28 Ekim 2010 Perşembe

Hayat

Son dakika gelen telefonlar ya çok iyidir, ya da alabildiğine yan geldiğinin habercisidir. Bana çok iyilerinden bir tane denk geldi dün. Çok sevdiğim, cicili bicili, pambık şeker kıvamında bir arkadaşım tam okuldan dönüp eve girdiğim sırada aradı ve "Herbie Hancock konserine davetiyem var, ben gidemiycem gider misin?" dedi. Yaklaşık 1 ay önce konserin ilanını görüp bilet fiyatlarına baktığımda, günümüz Türk Lirası kuruyla 1 kilo domates almak kadar zor bir mebla bana ordan el sallıyordu. Yok dedim, olmaz bu iş yaş arkadaş. O yüzden hiç önemsemeyip unutmuştum konserin o gece olduğunu. Nasıl olur, gitsem mi, gitmesem mi, napsam, ne etsem derken tamam dedim gidiyorum. Hemen ara kuzenimi o zaman dedi ve bir numara verdi. İyi insanların aynı oranda tatlı ve iyi kuzenleri oluyormuş bunu o gece farkettim. Çok şeker bir araba dolusu arkadaş grubu insanla geldik Haliç Kongre Merkez'ine...

Daha önce duymuştum oranın adını, kantin kuntin bir yer bekliyordum ammavelâkin 74 kat ince hamurla yapılmış Antep baklavası kıvamında alabildiğine güzel ve son derece başarılı bir akustiği olan bir salon karşıladı beni!.. Ön tarafa çok yakın bir yerde yerimizi aldık ve konser başladı.

Müzikten anlayan bir insan grubuyla konser seyretmenin tadı başka oluyor. Yanındaki insan sahnede olup bitenlerden biraz da olsa anlayabiliyorsa oh ne âlâ memleket. Davulcunun nasıl çaldığını, vokalistin ses rengini, gitaristin sololarda çaktırmadan tökezlemesini senin gibi yanındaki de farkedebiliyorsa konserin zevki daha da katlanıyor.

Gelelim Herbie Hancock amcaya... Konseri ilk işittiğimde havalarda uçuşan 11'li, 13'lü akorları, hayvani senkopları, komplike melodi yürüyüşlerini, "ohaaaaaa naptı orda o yahu"ların bolca işitileceği bir gece olucağını tahmin ediyordum. Fakat ömr-ü hayatımda ilk kez bu kadar hayal kırıklığına uğradım. Hancock, yaşının ve geçmişte yaptığı jazz yığınının verdiği ermişlikle son albümü "İmagine Project"in tanıtım turnesindeymiş. Eski albümlerinden bir kaç parça ile giriş yapsada akabinde son albümün parçalarını çalmaya başladılar. Son albümün genel başlığıda Dünya Müzikleriymiş. Brezilya, Londra, Dublin, Paris, Tokyo ve Güney Afrika gibi kentlerde yapılan çeşitli yerel müziklerin jazz'la harmanlandığı bir albüm yapmışlar. Peki kötü müydü? Hayır kesinlikle, sadece beklentilerim biraz daha farklıydı. O yüzden biraz şaşkınlık vardı üzerimde. Fakat sonuçta Herbie Hancock'u canlı izlemenin verdiği hazzın tüm olumsuz ayrıntıların da üstünü örttüğünü belirtmem gerek. Piyano, elektro gitar, davul, bas gitar, ikinci klavye ve ara ara sahneye gelen bir bayan vokalden oluşan grubun genel enerjisi düşüktü. İlk başlarda konseptin vermiş olduğu bir sakinlik sandım ama sonradan da baktım ki, ı ıh yok. Adamlar gayet yalpalayarak çaldılar tüm gece. Hancock ve bas gitarist dışındakilerden bahsediyorum bu arada. O ikisi gayet groove ve yerinde bir performans gerçekleştirdiler. Yaklaşık 2 saat sürdü konser ve hiç ara verilmedi. Yaşına rağmen enerjisi ve esprileri oldukça yüksekti Hancock Amcanın. Konserin bir kısmında sadece tek piyano sahnede kaldı ve yaklaşık 15-20 dakika kadar bir emprovize yaptı. Bu esnada yan tarafımda oturan iri yapılı aile babası kafasını geri yasladı ve homurtular eşliğinde şekerleme kombinasyonuna girdi. Taa ki karısı Hulkiii Hulkiiiiiii! Diyerek kısık bir ses dürtükleyene kadar. Haftaiçi olmasına ve gündüz ki iş yorgunluğuna verdim amcanın o kısa göz dinlendirmesini. Yani, umarım öyledir. 2. saatin ilk çeyreğine doğru son parçalarını çaldılar ve alkışlar eşliğinde bis yaparak sahneyi terk eylediler zenci abilerimiz. Her ne kadar farklı beklentiler içinde gitsem ve salonun büyük bir kısmı boş olsa bile lise yıllarından beri adını zikrettiğim bir jazz piyanistini canlı izlemek harkulâde bir zevkti...

