyerek dinletiyor" denilesi bir adamdır!..
K.
Müzisyenler arasında enstrümanını çalarken sizi paralel evrene götürüp geri getiren insanlar vardır. Çalar çalar çalar... O yapılan emprovizelerle 10 dakika geçmiştir ama siz paralel evrende olduğunuz için 25 saniye gibi gelir. Eee bitti mi? Dersiniz kendi kendinize. O derece sizi içine çeken bir enerjiyle ve ustalıkla çalar ki; "bu adam başka bir ülkede olsa Türkiye'ye konsere gelir, kapılarda kuyruk olur ve o bilet fiyatlarının yanına bile yaklaşamazsın abi" dedirtir. Fekat benim güzîde ülkemde bu işler böyle dönmüyor maalesef. Ülkedeki müzik bilinci şöyle olsa böyle olsa geyiklerine girmiyorum hiç, zaten bilen biliyor o zât-ı muhteremi. Soruyorum sana; bir insan nasıl "gibi" olmaktan çıkıp çaldığı enstrüman ile bütünleşir ve yaşam tarzını o bütünlük içine köşeleri bile milimetrik gelecek şekilde yerleştirir? İstanbul jazz eşrâfının içinde, sağda solda "evet ben jazz çalıyorum, şurda okudum, bunlarla çalıştım, böyle böyle yaptım!" diyen insan evlatları var. Peki, penasının ucunda bu tipleri çevirerek kendi armoni dağarcığında boğabilecek 3 voltran gücünde birikime sahip olan bu adamın, "ben müziği hobi olarak yapıyorum" demesi sence garip mi? Değil mi? Bence değil! Samimiyetle söylüyorum bak, hem de hiç değil. Çünkü yakaladığı dünya "mütevazi" kelimesinin karşılığı olan bir dünya. Yıllardır bu işin içindeyim böyle birisiyle röportaj yapmadım yazarsam "Kerim uzaklaş abi" dersin bana biliyorum. Şaka bir yana, ilk deneyimlerimi bu tür insanlarla yapmış olmam benim için şans ötesi bir durum.
Çalarken Türk Müziği birikimim yok diyen ama sezgisel armoni ve duyuşla aralara minik minik ve cuk oturan komalar serpiştiren, 9384783 tane gitarla aynı odada yaşayan, röportaja daveti yapan ben olmama rağmen bana filtre kahve ısmarlayan, "off the record" durumlarında sorduğum özel sorulara samimi bir şekilde ne biliyorsa cevap veren, albümleri hatim edilesi gitarist Sarp Maden; "evet bu adam yapıyor ve yaptığını seni yerine çivileyerek dinletiyor" denilesi bir adamdır!..
K.
18 Mayıs 2010 Salı
Bütünler
Fotoğraf... Çooook fazla şey içerir! Sadece o ânı renkli fotokopi yapmaya yaramaz. İyi fotoğrafçılar fotoğrafa daima bir bütün olarak bakmak gerekir der. Bütün olarak bakıcaksın ki o karenin sana ne anlatmak istediğini hemen kavrayabilesin. Bazen odakda olan değil de fonda kalan sana anlatır herşeyi. Kimi zaman flu, kimi zaman gayet net ama o bütünsel bakış fotoğraftaki hikâyeyi hemen verir sana.
Bazen fotoğrafın kendisinden ziyade çeken önemlidir senin için. Sen mevzubahis olan fotoğrafı sırf güzel ya da loş bir ışıkta sadece yüz bölgesini kolunun üzerine getirip kemerli burnunu hoş gösterdi diye koymazsın bir yere. O an o fotoğrafı çeken senin için önemlidir ve sen binbir anlam yükleyerek koyarsın onu biryerlere... Dedim ya; fotoğraf her zaman bir hikâye barındırır diye, işte o hikâyeler her zaman gizli kalmaz. Bir şekilde bir açık verilir ve o hikâye açığa çıkar. Bu iyidir ama, hakikaten bak çok samimi söylüyorum çok iyidir. Çünkü çoğu insan kendisi için onlarca anlam içeren fotoğrafları başka insanlara anlatamaz, sıkıntı çeker. Zaman zaman o kareler acı verir, zaman zaman da bin türlü şeyden sıyrılmana yarar. O yüzden fotoğrafın anlamsal bütünlüğü kendi içerisinde genişler genişler genişler...
Fotoğraf çekmek güzeldir; bana göre hikâye yazmakla eşdeğer birşeydir. İkisinde de yaratırsın, içinden geleni yaratırsın. Diğerlerinden seni ayıran ise o yarattığını ortaya koyuş ve ardından yaptığın sunumundur. Kimisine acı gelir, kimisine ekşi, kimisine de çooook tatlı...
K.
Bazen fotoğrafın kendisinden ziyade çeken önemlidir senin için. Sen mevzubahis olan fotoğrafı sırf güzel ya da loş bir ışıkta sadece yüz bölgesini kolunun üzerine getirip kemerli burnunu hoş gösterdi diye koymazsın bir yere. O an o fotoğrafı çeken senin için önemlidir ve sen binbir anlam yükleyerek koyarsın onu biryerlere... Dedim ya; fotoğraf her zaman bir hikâye barındırır diye, işte o hikâyeler her zaman gizli kalmaz. Bir şekilde bir açık verilir ve o hikâye açığa çıkar. Bu iyidir ama, hakikaten bak çok samimi söylüyorum çok iyidir. Çünkü çoğu insan kendisi için onlarca anlam içeren fotoğrafları başka insanlara anlatamaz, sıkıntı çeker. Zaman zaman o kareler acı verir, zaman zaman da bin türlü şeyden sıyrılmana yarar. O yüzden fotoğrafın anlamsal bütünlüğü kendi içerisinde genişler genişler genişler...
Fotoğraf çekmek güzeldir; bana göre hikâye yazmakla eşdeğer birşeydir. İkisinde de yaratırsın, içinden geleni yaratırsın. Diğerlerinden seni ayıran ise o yarattığını ortaya koyuş ve ardından yaptığın sunumundur. Kimisine acı gelir, kimisine ekşi, kimisine de çooook tatlı...
K.