Diğer bir musıkişinas ise ülkemizin güzîde jazz vokalistlerinden Jehan Barbur. Son 1-1,5 aydır facebook ve diğer sosyal ağlarda dönüyordu yeni albümünün yakın zamanda çıkıcağı muhabbeti. Nitekim çıkmış da. "Hayat" ismi. Yanılmıyorsam 2 gün olmuş albüm raflara düşeli. Bugün gözüme ilişti ve hemen alıp kasaya doğru koştum. Eve geldiğimde cd'yi taktım ve daha ilk parçadan belliydi geri kalanların incecikten bir nefes güzelliğinde olduğu...

1. parçadan başlayıp son parçaya kadar hiç ellemeden dinlediğim nâdir albümler vardır. Bu da onların yanında yerini almış oldu. Gerçekten hiç dokunmadım o sonuna kadar döndü. Hatta akabinde yıkadığım bulaşıklarla bile dinledim. O derece yani düşün. Bana göre ilk albümün tutması ve iyi bir geri dönüşünün olması pek birşey ifade etmez. Eğer ikinci albüm, ilk albümden en az 1 yıl sonra çıktıysa ve cd'yi koyduğunda daha ilk parçayı duyduğunda müziğin geldiği yöne doğru bakıyorsan; o albüm güzel ve gerçek bir albümdür, sonrasında da gerisinin gelmesi gerekmektedir. Velhâsıl eğer yolunuz herhangi bir müzik tükkanına düşerse mutlaka alın demiyorum, yolunuzu bilerek o tükkana düşürün ve alın. Dinleyin, dinletin, dinlettirin.

Arkadaşım Jehan Barbur senin bir tanıdığın mı? komisyon falan mı alıyorsun albüm başına, nedir senin olayın? diye sorucakmışsın gibi bis his var içimde. Yok yok, gerçekten tatlı niyetine bir çalışma olmuş. Bu kadar beğenmesem ballandırmam di mi? di...


K.

22 Ekim 2010 Cuma

Demir

Tat almamak nasıl birşey biliyorsundur. Dönem dönem oluşan bir durum bu, fakat geldi mi de kolay kolay gitmeyi bilmez. Yaşanılan durumlarla mı alakalı yoksa hani derler ya; "yaş ilerliyor mîrim" gibilerinden bir şekillenme mi bunun içinden çıkmakta zorlanmaktayım. Sanki böyle neyi tutsan elinde kalıyor, çoğu şey sallantı içinde ve uğraştığın birçok şey anlamsız geliyor. Pesimist bir bakış açısı değil bu hakikaten. Kiminle oturup karşılıklı dertleşsen, birşeyler konuşmaya çalışsan, iki muhabbet çevirsen ortaya ortak dert olarak aynı durum çıkıyor. "Sıkılıyorum be müdür!"...

İnsan severek yaptığı şeylerden zevk alır derler. Sanırım bunun bir geri dönüşümü olmadığı zaman bir cacık almıyorsun o işten. Çünkü çok fazla "severek yapıyorum" diyen insanlar dolanmaya başladı etrafta. Personel fazlası gibi bakabiliriz buna. Zaten ilginçtir ki adam bolluğundan bu tür yönetici kuvvetleri ellerinde bulunduran insanlarda saçmalamaya başladı. Bol dediğimiz kesim üzerinde genel bir bakış atıyorlar, içlerinden bir kısmını seçmeye çalışıyorlar ama dedik ya "personel fazla" diye; işte o yüzden sağlı sollu gelen "ben ben ben ben ben" çığlıkları hafif tansiyon düşüklüğü ve başdönmesi yapabiliyor. EGO'nun (erken gelen oturur) saçları beyazlattığı söylenir, kısacası güzel ve iyi birşey değildir. İşte bu tür rol-modeller olduğu sürece sen o "severek yaptığın iş" dediğin şeyden hafiiiif hafif suratını ekşitmeye başlıyorsun; bu durumda seni yeni yeni arayışlara itiyor.

Yeni arayışlar? Nasıl yenilikler ki bunlar? Yeni ve keşfedilmemiş ne olabilir? Yani daha doğrusu buna keşfedilmemiş demeyelim de; farklı uğraşlar diyelim. Nasıl bir farklı uğraş oluşturabilirsin kendine? Neye el atabilirsin? Yoksa mevcutla mı idare etmek zorundasın? Bak işte, sorular bikbikbikbikbik diye doğuruyor kendini... Fazla soru sormak benim açımdan sıkıntı veren birşey. Gördüğün ve biriktirdiğin ile zaten mevzubahis şeyin ilk beş cümlesini duyduğunda onu belirli bir kalıba sokmuş oluyorsun. E sonrasında gelen sorular ve özellikle "anlamsız sorular", "soru sormak için" sorulan sorular "benim ne işim var burda?" dedirtebiliyor insanoğluna...

Tat almamak dedik ama bir yandan da idâme ettirmek için tat almak zorundasın sanırım. Zorlama bile olsa bir şekilde ucundan tutup itmek zorundasın ki o ittiğinin yerine yenisi geldiğinde "daha kuvvetli nasıl itebilirim?" diye düşünmeye vaktin kalsın. Burda kafanın üzerinde parlayan bolancukta oluşan "peki sen bunları yapıyor musun da vıdıvıdı öksürüyorsun burda?" sorusunda verilebilicek en güzel cevap küçükken yediğimiz ıspanakların hiçbir işe yaramadığı ve içindeki demirin bildiğimiz demir ile farklı olduğudur.

O değil de; 1 kilo demir mi ağırdır? yoksa 2 kilo pamuklu iç don mu?


K.

12 Ekim 2010 Salı

Zaman

1 yıl ne kadar çabuk geçmiş? Hayatın hızlı akşından dolay mıdır nedir, bazen akılda tutulması gerekilen önemli tarihler uçup gidiveriyor. Fakat bu durum işgüzarlıktan veya önemsememekten falan oluşan bir durum değil. Takdir edersin ki akılda onca şey, birbirini kovalayan tilkiler, yapılması gerekilenler, yapılanlar, gelenler, gidenler ve daha bir sürü durum... Eğer önemliyse zaten yılın tek bir günü değil, belirli zamanlarda o aklının bir köşesine kazınmış olan insanın muhabbetini mutlaka yapıyorsun. İstemesende yapıyorsun; çünkü o sana belirli bir yön vermiş ve kafanda oluşan soruların hem de kimsenin kolay kolay cevaplayamayacağı türden soruların üzerine bir ışık yakıp aydınlatmışsa, sen istesende istemesen de onu anmış oluyorsun.

Sabah 11 civarında bir mesaj sesiyle uyandım. "Bugün ders yok, Halit Hocanın anma törenine gidiyoruz!". O gün bugün müydü? O gün unutulmuş muydu? Ya da başka bir açıdan o "anma" gününü tek güne mi sığdırmak gerekiyordu?..

Madden olmasa bile manevi olarak bugün onu bir şekilde andık. Yakın bir arkadaşımla Fındıklı kampüsünde boğazın kıyısında kahve yudumlarken; onu, düşüncelerini, sinemasını, duruşunu, en yakınından en uzağına kadar olan herkese aşılamaya çalıştığı huzuru, zamana yaydığımızda az olsa bile bizim için büyük şans olan muhabbetine nâil olmamızı ve en önemlisi "insan"lığını konuştuk...

Evet, 1 yıl çabuk geçmiş...

“Sinema sanatçısı, içinde yaşadığı toplumun sanat gelenekleri, kültür seviyesi, ekonomik imkanları ve şartları ile sınırlıdır. Bu açılardan bakılmadıkça, bir ülkenin sinemasının tam bir tanımlaması yapılmayacağı gibi, sinema eserleri için doğru değer yargılarına varılamaz."