16 Mayıs 2010 Pazar
Hikâye
Fonda jazz çalarken birşeyler yapmak hakikaten bazen çok zevkli geliyor. Ne biliyim, insanın kendini iyi hissettiği müzikler olur zaman zaman. Gerçi bendeki müzik zevki ortaya karışık mevsim salatası görünümünde ama idare ediyoruz artık. Dedim ki; hazır arkada Focan çalıyorken gecenin şu kör saatinde cızıktırıyim birşeyler. Aaa Focan mı? Yoksa sen Türk jazz'cılarını mı dinliyorsun? Evet, sen dinlemiyor musun? Bayılıyorum öyle aşağılık kompleksli insanlara, kendi ülkesinde yapılan hiçbirşeyi dinlemez, ondan haz almaz, böyle hep karışısında durur. Yapana da tiksintiyle bakar. Peki neden? İşte onun cevabını bir türlü bulamadım. Hoş o da bilmiyor o ayrı mevzu. "Milliyetçi misin sen arkadaşım?" triplerine girme hemen bunun siyasi herhangi bir görüşle alakası yok. Yapılıyor ve kaliteli yapılıyor bende bunu dinliyorum, bu yani, bu kadar. That's all, falan(!)... Evet ben de yaptım bunu, şu an yaptım! Cümlenin sonuna bir ingilizce kelime ve arkasından gelen o yavvvvvvşak "falan" kelimesini yapıştırdım. Napiyim arkadaş çevremde o kadar çok kullanan var ki o kelimeyi, ben de özendim bir an. Hocasından öğrencisine kadar hem de. Bak dikkat et hocasından diyorum, adam hoca olmuş titr'i falan var, bildiğin hoca yani ama gelip kantinde sana "falan, köfte, pis, mesela" gibi bir sürü beyinsizlik belirtici kelimeler kullanabiliyor. Sonra niye laf ediyosun, suratsız davranıyorsun? Hocan o senin... Boşversene Müfit, hoca diye devlet gibi adamlara diyoruz biz, geçiceksin sen onu...
Neeerden nereye geldi muhabbet. Hikâye demişiz başlıkta; evet, herkesin bir hikâyesi vardır hayatında. Benim de hayatımın bir hikâyesi var ve yıllar geçsede ben onu alıp rafa kaldırmadım. O hikâyeye başladığım yılı tam olarak hatırlamıyorum baya bir zaman geçti üzerinden. Fakat o hep bir köşede durdu. Onun da yaşamı sürekli değişti, gel-git'leri oldu, şu oldu bu oldu ama ben hep bir köşede o da hep bir yerde sakladı bu hikâyeyi. Gün geldi hiç tanışılmamış gibi davranıldı, gün geldi abi-abla kardeş gibi olundu ama o bağ hiç kopmadı. Sürekli birşeyler anlatıldı karşılıklı.
Gözlüklü zamanlardan "aman da büyümüş de yazar olmuş" triplerine girildi bazen. Dö piyes kafasına geldiği zaman dedim ki; evet budur, yıllar önce anlatmak istediğim de buydu, şu anda da anlatmak istediğim bu. Hamur fırında! Şekillenmekte! Ne olucağı hiç belli olmaz derim hep, hakikaten de öyle olur. Aman olmasında zaten, döner dolaşır aynı durakta durur o otobüs. Dikkat çekilmek istenen nokta otobüsün geliceği zamanı hesaplamak. Yoksa 5 dakikada bir geçiyor, atlar birine gidersin hiç problem değil. Sen şimdi bunları okuduktan sonra kendi kendine "işte bir hatun muhabbeti daha" dedin! Yoo, uzaktan yakından ya da yanından bile bir alakası yok. Yoksa var mı? Hayır hayır yok. Tüm olanları tek bir arter üzerinden düşünmek ve oraya yormak, ne biliyim, neyin kafasıdır bilmem. Fakat bu hikâyenin gelişimini ve sonucunu çok merak ediyorum, bence sen de et ama adı üstünde hikâye, herşeyi şu an sallıyorda olabilirim. Hatta salladım, aç kollarını tut! Ben bunları gecenin 03:32'sinde nasıl bir kafayla yazıyorum o da sana kalmış bir durum, falan. Bak yine yaptım aynısını "falan" dedim. Hatta köfte! Hemide kaşarlısından...
K.
Neeerden nereye geldi muhabbet. Hikâye demişiz başlıkta; evet, herkesin bir hikâyesi vardır hayatında. Benim de hayatımın bir hikâyesi var ve yıllar geçsede ben onu alıp rafa kaldırmadım. O hikâyeye başladığım yılı tam olarak hatırlamıyorum baya bir zaman geçti üzerinden. Fakat o hep bir köşede durdu. Onun da yaşamı sürekli değişti, gel-git'leri oldu, şu oldu bu oldu ama ben hep bir köşede o da hep bir yerde sakladı bu hikâyeyi. Gün geldi hiç tanışılmamış gibi davranıldı, gün geldi abi-abla kardeş gibi olundu ama o bağ hiç kopmadı. Sürekli birşeyler anlatıldı karşılıklı.
Gözlüklü zamanlardan "aman da büyümüş de yazar olmuş" triplerine girildi bazen. Dö piyes kafasına geldiği zaman dedim ki; evet budur, yıllar önce anlatmak istediğim de buydu, şu anda da anlatmak istediğim bu. Hamur fırında! Şekillenmekte! Ne olucağı hiç belli olmaz derim hep, hakikaten de öyle olur. Aman olmasında zaten, döner dolaşır aynı durakta durur o otobüs. Dikkat çekilmek istenen nokta otobüsün geliceği zamanı hesaplamak. Yoksa 5 dakikada bir geçiyor, atlar birine gidersin hiç problem değil. Sen şimdi bunları okuduktan sonra kendi kendine "işte bir hatun muhabbeti daha" dedin! Yoo, uzaktan yakından ya da yanından bile bir alakası yok. Yoksa var mı? Hayır hayır yok. Tüm olanları tek bir arter üzerinden düşünmek ve oraya yormak, ne biliyim, neyin kafasıdır bilmem. Fakat bu hikâyenin gelişimini ve sonucunu çok merak ediyorum, bence sen de et ama adı üstünde hikâye, herşeyi şu an sallıyorda olabilirim. Hatta salladım, aç kollarını tut! Ben bunları gecenin 03:32'sinde nasıl bir kafayla yazıyorum o da sana kalmış bir durum, falan. Bak yine yaptım aynısını "falan" dedim. Hatta köfte! Hemide kaşarlısından...
K.
13 Mayıs 2010 Perşembe
KİBRİT ÇAKIYORSUN KARANLIKTA
Kibrit çakıyorsun karanlıkta
Badem çiçeklerini görmek için
Ve mart denizlerinde tedirgin bir çift
Sarnıç gemisi gözlerin
Bir iş açacaksın sen başımıza
Yangın mı olur artık, bahar mı?
C. Yücel
Badem çiçeklerini görmek için
Ve mart denizlerinde tedirgin bir çift
Sarnıç gemisi gözlerin
Bir iş açacaksın sen başımıza
Yangın mı olur artık, bahar mı?
C. Yücel
12 Mayıs 2010 Çarşamba
Cızırtı
Bir plakçalar (pikap) edinesim var. Hemen aklına ıssız oğlan filminden falan etkilendiğim gelmesin! Barış Manço'nun 45'liklerini indirdim bugün, mp3 formatında olsalar bile o analog tadını alıyorsun müziklerden. CD teknolojisindeki sıkıştırma -keza mp3'de de öyle- şarkıları sanki dar bir koridorda dinliyormuş hissi veriyor. Ufakken dayım arşivindeki plakları çalardı hep, taaa ordan hatırlıyorum o güzelliği. Alttan gelen cızırtı bile tatlı, o kadar bütünleşmiş ki plakla sanki o cızırtı olmasa plağın tadı olmayacak gibi geliyor. Hem daha tatlı be, yapay değil en azından "çin malı" havası yok o müziklerde.