Halit Refiğ

10 Ekim 2010 Pazar

Ar yu Edi Mörfi?

Mörfi (rakamla; murphy) kanunları denen geyik bazen denk geliyor gibi günlük hayatta. Çikolata sürdüğüm ekmek dilimi elimden yere doğru kaydığında torpilli olan tarafın üstüne düştü. Fakat sorun şu ki; ben dilimin iki yanına da sürmüştüm çikolatayı. Neden? Çünkü evdeyim ve gayet torpilli bir çikolatalı ekmek hazırladım kendime. Sonuç olarak Mörfi (yazıyla; murphy) kanunu manunu hikâye arkadaş. Düşürmeseydin ekmeğini yere, neymiş kanunmuş. Oldu canım; fizik ulen o. Ağır taraf ters geldi işte, gerçi benim ekmeğin iki tarafı da ağırdı. O zaman fizik değil de kimya olabilir. Hmm...

Hadi kanun manun giriş yaptık şu "sikrıt" (mors alfabesi ile; secret) denen polyanna ürününe de dokunalım. Polyanna diyorum çünkü hakikaten ağır uydurma arkadaş. Yani 6 yaşında çocuğa "bak yeğen böyle böyle bişey var sen ne diyosun bu konuda?" desen; "hacı bi bırak ya, senin gayrisâfi millî hasıladan haberin var mı?" der. Hani ben bunu "inanmıyorum, iki dakka adam olun, bak ne kadar aykırıyım bikbikbikbik" triplerinde falan söylemiyorum, çünkü alabildiğine mantıksız. Geçen gün sahafta azıcık kurcaladım, hadi dedim hadi... Pozitif düşünün olur o olur. Hı hı olur, evet.

Sahaf dedim de; bir an ne kadar dedim de deyip, oradan oraya atladığım gözüme çarptı yazıda. Her neyse, ucuzdur, bulamadığımızı buluruz, orjinaldir diye sahafa gidiyoruz ulen orda bile bandrolsüz, korsan kitap geçiriyorlar. Daha dikkatli olmak lazım, adam bir de raftan çıkarttı verdi "al bu daha temiz" diye. Ayıp ayıp, olmadı bu.


Herşeyi geçtim, İzmir bu mevsimde ne kadar güzel olur yahu. Arada gitmek lazım.


K.

6 Ekim 2010 Çarşamba

Röportaj - Sarp Maden - 19.05.2010

Türkiye’deki genç kuşak caz müzisyenlerinin önemli temsilcilerinden biri olan elektro gitarist Sarp Maden ile beraber yapmış olduğumuz söyleşide; caz müziğinin Türkiye’deki konumu ve Maden'in albümleri üzerine kısa bir değerlendirmede bulunduk.

- Kerim Emre Türkoğlu – İlk olarak albümlerinizle ilgili konuşalım isterseniz. İlk albüm ile ikincisi arasında tarz olarak çok büyük bir farklılık var. “Bence” ve 2 yıl sonra piyasaya çıkan “Ardından” adlı albümlerin arasındaki tarz farkı üçüncü albüme de yansıyacak mı? Her albümde bu şekilde ayrı tarzlar mı çalacaksınız?

- Sarp Maden – Sanırım yansıyabilir, çünkü üçüncü albümde akustik caz gibi bir şeyler yapmayı planlıyorum. Aslında bu albümler tamamen yaşadığım ve çaldığım insanlarla birlikte şekilleniyor. Yani ikinci albümde; “hadi şimdi bir etnik albüm yapayım” değil de, albümde çalan kemancı Adnan Karaduman ile tanışıp, yıllar içinde beraber bir sürü şey çaldıktan sonra “şimdi bunu bir albüm haline getirebiliriz” noktasına geldik. Ondan sonrada zaten kaydettik albümü. İlk albüm de, Genco Arı (klavye), Eylem Pelit (bas gitar), Volkan Öktem (bateri) ve Sibel Köse (vokal) ile çalmamın sonucu ortaya çıktı. Yani ben bazı insanlarla müzik yapmaya başlıyorum, ondan sonra ortaya çıkan şey beni ve insanları mutlu ediyorsa eğer onu kaydetmeye çalışıyorum. İkinci albümde de yine Eylem Pelit, Genco Arı, Adnan Karaduman (keman), İmer Demirer (trompet), Turgut Alp Bekoğlu (bateri) ve Şevval Sam (vokal) eşlik ettiler. Yine aynı şekilde bu projede ortada kaydedilmeye hazır pişmiş bir müzik olduğu için bir albüme dönüştü. Üçüncü albümde şu anda çaldığım müzisyenlerle olacak büyük ihtimal. Engin Recepoğulları (saksafon), Matthew Hall (kontrbas) fakat davulda birkaç farklı isimle çaldık programlarda. Emre Kartari, Cengiz Baysal, Ferit Odman, Derin Bayhan, Volkan Öktem gibi isimler bize eşlik etti. Yani saksafon ve kontrbas kesin o isimler olacak ama davulcu da bu saydığım isimler arasından olabilir, o konuda tam bir şey söyleyemiyorum. Davulcu konusu, seçimden ziyade denk gelmeyle alakalı bir durum. Yani albüm olursa nasıl olur şimdilik bilmiyorum.

- K.E.T. – Peki ikinci albümün genel yapısı Adnan Karaduman’ın soloları ile beraber Türk Müziğine daha çok yaklaşmış. Peki, sizin Türk Müziği bilginiz ne durumda? Örneğin makam bilginiz?

S. M. – Sıfır! Ben Türk Müziğini çok seviyorum ama o konuda teorik bilgim sıfır. Yani aslında sadece Türk Müziği değil; Ermeni Müziği, Arap Müziği, Kürt Müziği, Azeri Müziği olsun hepsi aslında üç aşağı beş yukarı aynı alanın, aynı coğrafyanın müzikleri. Hepsini ayrı ayrı dinliyorum. Bunlardan ziyade Hint Müziği benim çok ilgimi çekiyor. Yani tâbir olarak aynı olmasa da Türk Müziği ve bu coğrafyada bulunan diğer müziklerle ortak noktaları var. Komalı sesler olsun, makamlar olsun birçok ortak nokta var.

- K.E.T – Zaten bu bahsettiğimiz ülkelerin müziklerinin ortak noktası makamlar ve mikrotonâl sesler. Harita üzerinde baktığımız zaman bir koridor gibi düşünebiliriz bunu. Hindistan’dan başlayıp, Türkiye üzerinden Balkan ülkelerine kadar uzanan geniş bir koridor.

S. M. –
Evet evet, aynen söylediğin gibi. Yani modülasyon olmayan, tek ton üzerine makamsal müzikler diyebiliriz bunlar için. Anadolu’dan itibaren Doğuya doğru aynı ağacın dalları gibi görebiliriz bu müzikleri. Dediğim gibi Türk Müziği teorim sıfır ama makamsal, komalı sesleri ve Türk Müziğine özgü artikülasyon anlayışını armonik müziğin içinde kullanmayı denedim. Tabii bunları Türk Müziği çalan insanlarla beraber çalarken uygulamaya çalıştım.

- K.E.T. – Eğitim durumunuz nedir? Müzik ile ilgili herhangi bir okul okudunuz mu?

S.M. – Boğaziçi Üniversitesinde Psikoloji okudum ama bitirmedim. Müzik ile ilgili 1 yıl Bilkent Üniversitesi Müzik bölümünde okudum. Orada bir caz bölümü kurulmaya çalışıldı fakat yapamadılar, ben de o süreçten sonra ayrıldım zaten. Genelde otodidakttım.

- K.E.T. –
Peki Emre Kartari’nin öncülük ettiği Ankara Devlet Konservatuarında kurulan jazz bölümü hakkında neler düşünüyorsunuz?

S.M. –
Öyle bir bölümün kurulması çok iyi olur. Bir zamanlar Bilgi Üniversitesinde vardı öyle bir bölüm fakat sonradan maalesef kapandı, ömrü çok uzun olmadı. Oradan çıkan çok çok iyi müzisyenler oldu. Hatta bazılarıyla da beraber çalıyorum.
Dediğim gibi güzel bir gelişme ama keşke o okul İstanbul’da olsaydı. Ankara aslında bir memur ve bürokrat kenti. İstanbul’da caza daha uygun bir atmosfer var. Çünkü Türkiye’nin her yerinden yetenekli caz müzisyenleri eğer yurt dışına gitmiyorlarsa İstanbul’a geliyorlar. Bu müziği kısıtlı olanaklarına rağmen en iyi şekilde besleyecek şehir İstanbul. İstanbul, müzik endüstrisinin merkezi, kulüpler burada, en iyi müzisyenler burada, imkânlar burada… Yinede böyle bir şeyin olması çok güzel ama keşke dediğim gibi İstanbul’da olsaydı.