90'ların ikinci yarısından sonra hayatın tümünde bir "sıkışmışlık" başladı bana göre. Herşeyin böyle bir yapayı, sahtesi, eksik malzemelisi, nerden kıprsamda daha çok kazanıp tasarruf etsemi kısacası kötü olanı tüm heryeri kapladı. İyi olan ise pahalı bir konuma ulaştı. Aslında o zamandan önce iyi olan zaten olması gerekendi. Sonra sonra bir yer değiştirme söz konusu oldu ve hızlı tüketim her yere sıçradı. E tabii akabinde de daha kalitesiz olmaya başladı herşey. Bu çabuk ve hızlı tüketim mevzusu somut olan şeylerden soyutlara bile geçti bir süre sonra. O olmadı başka, bunu sevmedim diğeri, yok bu bana göre değil şu olsun... Eee? Tükete tükete nereye kadar götürebilicez ki bu işi? Bir zaman sonra bir bakmışsın kendin o çok geniş görünen ama aslında kısır bir döngüden ibaret olan hızlı tüketim dünyasının içinde kaybolmuşsun.
Öyle bir durumdan sonra cızırtılı eski plakları aramaya başlıyorsun işte...
K.
90'ların ikinci yarısından sonra hayatın tümünde bir "sıkışmışlık" başladı bana göre. Herşeyin böyle bir yapayı, sahtesi, eksik malzemelisi, nerden kıprsamda daha çok kazanıp tasarruf etsemi kısacası kötü olanı tüm heryeri kapladı. İyi olan ise pahalı bir konuma ulaştı. Aslında o zamandan önce iyi olan zaten olması gerekendi. Sonra sonra bir yer değiştirme söz konusu oldu ve hızlı tüketim her yere sıçradı. E tabii akabinde de daha kalitesiz olmaya başladı herşey. Bu çabuk ve hızlı tüketim mevzusu somut olan şeylerden soyutlara bile geçti bir süre sonra. O olmadı başka, bunu sevmedim diğeri, yok bu bana göre değil şu olsun... Eee? Tükete tükete nereye kadar götürebilicez ki bu işi? Bir zaman sonra bir bakmışsın kendin o çok geniş görünen ama aslında kısır bir döngüden ibaret olan hızlı tüketim dünyasının içinde kaybolmuşsun.
Öyle bir durumdan sonra cızırtılı eski plakları aramaya başlıyorsun işte...
K.
10 Mayıs 2010 Pazartesi
7 Mayıs 2010 Cuma
Canım
İnsânî ilişkiler özellikle arkadaşlık boyutunda çok önemlidir. Bireylerin birbirlerine hitap ediş tarzları bu ilişkilerin boyutlandırılmasını çok büyük ölçüde etkiler. Yıllardır tanıdığın, kimi zaman kardeşim dediğin erkek yahut hatunlara "canım, tatlım, kanka, kank, kenk, güzelim, hayatım, yavru, bebek, len, lön, löyn, bitanesi "gibi bir yığın tâbir kullanabilirsin. Onlar senin çok yakın arkadaşlarındır hiçbir problem çıkmaz. Fakat bir de normal, sıradan, okul ya da iş arkadaşı olan arkadaşların vardır. Eğer sen o arada bir görüştüğün, okulda ya da iş'te karşılaştığında selam verdiğin insanlarla ayaküstü sohbet ederken "iyiyim canım, tamam canım, peki tatlım, gak guk, kantin kutin" gibi bir yığın "çok yakınlık belirtici" sözler kullanırsan, karşındaki o mal'ın (!) "aa ne ayak ki bu? niye bana bu şekilde yakın davranıyor? acaba bana birşeyler mi hissediyor?" triplerine girmesi yüzde yüzlere varabilecek bir orandadır. Bak, çok yakın arkadaşın olsun canımı ye, istediğin gibi konuş, paşa gönlün nasıl istersen öyle seslen ama her gördüğün sakallı da deden değil ki be güzelim...
Sen iyi niyetli olabilirsin ya da iyi niyetli, küçük şirin yuvasında mutlu mesut yaşayan bir insan profili çizen bir birey olabilirsin ama karşındaki dallama senin bu polyanna triplerini tersinden anlayabilir. Hülasa her insana "canım" diye hitap eden bir insan ya gerçekten gerizekalıdır ve bu hareketlerinin doğuracağı sonuçları anlayamaz ya da herşey göt ayağıdır "ben ben ben"dir bütün hikâye...
K.
Sen iyi niyetli olabilirsin ya da iyi niyetli, küçük şirin yuvasında mutlu mesut yaşayan bir insan profili çizen bir birey olabilirsin ama karşındaki dallama senin bu polyanna triplerini tersinden anlayabilir. Hülasa her insana "canım" diye hitap eden bir insan ya gerçekten gerizekalıdır ve bu hareketlerinin doğuracağı sonuçları anlayamaz ya da herşey göt ayağıdır "ben ben ben"dir bütün hikâye...
K.
5 Mayıs 2010 Çarşamba
Kedi
Garip insanlar var ortalıkta. İnsan kediden korkar mı yahu? Bugün Cihangir taraflarında bir yere gidiyorum -ki cihangir adım başına 3894793 tane kedinin düştüğü bir yer- önümde yürüyen hatun bir anda çığlık atarak sıçardı! Anam dedim noluyoruz? Ayy uyy falan bağırdıktan sonra kediye baka baka yolun karşı tarafına koşar adım kaçtı. Dedim seni daha çok çığlıklar bekliyor yolun devamında, çünkü her yer kedi! İşin ilginci kedi de ondan korkuyor! İki tarafında birbirinden korktuğu garip bir ortamdı.
İnsanın genelde anlamadığı şeylerden ve karanlıktan korktuğunu sanıyordum ben, meğer kediden de korkan varmış. Çok bayılmasam da severim kedileri. Kıl, tüy dökmeseler daha da bi samimi olacağız fekat hoşlanmıyorum o durumlarından pek. Hatta bu aralar kedisinin yavrularını bana kakalamaya çalışan çok arkadaşım var ama ı ıh, olmaz yani o iş. Herşeyi geçtim kediden köpekten korkucağımıza biraz da insan denen canlıdan korksak? Onun kediden birazcıcıcıcıcık daha tehlikeli yanları var.
K.
İnsanın genelde anlamadığı şeylerden ve karanlıktan korktuğunu sanıyordum ben, meğer kediden de korkan varmış. Çok bayılmasam da severim kedileri. Kıl, tüy dökmeseler daha da bi samimi olacağız fekat hoşlanmıyorum o durumlarından pek. Hatta bu aralar kedisinin yavrularını bana kakalamaya çalışan çok arkadaşım var ama ı ıh, olmaz yani o iş. Herşeyi geçtim kediden köpekten korkucağımıza biraz da insan denen canlıdan korksak? Onun kediden birazcıcıcıcıcık daha tehlikeli yanları var.