- K.E.T. –
Ankara’daki bölümle ilgili bir yazı okumuştum, orada ilk yıllarda Amerika’dan hocaların gelip eğitim vereceği ve birkaç yıl sonra Türk cazcılarının orada hocalık yapacağı yazıyordu. Bu konuda ne düşünüyorsunuz? Size bir teklif gelse nasıl bakarsınız öyle bir duruma?

S.M. –
Bence orada okuyacak olan öğrenciler için çok şanslı bir durum bu. Sonuçta Türkiye’de çalan çoğu caz müzisyeni Amerika’da eğitim alıp geldiler. Sanırım oraya Scepp Geals adlı bir tenor saksafoncu ve piyanist hoca gelecek. Çok önemli bir adam o Amerika’da. Branford Marseilles gibi bir sürü tanınmış cazcının da zamanında hocalığını yapmış. Bana bir teklif gelse, bilemiyorum yani az öncede söylediğim gibi ben otodidakt olduğum için metodik olarak ders verme konusunda pek başarılı olabilir miyim emin değilim açıkçası. Artı, ben her zaman çalmayı tercih ediyorum…

- K.E.T. –
İstanbul’a geri dönersek eğer, caz çalınan mekânların sayısına baktığımızda bu rakam bir elin beş parmağını geçmez. Bu mekânlarda da genellikle usta caz müzisyenleri çalıyor. Diğer tarafta da genç caz müzisyenleri ve onların sahne şansı bulma sıkıntısı var. Bu duruma nasıl bakıyorsunuz?

S.M. –
O çok zor bir konu. Türkiye’de böyle organize olmuş bir kurum veya ortam yok. Genç müzisyenleri profesyonel ortama taşımak, onların ilerlemesini-gelişmesini sağlamak için herhangi bir çaba sarf eden de yok. Tamamen herkes kendini kurtarmaya çalışıyor ve gençlerin işleri Allah’a kalmış durumda bir bakıma. Aslında bir aşamadan sonra insanın gelişmesi için en önemli şey usta müzisyenlerle o müziği sahnede canlı çalmaktır. Yani pek fazla şansları yok, sahne imkânları falan kısıtlı diyoruz ama onu yapacak potansiyeli olan genç bir müzisyen bir şekilde aradan sıyrılıp istediğini alıyor. Örneğin ben 20’li yaşlarımda, benden daha önceki kuşaklardan bazı müzisyenlerle -Ali Pera gibi- çalma şansı bulmuştum. Benim için çok önemli tecrübelerdi.
Şu anda da mesela ben kendimden daha genç müzisyenlerle çalıyorum ve bir şekilde müziği paylaşıyoruz ama herkes bu tür fırsatları yakalayamayabiliyor. Özellikle Türkiye gibi ülkelerde bu tür yaratıcı, doğaçlama müziklerin -özellikle cazda demeyelim- ve sanatsal her şeyin çok zor kendine ifade olanağı bulduğu bir ortamda bunları yapmak batı ülkelerine nazaran daha da zor bir durumda. Bunları yapıp üstüne bir de bunlardan para kazanıp hayatta kalmak ise çok çok zor bir durum.

- K.E.T. –
Müzikten para kazanmak konusuna geldiğimizde; Türkiye’de caz müzisyeni olup da caz çalmadıkları zamanlar dışında popüler müzik sanatçılarına eşlik eden müzisyenler var. Bu duruma nasıl bakıyorsunuz?

S.M. – Yani, bu sadece Türkiye’de olan bir şey değil. Yurt dışında da böyle şeyler çok var. Çünkü her zaman, ticari müzikler cazdan çok daha fazla maddi olarak getirisi olan müziklerdir. Örneğin Omar Hakim gibi müzisyenler bir gece Weather Report’ta çalıp ertesi gece Madonna’nın arkasında çalıyorlar. E haliyle Madonna’ya bir turnede çaldıktan sonra adam kendine ev alabiliyor ama bir gece bir mekânda caz çaldıktan sonra anca kirasının yarısını çıkartabiliyor. Dolayısıyla daha iyi bir yaşam standardı isteyen bir kişi bunu yapabilir tabii ki. Tabii bir de şöyle bir durum var; hiçbir zaman müzikâl olarak kendi müziğini yaparkenki tadı almıyordur o durumlarda.