K.
4 Mayıs 2010 Salı
Dostlar Beni Hatırlasın
Ben giderim adım kalır
Dostlar beni hatırlasın
Düğün olur bayram gelir
Dostlar beni hatırlasın
Can kafeste durmaz uçar
Dünya bir han konan göçer
Ay dolanır yıllar geçer
Dostlar beni hatırlasın
Can bedenden ayrılacak
Tütmez baca yanmaz ocak
Selam olsun kucak kucak
Dostlar beni hatırlasın
Ne gelsemdi ne giderdim
Günden güne arttı derdim
Garip kalır yerim yurdum
Dostlar beni hatırlasın
Açar solar türlü çiçek
Kimler gülmüş kim gülecek
Murat yalan ölüm gerçek
Dostlar beni hatırlasın
Gün ikindi akşam olur
Gör ki başa neler gelir
Veysel gider adı kalır
Dostlar beni hatırlasın
Veysel
Dayatma - Dayanma
Dayatmalardan nefret ediyorum. Bir şey zorla olduğu zaman yapmak istemiyorum, istemiyorum yani. Canım istesin âlâsını yapayım ama istemediği zaman yok, ı ıh. Beni şu iki satırı yazmaya iten de vizeler başka bir şey değil.
K.
K.
3 Mayıs 2010 Pazartesi
Yepisyeni
Yeni kayıt. Buraya birşeyler yazmak istediğinde o butonu tıklıyorsun, sonra bir kutucuk çıkıyor sende oraya ne istersen yazıyorsun. Bu yeni kayıt butonu keşke her yerde olsa. Dokunsak ve o butonu yerleştirdiğin şeyin yenisini -kendi zevkine göre- şekillendirebilsen. Ne diyim bilemedim bi an. Neyse, o yeni kayıt butonundan istiyorum. Bu yani, bu kadar. Nokta.
K.
K.
30 Nisan 2010 Cuma
Vergi Kaçırmak Suçtur!
İnsanın ömrü insanı sorgulamakla geçiyor sanırım. Niye böyle? Nasıl olmuş? Neden öyle demiş? Bana mı dedi? Yok demedi, dedi dedi... Yok hayır demedim hiçbirşey. Üstüne alınırsın bolca şeyi, sanki o direkt sana yapılıyormuşcasına. He bir de yandaş toplarsın, şıracının şahidi starbucks'da kahve içen çakma solcu hesabı. Bir dönem olmuş olabilir ama bu geri kalan zamanlarda da böyle olucak diye bir kaide yok. Aslında olabilirdi de ama şartlar bir çok şeyi zamanla yıpratır. Elinde mevcut olsa da olmasa da, birşeyle ilgilenmek onunla vakit geçiriyormuş gibi yapmak insana haz verir çoğu zaman. Fakat doğanın kanunu bu ya, içindeki çekememezlik, kötülük yüzüne vurmuş bir insan gelir onu "pıt" diye parmağının ucuyla iter. Aaa... Yıkıldı. Tüh!
Tadım kaçtığı zaman doğal olarak tatsız bir hâl almış oluyorum. Bu senin içinde geçerlidir tahminen, bir başkası içinde. Elindekinin değerini biliceksin geyiği hakikaten geyik yalnız. O'na o bilinçle yaklaşmıycaksın, o bilinç zaten hali hazırda olması gereken birşey. Sen onun üzerine bina ediceksin çoğu şeyi. Elindekinin değeri de bıdbııbdııdbbı da bıdı bıdı... Eee? Sonra? Sonrası paranoyaklık. Başka hiçbirşey değil. Mikemmmel olması gerekmiyor herşeyin. Olmasın abi, olmasın yani ne kaybedersin ki? İçinden "abi tamam okuyoruz bu yazıyı ama ne diyor bu yahu?" dediğin kulaklarımda çın çın dönmekte. Ben de bilmiyorum Müfit, yazıyorum işte öyle. Çok sevdiğim, zaman zaman minni mınnı diye mıncıklamak istediğim bir hocam bana "sürekli yaz, yaz ki yazın gelişsin"demişti. Sanırım o yüzden böyle kantin kuntin şeyler üzerine karalıyorum. Aslında karalamıyorum. Tuşluyorum. Tabii, kağıt-kalem olayı eskidendi. Yoksa değil miydi? Yok yok değil, oralara da karalıyorum ama onlar burda ifşa edilecek türden şeyler değil. Kabı da kırmızı değil. Gayet siyah. Tadı kaçtı çünkü o kırmızının. Kırmızı değil de yeşil mi deseydim acaba? Bu kırmızıdan da "acaba ne demek istedi" konulu bir makale yazılır mı? I ıh, yok yazılmaz. Hülasa, ilgilenmiyorum sen de işinle gücünle ilgilen falan insanın kendi kendine yakışanı giymesidir...
K.
Tadım kaçtığı zaman doğal olarak tatsız bir hâl almış oluyorum. Bu senin içinde geçerlidir tahminen, bir başkası içinde. Elindekinin değerini biliceksin geyiği hakikaten geyik yalnız. O'na o bilinçle yaklaşmıycaksın, o bilinç zaten hali hazırda olması gereken birşey. Sen onun üzerine bina ediceksin çoğu şeyi. Elindekinin değeri de bıdbııbdııdbbı da bıdı bıdı... Eee? Sonra? Sonrası paranoyaklık. Başka hiçbirşey değil. Mikemmmel olması gerekmiyor herşeyin. Olmasın abi, olmasın yani ne kaybedersin ki? İçinden "abi tamam okuyoruz bu yazıyı ama ne diyor bu yahu?" dediğin kulaklarımda çın çın dönmekte. Ben de bilmiyorum Müfit, yazıyorum işte öyle. Çok sevdiğim, zaman zaman minni mınnı diye mıncıklamak istediğim bir hocam bana "sürekli yaz, yaz ki yazın gelişsin"demişti. Sanırım o yüzden böyle kantin kuntin şeyler üzerine karalıyorum. Aslında karalamıyorum. Tuşluyorum. Tabii, kağıt-kalem olayı eskidendi. Yoksa değil miydi? Yok yok değil, oralara da karalıyorum ama onlar burda ifşa edilecek türden şeyler değil. Kabı da kırmızı değil. Gayet siyah. Tadı kaçtı çünkü o kırmızının. Kırmızı değil de yeşil mi deseydim acaba? Bu kırmızıdan da "acaba ne demek istedi" konulu bir makale yazılır mı? I ıh, yok yazılmaz. Hülasa, ilgilenmiyorum sen de işinle gücünle ilgilen falan insanın kendi kendine yakışanı giymesidir...
K.
29 Nisan 2010 Perşembe
İlk
İlk olan şeyler herkes için önemli ve heyecan verici bir durum içerir mi acaba? Bende çoğu kez öyle oluyor. Ne zaman herhangi birşeyin ilkini yaşasam ayrı bir heyecan ve amatörlük hissediyorum. Fakat ilginçtir, o amatörlüğün yanında sanki yıllardır o işi yapıyormuş gibi bir de profesyonel bir tribe giriyorum. Halbuki her an tüm olay yerle yeksân olabilir. İşte tam o anda devreye soğukkanlılık denen o garip duygu giriyor. Dışardan pek bir soğukkanlı, suratsız bir adam gibi görünsemde, öyle anlar geliyor ki "abi naaaaaaptın ya" diyebiliyorum kendi kendime. Galiba bu durum muhattap olunan insana göre değişen bir durum. Bir blogda kısa bir cümle okumuştum; "doğal afetler karşısındaki soğukkanlı duruşumu neden karşı cinsle ilk buluşmamda takınamıyorum?" o kadar güzel gelmişti ki bu cümle bana... İçinde bulunduğu durumu "evet işte bu bu bu bu ve bu" diye direkt olarak karşıdaki insanın aklını karıştırmadan, güzel bir örnekle açıklamış. Ben de öyle bir durum çok sık olmaz, doğal afettede heyecanlıyım bazı(!) ilk buluşmalarda da. He eğer oluyorsa o soğukkanlılık gerçekten o işin içinde birşey vardır. İşimle ve karşımda muhattap aldığım insanla alakalıdır soğukkanlı duruş. O değil de konu nerden nereye geldi, he ilkler diyorduk. Evet ilkler önemli hem de çooooook önemli.
27 Nisan Salı günü ilk resmî derlememi İstanbul'da yaptım. Benim için ilkti ve çok önemliydi. :)
K.
27 Nisan Salı günü ilk resmî derlememi İstanbul'da yaptım. Benim için ilkti ve çok önemliydi. :)
K.
26 Nisan 2010 Pazartesi
Alışkanlıklar
İnsan kendi düzenini ne kadar sıklıkta bozabilir? Ya da hiç bozmaya cesaret gösterebilir mi? Çok enteresan, kalıplaşmış şeyleri ellemek, yerlerinden oynatmak ya da onların yerine başka birşeyi getirmek çoğu zaman baya bir zor oluyor. Ne biliyim, bu bir yemek alışkanlığı da olabilir, giyim alışkanlığı da müzik alışkanlığı da. Mesela ben uzun bir zamandır makarna yaparken sadece spagetti yapıyorum. İtalyanım ya bi de o yüzden spagetti diyorum. Yahu bildiğin çubuk makarna işte, kulağa ne kadar yabancı geliyor değil mi? Bak o bile bir kalıba oturmuş ve sen onu çubuk makarna değil de spagetti olarak duymak istiyorsun. Yok arkadaş ne burgu, ne de düdük makarna yapamıyorum. İlla çubuk olacak. Tat aynı tat, malzeme aynı malzeme eee değişen ne? Hiçbişey! Tez zamanda değiştirmem lazım bu çubuk makarna olayını, yoksa bu gittiğim yol yol değil! :)
Alışılmış şeyleri insanın üzerinden atması baya bir zaman alıyor bunun farkına vardım. Fakat şöyle de bir durum oluşuyor o zaman; üzerinden attığın alışkanlığı -bu herneyse, soyut ya da somut- tekrar geri kazanamıyorsun. Yok istesende olmuyor. Peki bunun sebebi ne? Yerine yenisinin gelmesi, bu kadar basit =)
K.
Alışılmış şeyleri insanın üzerinden atması baya bir zaman alıyor bunun farkına vardım. Fakat şöyle de bir durum oluşuyor o zaman; üzerinden attığın alışkanlığı -bu herneyse, soyut ya da somut- tekrar geri kazanamıyorsun. Yok istesende olmuyor. Peki bunun sebebi ne? Yerine yenisinin gelmesi, bu kadar basit =)
K.
23 Nisan 2010 Cuma
İstiklâl Hatırası
İstiklâl caddesi çok garip bir yer, bugün tüm gün orda dolandım ve fotoğraf çektim. Özellikle sokak müzisyenlerini. Bir köşede klarnet çalan bir roman vardı ve makineyi ne zaman ona çevirsem kaçtı kadraja girmekten. Neden çekindi anlamadım. Biraz ileride laz uşakları vardı, tulum çalıp horon teptiler :) Ülkenin her yerinde olan hazır lazlar var ya, onlar bir anda belirip anında horon tepmeye başladılar. Çok ilginç, adamlar tulum ya da kemençe sesini duydukları anda yerlerinde duramıyorlar. Nasıl bir içgüdüye sahipler anlaması çok güç. Galatasaraya doğru yaklaştığım zaman keman, kajon ve gitar'dan oluşan bir trio vardı. Enteresan bir müzik yaptılar. Onlara çalarken eşlik eden dansçılar vardı bir de. Müzisyenler çaldıkça doğaçlama yapan modern dansçılar. Halkın tepkisi çok enteresandı. Dalga geçenler, ilgiyle izleyenler ve onları taklit etmeye çalışanlar. Çok ilginç kareler çıktı ortaya. He bir de bu çalan grupların kendi kaydettikleri amatör albümler vardı. Sanırım 10 TL'ye sattılar onları. Lazlar dahil izlediğim her gurubun vardı böyle bir durumu. He alan çıktı mı? Bir elin beş parmağını geçmez tabii ki :) Horonu teptik, stresi attık e güzel hadi pamuk eller falan? Yok, herkes arazi... Daha da ilerlediğimde akbank sanat'ın binasının tam karşısında bağlama çalan bir abi vardı. Yaklaştım bir kaç fotoğraf aldım, sordum sonra bir problem olur mu abi gibisinden? "Yok kardeş ne problem olucak, sende işini yapıyorsun sıkıntı çekme dedi" adamın o naif tavrına hayran kaldım. Sonra tam çalarken bir özel güvenlik görevlisi gelip adamcağıza bağırmaya başladı; kapat şu kabini (!) -amplifikatörden bahsediyor insancık- dün gece de uyardım seni, alıcam o sazı kırıcam bir gün o olucak. Dedim Kerim sakin ol, karışma sen. Gittikten sonra sordum abi nedir? Anlatmaya başladı adamcağız, tamamen kıllığına ve gıcıklığına yapıyormuş sevgili özel güvenlik. Sanane arkadaşım, sanane yani bırak çalsın adam neyi kurcalıyorsun ki, nedir derdin? Uzun uzun sohbet ettik Diyarbakırlı Ender abiyle. Ne hayatlar var dedim kendi kendime, biz nelerle uğraşıyoruz insanlar nelerle cebelleşiyor. Kıymet bilmek önemli birşey sanırım... Velhasıl Beyoğlu'nda fotoğraf çekmek çok güzel bir durum. Tamam biliyorum daha önce binlerce kez fotoğraflandı ama her dakika değişik onlarca şey olunca malzeme asla bitmez orda...