- K.E.T. –
Peki caz müzisyenleri arasında böyle bir durumu “yaptığı müziğe ihanet” gibi görenler var mı? Örneğin Klasik Müzik câmiasında böyle bir durum genellik hoş karşılanmaz. Klasikle başladın, klasikle devam edeceksin ve klasikle bitireceksin gibi bir anlayış hâkimdir. Cazda da böyle midir?

S.M. – Şimdi şöyle bir şey var; Türkiye’de Klasik Müzik Cumhuriyet Döneminden bu yana hep desteklendi ve o müzisyenler ya orkestralarda, ya okullarda bir şekilde devlet memuru olarak hayatlarını idame ettirdiler. Diğer taraftan cazda öyle bir devlet desteği yok, yani diğer Avrupa ülkelerine baktığımızda özellikle Hollanda, Norveç, Finlandiya gibi ülkelerde bu tür caz müzisyenleri devlet tarafından destekleniyor. O zaman da adamın başka bir müzik türünü yapmaya -maddi anlamda- ihtiyacı kalmıyor.

- K.E.T. – Korsan CD konusundan biraz bahsedecek olursak; albümlerinizin legâl veya illegâl olarak satılması sizin için çok önemli bir durum mu? Tabii ki her sanatçı albümünün orjinalinin satılmasını ister ama burada mevzubahis olan müzik caz. Dolayısıyla Türkiye’de çok fazla dinlenmeyen bir müzikten bahsediyoruz. “Korsan veya değil, yeter ki dinlensin” dediğiniz oluyor mu? Korsan CD satışı da bir bakıma yaptığınız müziğin daha ucuz bir maliyetle yayılması anlamına geliyor.

S.M. – Öncelikle ben sanatçı değilim, korsana da karşı değilim! Şaka bir yana, bu durum aslında müziği de aşan dünyadaki ekonomi sistemiyle alakalı bir konu. Yani bir şekilde para diye bir şey var ve bu bir takım objeleri satın almak için kullanılıyor. Bizde zaten böyle bir sistemin içine doğduğumuz için, ötesine geçmekte zorlanıyoruz. Müziği satmak ya da satın almak bana her zaman saçma geldi aslında, fakat bu sistemi döndürebilmek için paraya ihtiyaç var. Enstrüman satın almak, stüdyo kurmak, kayıt yapabilmek, albümü pazarlamak gibi konular için daima paraya ihtiyaç var. Eğer ben bir albüm yapıyorsam ve bu albüm satarak kendini amorti edip biraz da kâra geçiyorsa -ki ben albümlerden hiçbir şey kazanmıyorum, sadece plak şirketi kazanıyor- o zaman bir sonraki albümü yapabilme şansım oluyor. Çünkü albüm satmazsa ve şirket zarar ederse, o zaman plak şirketi hiçbir zaman bir albüm daha yapmak istemez. Dolayısıyla ben bir daha kayıt yapamam… Ben albüm yapmak istiyorum, müziği üretmek istiyorum ama kopyalayan ya da internetten indirene de herhangi bir tepkim yok. Fakat durumu olan, yani bir şekilde albüm alabilecek bir kişi, destek vermek isteyen bir kişi gidip o albümü alırsa ben yeni bir albüm daha yapabilirim. Ortada belli bir çark var ve o çarkın bir şekilde dönmesi gerekiyor, sanırım bu da bu şekilde olur. Benim durumumda olan birçok müzisyen var ve bu oyunu oynamaya devam etmek zorundayız bir şekilde. Korsan CD durumuyla savaşanlar genelde albümleri çok satan insanlar, daha çok alınıp, daha çok satılması için yapıyorlar bunu.

- K.E.T. –
“Trio Mrio” ve “Ardından”… Bu iki albüm arasında geçen 12 yılda sizce caz Türkiye’de nasıl bir konuma geldi?

S.M. – Bence büyük bir gelişme var. Çünkü genç kuşaktan çok iyi müzisyenler çıktı, kendi projesini yapan ve kendi müziğini yazan. Yeter ki bunlar ortaya konulabilsin ve desteklensin. Fakat bir yandan da talep çok fazla yok, insanların belki de çok umurunda değil, ticari, içi boş ve magazinin peşindeler. Dolayısıyla bu insanlar yaptıkları şeyi halka ulaştırmakta çok zorluk çekiyorlar. İşin o tarafında çok fazla sorun var ama onun dışında iyi bir potansiyel var diye düşünüyorum. Eskiden sadece caz deyince şey anlaşılırdı; Amerika’da belli yıllarda yapılmış caz müziğinin, daha aşağı bir kalitede taklidini çalan insanlar anlaşılırdı. Fakat şimdi dünyada olan bitenden haberdar kendi müziklerini yapan, yetenekli ve başarılı müzisyenler var çok daha fazla sayıda.

- K.E.T. –
Sorularım bu kadardı, çok teşekkür ederim sohbetiniz için…

S.M.-
Ne demek yahu, ben teşekkür ederim. Çok zevkliydi, selamlar…


K.

5 Ekim 2010 Salı

Tatil!

Yazılara biraz ara diyeli baya bir süre olmuş sanırım. Genelde insanlar bazı şeylere ara verdiğinde belirli miktarda bir malzeme biriktirerek geri dönerler ama nedense bende öyle bir birikim pek yok gibi. Koca yaz geçti, sanırım çok da rutin geçti ondan olsa gerek. Geçtiğimiz yazın bana göre en keyif verici olayı bilardo idi. Lise yıllarında bıraktığım bilardo macerama bu yaz geri dönüş yaptım. Zevkli, zevkli olduğu kadar da matematik gerektiren bir oyun bilardo. Fakat bende matematiğin m'si yok! Böyle bir bünyede nasıl tezahür gösterdi bu oyun şaştım doğrusu...

Her nekadar rutin geçse bile yine de mutlu ve sakin bir yaz geçti diyebilirim aslında. İnsanın sevdiği ve iyi anlaştığı kişilerle sürekli vakit geçirmesi her nekadar sıkıyor gibi gözükse de "tatil" kavramının ve tabii doğal olarak bu kavramı açtığımızda içinden çıkan "kıç yaya yaya kitap okuma ve akabinde televizyon seyretme" durumunu dibini göresiye kadar yapıp hepsini harmanladığında pek de sıkıcı bir durum olmuyor. Mutlu muydum? Hem de çok fazla... He dert tasa yok muydu? İlla ki vardı, dertsiz tasasız bir insan göster bana sana kağıt helva arası dondurma ısmarlıyim. Gerçi mutluluk dediğin şey oldukça göreceli bir kavram, kişilere göre tanımı çokca çeşitlenebilir. Bana göre 50'lik soğuk bir bira, bir yaz gecesini muhabbet çeşnili geçirmekte oldukça ideal. Ama sana göre bu böyle olmayabilir; ki zaten sana göre nasıl olduğu şu saatte beni pek bağlamıyor gibi.

Güzel ve sorunsuz giden şeylerin aksine bom bok olup ters gelen köklü şeylerde oldu ama önemli olan hatalarımızdan ders çıkarıp daha da bokunu çıkararak aynısını tekrar etmek. Kimse kimseye hatalar üzerinden -mümkünse- tavsiye vermesin bence. Eğer benim ya da senin herhangi bir konuda tavsiyeye ihtiyacım olursa, gelir "yahu ben bunun içinden nasıl çıkarım?" diye sorarım zaten. Onun dışında şunu şunu veya bunu bunu yap bikbikbikbibkikbik deme bana... Elde kalan şeyleri mukayese edip sonuca varıcak kadar beyne sahibim ben.

He bir de ego meselesi var; ne yazık ki yaş, mevki, isim, ünvan, cinsiyet vb bir çok şeyi dinlemeden insanı bünyesine hapsedebilecek kadar güçlü bir durum bu. Bazen bu egolara kurban gidebiliyor insan günlük hayatında. Takmıycaksın dersem "ya bi bırak" dersin mırıldanarak biliyorum. O büyük yalan zaten, illa ki takıcaksın ama taktığın yer büyük önem teşkil ediyor tabii ki... E olur öyle arada diyelim o vakit!..


K.