K.
Anlam
İnsanoğlunun hayatının her anında karşılaştığı ve zihninde bir takım kodlar aracılığı ile kalıp haline sokma çabası içerisinde olduğu çeşitli durumlar oluşabilmektedir. Farklı zamanlarda oluşan bir takım etkenler, söylemler, olgular veya nesneleri tanımlamak için beynin bir araç olarak kullandığı kavrama anlamlandırma ya da daha yalın bir haliyle anlam diyoruz. Sürekli bir sorgulama hali içerisinde bulunan beyin, anlam aracılığı ile belirli bir tanım içerisine soktuğu kalıpları sınıflandırarak, süregelen farklı durumlarda mukayese yapma yetisini kazanır. Yapılan karşılaştırmalar doğrultusunda alınan kararlar ve yapılan yorumlar daha etraflıca ve içerik bakımından zengin bir hale bürünmüş olur.
Bireyin anlam doğrultusunda bir çözüme ulaştırdığı kavramlardan ziyade bir de anlam veremediği veya çeşitli şekillerde zorlandığı durumlar vardır. İşte tam da bu noktada inanç sistemleri devreye girer ve insan anlayamadığı ve kafasında bir şekle oturtamadığı şeylerden korkmaya başlar. Bu korku tanrı korkusu ile bütünleşir ve o doğrultuda dinlerin yerine getirilmesini istediği şartlara kimileri kısmen kimileri de külliyen uymaya başlar. Anlamlandırılan ve anlamlandırılamayan olgular aslında her toplumda başlı başına değişim gösteren durumlardır. Bunu dinamik bir yapı olarak da görebiliriz. Zaman ve mekân kavramı burada başlı başına temel bir etken oluşturabilir. Mensup olunan kültür insanın bakış açısında doğrudan bir etki yaratmakla beraber anlam olgusunu da direkt olarak merkezinden şekillendirmesinde etkili olur. Birey yaşadığı coğrafyaya, topluma, zamana, ait olduğu alt veya üst guruba ve yetiştiriliş tarzına göre hayatı boyunca farklı bakış açıları ile bezenmiş bir duruşa sahip olur. Anlam da bu bütünler doğrultusunda, onları baz alarak devreye girip işlevini gösterir. Yani bir bakıma bu unsurlar yol gösterici ana arterler olarak da işaret edilebilir.
Kültürle doğrudan bir ilişki içerisinde olan anlam, müzikte de farklı biçimlerde karşımıza çıkmaktadır. İnsan tarafından üretilen ve belirli gelenekler doğrultusunda şekle sokulan müziğin soyut bir malzemesi vardır. Bu soyut malzeme, işlenip ortaya bir ürün olarak konulduktan sonra birey tarafından eğer anlamlandırılabiliniyorsa dinlenip tüketilmektedir. Eğer anlamaya çalışıp çözümleyemiyor ise birey için pek bir şey ifade ettiği söylenemez. Farklı kültürler içerisinde yapılan müzikleri de bu konuya örnek olarak verebiliriz. Örneğin Anadolu’da yaşayan mevcut bir dini gurubun yaptığı müziği Ortadoğu’da bulunan bir millete mensup olan insan anlamakta zorluk çeker. Kültürün içine nüfuz etmediğinden dolayı çözümleyip bir tanım yüklemek, o insan için anlama açısından oldukça zor bir durum teşkil eder.
Aslına bakıldığına bir anlamlar bütünü olan müzik, her toplumda ayrı davranış kalıplarına göre şekillenir. Bu yönde şekillenen müziğe hakim olmak ise ancak belirli bir bilinç ve tecrübe birikimi doğrultusunda mümkün olabilir. Ele alınan toplumun günlük hayatı, eğitimi, dili, içinde barındırdığı çeşitli dinleri, bu dinler doğrultusunda oluşan ritüelleri, ekonomisi, siyaseti ve sosyal hayatı gibi o milleti oluşturan temel kavramları bilmeliyiz ki bu doğrultuda oluşan kültürel hayatı ve dolayısıyla da müziği anlamlandırabilelim.
Genel olarak bakıldığı zaman insanın neredeyse tüm hayatını bir bakıma çevrelemiş olan anlam, bireyin karşılaştığı durumlar ışığında biz çözüm üretme açısından kilit noktada bulunan önemli bir etkendir. İnsanlığın varoluşundan bu yana kendi kendine sorguladığı ve “neden” sorusuna cevap aradığı yüzyıllar boyunca anlam kavramı soruların yanıtlanmasında yol gösterici ana bir arter olmaya devam etmektedir.
K.
Bireyin anlam doğrultusunda bir çözüme ulaştırdığı kavramlardan ziyade bir de anlam veremediği veya çeşitli şekillerde zorlandığı durumlar vardır. İşte tam da bu noktada inanç sistemleri devreye girer ve insan anlayamadığı ve kafasında bir şekle oturtamadığı şeylerden korkmaya başlar. Bu korku tanrı korkusu ile bütünleşir ve o doğrultuda dinlerin yerine getirilmesini istediği şartlara kimileri kısmen kimileri de külliyen uymaya başlar. Anlamlandırılan ve anlamlandırılamayan olgular aslında her toplumda başlı başına değişim gösteren durumlardır. Bunu dinamik bir yapı olarak da görebiliriz. Zaman ve mekân kavramı burada başlı başına temel bir etken oluşturabilir. Mensup olunan kültür insanın bakış açısında doğrudan bir etki yaratmakla beraber anlam olgusunu da direkt olarak merkezinden şekillendirmesinde etkili olur. Birey yaşadığı coğrafyaya, topluma, zamana, ait olduğu alt veya üst guruba ve yetiştiriliş tarzına göre hayatı boyunca farklı bakış açıları ile bezenmiş bir duruşa sahip olur. Anlam da bu bütünler doğrultusunda, onları baz alarak devreye girip işlevini gösterir. Yani bir bakıma bu unsurlar yol gösterici ana arterler olarak da işaret edilebilir.
Kültürle doğrudan bir ilişki içerisinde olan anlam, müzikte de farklı biçimlerde karşımıza çıkmaktadır. İnsan tarafından üretilen ve belirli gelenekler doğrultusunda şekle sokulan müziğin soyut bir malzemesi vardır. Bu soyut malzeme, işlenip ortaya bir ürün olarak konulduktan sonra birey tarafından eğer anlamlandırılabiliniyorsa dinlenip tüketilmektedir. Eğer anlamaya çalışıp çözümleyemiyor ise birey için pek bir şey ifade ettiği söylenemez. Farklı kültürler içerisinde yapılan müzikleri de bu konuya örnek olarak verebiliriz. Örneğin Anadolu’da yaşayan mevcut bir dini gurubun yaptığı müziği Ortadoğu’da bulunan bir millete mensup olan insan anlamakta zorluk çeker. Kültürün içine nüfuz etmediğinden dolayı çözümleyip bir tanım yüklemek, o insan için anlama açısından oldukça zor bir durum teşkil eder.
Aslına bakıldığına bir anlamlar bütünü olan müzik, her toplumda ayrı davranış kalıplarına göre şekillenir. Bu yönde şekillenen müziğe hakim olmak ise ancak belirli bir bilinç ve tecrübe birikimi doğrultusunda mümkün olabilir. Ele alınan toplumun günlük hayatı, eğitimi, dili, içinde barındırdığı çeşitli dinleri, bu dinler doğrultusunda oluşan ritüelleri, ekonomisi, siyaseti ve sosyal hayatı gibi o milleti oluşturan temel kavramları bilmeliyiz ki bu doğrultuda oluşan kültürel hayatı ve dolayısıyla da müziği anlamlandırabilelim.
Genel olarak bakıldığı zaman insanın neredeyse tüm hayatını bir bakıma çevrelemiş olan anlam, bireyin karşılaştığı durumlar ışığında biz çözüm üretme açısından kilit noktada bulunan önemli bir etkendir. İnsanlığın varoluşundan bu yana kendi kendine sorguladığı ve “neden” sorusuna cevap aradığı yüzyıllar boyunca anlam kavramı soruların yanıtlanmasında yol gösterici ana bir arter olmaya devam etmektedir.
K.
Deneme gibi. 3-5 kalkıyor!
Mesafe ne garip birşey değil mi? Bir anda paaaat diye çıkabiliyor insanın karşısına. Tabii bu mevcut olan mesafenin çeşidine göre de değişen bir durum. Bir mesafe vardır yollar, hem de kapanamacayak kadar uzuuuun yollardır, bir de diğer bir mesafe vardır; dibindesindir ama sadece "dibinde olma" görüntüsü çizersin. İnsanoğlu bazen karşılaştığı insanlara ısınamıyor ve o ısınamadığı insanlardan öyle bir hareket görüyor ki mümkünse ikinci bir emre kadar karşıma çıkma damgası yapıştırıyor. Ama çok enteresan, aslında o hareketler sadece sana değil herkese yapılmış şeyler. Fekat insanoğlu garip bir varlık, olsun abi saftır, salaktır ben o'nu öyle kabul ettim sen de et tribine giriyor. Yok hayır, ben onu öyle kabul etmiyorum. Öyle kabul etmediğim içinde bu şekilde davranıyorum, mümkünse sen de öyle kabul etme ve accccıcık aç gözünü ve sağına soluna bak. He peki benim gözüm çok mu açık? sanmam, aksine bir durumda kanımca. Ama açıkmış gibi olduğu için "ulan ne soğuk nevale yahu, hiç zıttım almıyor şu adamı" geyikleri kulağımı çınlatmıyor değil. Almasın çok güzel, harkülade hatta. Çünkü frekans aynı değil, parazit çok fazla var cızırdıyor muhabbet. Yep?
Bu bahsettiğim - bu arada, her yazdığım şeyde vurguladığım gibi kendi estetik algım çerçevesinde olan şeyler bunlar- genel insani ilişkiler üzerinden olandı. Bir de birebir olanlar var, bir zamanlar olanlar. Yahu şu yaşıma geldim o durumu hâlâ daha anlayamadım arkadaş. Can ciğer kuzu sarmasısın, yediğin içtiğin yok al ben yemiyim sana yediriyim durumundasın, pamuklara sarıyosun falan keza o da sana aynı şekilde ama sonra PAT tepetaklaksın! Hadi o'nu anlarım bişeyler yolunda gitmemiştir, rayından çıkmıştır, sen üstüne daha da rayından çıkartmışsındır gidişatı ama benim algılamaya çalıştığım o değil zaten. Gelinen durum! İçerik hiç önemli değil, konuş konuşma salla sallama, istersen görmemezlikten gel. Orayı geç, onu biliyoruz zaten. Ağzının içine düştüğün biriyle "peki, teşekkürler, selam, görüşürüz" bu yani bütün hikaye bu. O nasıl oluyor? Bünye nasıl bir anda hopppaaa deyiverip ters rotaya döndürüyor olayı? İnsan nasıl bir mekanizmaya sahip ki, beyin bi anda bütün algıyı, hikayeyi siliverip böyle bir tepki verebiliyor? yoksa veriyormuş gibi yapıp sadece seni beni mi kandırıyor? nedir yani? Şu muhabbet sadece insanın kişisel olayları ile, kendi iç dünyası ile alakalı durumlarda su yüzüne çıkıyor. E yaptın en yakınındakine, sana ters olan birşeyi gördüğün zamanda yapsana etrafında olan tiplere, neden onlara karşı olmuyor? O durumda niye içindeki dürtüler dışarı fışkırmıyor, o kadar laf dönmüş arkandan yığınla kazık yemişsin zamanında? Nasıl olucak?
Son 3-5 cümledir soru işareti sayısında bir patlama olduğuna göre bu işlerin içinde yolunda gitmeyen çok fazla şey var...
He bir de gerçek olan acıdır, gerçek olan daima batar...
K.
Bu bahsettiğim - bu arada, her yazdığım şeyde vurguladığım gibi kendi estetik algım çerçevesinde olan şeyler bunlar- genel insani ilişkiler üzerinden olandı. Bir de birebir olanlar var, bir zamanlar olanlar. Yahu şu yaşıma geldim o durumu hâlâ daha anlayamadım arkadaş. Can ciğer kuzu sarmasısın, yediğin içtiğin yok al ben yemiyim sana yediriyim durumundasın, pamuklara sarıyosun falan keza o da sana aynı şekilde ama sonra PAT tepetaklaksın! Hadi o'nu anlarım bişeyler yolunda gitmemiştir, rayından çıkmıştır, sen üstüne daha da rayından çıkartmışsındır gidişatı ama benim algılamaya çalıştığım o değil zaten. Gelinen durum! İçerik hiç önemli değil, konuş konuşma salla sallama, istersen görmemezlikten gel. Orayı geç, onu biliyoruz zaten. Ağzının içine düştüğün biriyle "peki, teşekkürler, selam, görüşürüz" bu yani bütün hikaye bu. O nasıl oluyor? Bünye nasıl bir anda hopppaaa deyiverip ters rotaya döndürüyor olayı? İnsan nasıl bir mekanizmaya sahip ki, beyin bi anda bütün algıyı, hikayeyi siliverip böyle bir tepki verebiliyor? yoksa veriyormuş gibi yapıp sadece seni beni mi kandırıyor? nedir yani? Şu muhabbet sadece insanın kişisel olayları ile, kendi iç dünyası ile alakalı durumlarda su yüzüne çıkıyor. E yaptın en yakınındakine, sana ters olan birşeyi gördüğün zamanda yapsana etrafında olan tiplere, neden onlara karşı olmuyor? O durumda niye içindeki dürtüler dışarı fışkırmıyor, o kadar laf dönmüş arkandan yığınla kazık yemişsin zamanında? Nasıl olucak?
Son 3-5 cümledir soru işareti sayısında bir patlama olduğuna göre bu işlerin içinde yolunda gitmeyen çok fazla şey var...
He bir de gerçek olan acıdır, gerçek olan daima batar...
K.
denemek
Teknoloji artık hayatın içinde değil de, böyle daha diplerinde garip bir yerlerde. İnsan istediği herşeyi mi bulur yahu? İki dakikanı almıyor birşeyleri bulup indirmek. Bu iyi midir yoksa kötü müdür çıkamadım açıkçası içinden. Müzik, film, kitap falan bunlar zaten olağan şeyler artık internet ortamında. Normal formatlarından çıkıp internete göre uyarlanmaktalar garibanlar. Ama sorarsan hiç e-kitap indirdin mi? Tabii ki asla... Nolursa olsun yeri değişmeyecek olanlar vardır ya, o da onlardan işte. Bu sırf benim için geçerli olan birşey değil, bir çok insan hatta çok çok insan aynı şeyi düşünüyor. Şekliyle, hacmiyle, kokusuyla, dokusuyla bütünleşmiş olan şeyler vardır ya, kitap da onlardan işte.
Bugün Erhan'ın kazasını protesto etmek ve onu anmak için Kuşadası'nda bir toplanmaca düzenlendi. Çevre illerden bir sürü motorcu abi-abla toplaşıp Kuşadasına gitti, bildiri okundu, tur atıldı, kaynaşıldı, anılar anlatıldı ve kabir ziyaret edildi. Ben de ordaydım, aslında değildim ama ordaydım ya da internet benim orda olmamı sağladı! Kuşadası - İstanbul, takribi 950km civarı, fakat bir anda ben orda oldum, o burda oldu. Gidemedim diye içimin içimi yediği o kabri bu 15" ekranın içinde gördüm ve tabiri caizse bom bok oldum. Bu internetin bana bir iyiliği miydi yoksa kötülüğü müydü? Doğrusu içinden çıkamadım...
Kaybediyosun ya, işte o zaman öyle bir anlıyosun ki değerini! Bu hayatın her alanı için geçerli iş, sevgili, eş, dost, çok minik olan ama aslında büyük anlamlar yüklediğin herhangi bir eşya ve daha onlarca şey. Maddi - manevi bir sürü olgu sayılabilir bu örneklerin içinde. Özlersin zaman zaman, beraber vakit geçirdiğin anları hatırlarsın. O anlardan geri kalan minik hatıralara, fotoğraflara bakarsın. Aslında hepsinin kendine özgü anlamları vardır ama sen yine de onlara bir sürü şey yüklersin. Karşılaşılan duruma göre değişen şeyler bunlar, sana birşeyler anlatmasını istersin, canlansa konuşsa ya dersin bazen... İki küçük kırmızı küpeli bir fotoğraf görürsün, evet dersin, bin tane şey kurarsın onun üzerinden ya da beraber yaptığın bir kayıdı dinlersin sonunda dönen geyiklere gülersin, play station oynarken gol yediğinde "kol bozuk abicim" diye başlayan bahaneleri hatırlar gülersin, zaman zaman ağlar hüzünlenirsin ve buna benzer onlarca şey...
Bir zamanlar çok yakınım olan biri bana "zamanla unutucaksın Kerim, zaman herşeyin ilacı, bunun başka çaresi yok" gibilerinden birşeyler mırıldanmıştı, yok hayır zamanla unutulmuyor o, biçtiğin değere, onu koyduğun yere göre değişiyor. Bu adam da zamanla unutulacaklardan değil, 15 gün geçti üzerinden her gün farklı farklı şekillerde karşıma çıkıyor bu olay. Bir şekilde aklın bir köşesinden giriveriyor içeriye, unutmuyorsun işte o kadar kolay olmuyor. O değil de sanırım internet iyi birşey, en azından rahat olduğunu, mışıl mışıl uyuduğunu, huzurlu ve iyi olduğunu gözümle görebiliyorum...
K.
Bugün Erhan'ın kazasını protesto etmek ve onu anmak için Kuşadası'nda bir toplanmaca düzenlendi. Çevre illerden bir sürü motorcu abi-abla toplaşıp Kuşadasına gitti, bildiri okundu, tur atıldı, kaynaşıldı, anılar anlatıldı ve kabir ziyaret edildi. Ben de ordaydım, aslında değildim ama ordaydım ya da internet benim orda olmamı sağladı! Kuşadası - İstanbul, takribi 950km civarı, fakat bir anda ben orda oldum, o burda oldu. Gidemedim diye içimin içimi yediği o kabri bu 15" ekranın içinde gördüm ve tabiri caizse bom bok oldum. Bu internetin bana bir iyiliği miydi yoksa kötülüğü müydü? Doğrusu içinden çıkamadım...
Kaybediyosun ya, işte o zaman öyle bir anlıyosun ki değerini! Bu hayatın her alanı için geçerli iş, sevgili, eş, dost, çok minik olan ama aslında büyük anlamlar yüklediğin herhangi bir eşya ve daha onlarca şey. Maddi - manevi bir sürü olgu sayılabilir bu örneklerin içinde. Özlersin zaman zaman, beraber vakit geçirdiğin anları hatırlarsın. O anlardan geri kalan minik hatıralara, fotoğraflara bakarsın. Aslında hepsinin kendine özgü anlamları vardır ama sen yine de onlara bir sürü şey yüklersin. Karşılaşılan duruma göre değişen şeyler bunlar, sana birşeyler anlatmasını istersin, canlansa konuşsa ya dersin bazen... İki küçük kırmızı küpeli bir fotoğraf görürsün, evet dersin, bin tane şey kurarsın onun üzerinden ya da beraber yaptığın bir kayıdı dinlersin sonunda dönen geyiklere gülersin, play station oynarken gol yediğinde "kol bozuk abicim" diye başlayan bahaneleri hatırlar gülersin, zaman zaman ağlar hüzünlenirsin ve buna benzer onlarca şey...
Bir zamanlar çok yakınım olan biri bana "zamanla unutucaksın Kerim, zaman herşeyin ilacı, bunun başka çaresi yok" gibilerinden birşeyler mırıldanmıştı, yok hayır zamanla unutulmuyor o, biçtiğin değere, onu koyduğun yere göre değişiyor. Bu adam da zamanla unutulacaklardan değil, 15 gün geçti üzerinden her gün farklı farklı şekillerde karşıma çıkıyor bu olay. Bir şekilde aklın bir köşesinden giriveriyor içeriye, unutmuyorsun işte o kadar kolay olmuyor. O değil de sanırım internet iyi birşey, en azından rahat olduğunu, mışıl mışıl uyuduğunu, huzurlu ve iyi olduğunu gözümle görebiliyorum...
K.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)