Kalktı mı blogspot yasağı? Bir ara "bu siteye giriş mahkeme kararıyla engellenmiştir" diye kocaman harflerle kırmızı kırmızı yazıyordu sayfayı tıklayınca. Bazen de pat diye girebiliyordum. Türk'ü kapıdan kovsan bacadan girer kasmasınlar bence hiç. Yasak yasak yasak... Nereye kadar? Diye sorgulasam kaç kişi ciddiye alır bunu? Yasağa maruz kalmak güzel birşey zaten. Neden dersen, dedin mi? Ben dedim, hep derim zaten "neden" diye. Neyse. Düşünsene alabildiğine özgürsün, hiçbir şekilde kısıtlama içerisinde değilsin, istediğin herşey üzerine kalem sallayabiliyorsun ve kimse sana "hoop yavaş ol bakalım" demiyor. Eee nereye kadar? Bu şekilde nereye kadar üretebilirsin? Ortada eleştirebileceğin yahut sorgulayacağın hiçbirşey kalmaz öyle bir durumda. Kısıtlandığın sürece meyve verir, kalemini ya da meziyetin her neyse onu geliştirebilirsin. İrdelemek ve eleştirmek çok çok özgür ortamlarda pek sağlıklı sonuçlar vermez kanımca. Çünkü ortada altını deşebileceğin birşey kalmamıştır artık. Sansürün faydalı olduğu değil burda mevzu, ortaya konan ürünlerin ne derece verimli olduğu. Herşeyi geçtim; sansüre karşıyız. Evet...
Sosyal medya lafı geçtiğinde en popüler olan şey ne son zamanlarda? Tabii ki Facebook. Aman efendim ben kimsenin doğum gününü kutlamam kesinlikle, yok ben sadece iletişim için giriyorum, vay efendim kırk yılda bir açıyorum, bakmıyorum bile zaman kaybı, ne o Facebook'tan çıktığın yok, bikbikbikbikbikbik... Eğer birileri sana bunları vızıldıyorsa bil ki o senden daha çok online ve ölümüne yalan söylüyor. Bu türler doğa üzerinde çok yaşamamakla beraber kendi profillerinde herhangi birşeye yapılan yoruma 35. saniyesinde cevap yazıp, sürekli perde arkasından olayı takip ederler. Yemeyelim bunları, nitekim de yemiyoruz zaten. Orda olup olmamak ne beni bağlar ne seni, işimize bakalım şişirmeyelim birbirimizi.
Bu sitedeki en büyük samimiyetsizlik örneği ise doğum günü kutlama mevzusudur. Dikkat ediyorum da yollanan en klişe mesaj "doğum günün kutlu olsun". Cevap; "teşekkürler"... İki taraf da zorakiliğin sınırlarını zorum zorum zorlamakta. Kutlama mesajı yazan, o ismi orda gördüğünde kendini mecbur hissederek o 4 kelimeyi zar zor oraya giriyor. Bakıyorum bir de doğum günü çocuğunun isme göre yorum yapma ve beğenme hareketi var. Hadi onlar şanslı olanlar kimisine tepki bile vermiyor adam. Nezaket diye bişey vardır di mi? Hadi zor zar da olsa iki kelam birşey girmiş kutlamacı şahıs, hiiiç onun umrunda bile değil. Baya baya yakınlığa göre ve sevip sevmeme durumuna göre yorum yapılıyor bu mesajlarda. Bir kaç kişide çok dikkatimi çekti bu benim, enteresan hakikaten...
Atmosfer denen bir kavramdan bahsedilir muhabbetlerde farkettin mi hiç? Bildiğimiz atmosfer, stratosfer falan filandan bahsetmiyorum. Herhangi bir mevzunun atmosferi, böyle havası gibi birşey demekmiş. Onu bir de bozanlar veya yerine oturtanlar oluyor. Kimisi iyi niyetinden, kimisi dayanamadığından, kimisi olayın artık farklı bir boyut almasını istediğinden ya da çok sıkıldığından o atmosfer olarak adlandırılan şeyi bozmaya yeltenebiliyor. Gerçi bozmak kavramı burda ne mânâda kullanılıyor onu iyi tartmak gerek. Artık nasıl bir hâlet-i ruhîye içine giriyorsa bilinçsizce davranabiliyor insan. Pişmanlık ya da memnuniyeti işin içine katıp o şekilde değerlendirme yapmak gerek ki etraflıca düşünüp işin içindeki iyi niyeti -varsa da kötü niyeti- tahayyül etmeli. Hiç olmamış gibi davranmak da bir çözümdür aslında ama ne kadar olmamış gibi davranabilirsin? Olmuşla ölmüşe çare yok derler atasözleri; bir kere de tutmasa zaten şu sözler bırakıcam bu işi.
O değil de petrol var dediler geldik, yanımızda da demokrasi getirdik!..
K.
9 Mart 2011 Çarşamba
Tüket'mek
Talebelik hayatı malum zordur bilirsin, tek başına çevirirsin herşeyi; temizlik, yemek, çamaşır, bulaşık şu bu daha bir yığın şey. Çevirirsin ya da çevirmeyi bir şekilde öğrenirsin. Oturduğum evde odaların döşemeleri parke kaplı e parke de dakikasında toz tutan birşey. Sürekli bir temizlik halinde olman gerekiyor. Hele pinpirikli bir insansan yandın, sakın parkeli bir eve bulaşma derim. Pazar günüydü sanırım, baktım ki temizlik yapmam gerekiyor hazırladım deterjanı kovayı geldim musluğun başına. A-aa, o ne? su yok! Çok nadir su kesilir buralarda, öyle iki günde bir kesildiğine hiç rastlamadım. Şans bu ya, en son kesintide kullandığım büyük pet şişeleri de doldurmadan yerine bırakmışım. Neyse gelir belli bir müddet sonra umuduyla bıraktım yerine ıvır zıvırı.
Fakaaaaat gel zaman git zaman su mu yok ortada? Eee dedim, hani su? Tüm gün geceye kadar zırnık su gelmedi çeşmelerden. Mecbur içme suyunu kullandım bazı ihtiyaçlar için ama o da bitti haliyle...
Sonra bir an aklıma geldi, şu şartlarda eldeki mevcut su tükense ve kuraklık yaşansa naparız?
Mantık olarak doğal zincir denilen şeyin çıkış noktası su olduğuna göre lâmı cimi yok, bittik. Yerine koyabileceğin alternatif hiç birşey yok çünkü elinde. Fütüristler bas bas bağırıyor "su savaşları" olacak diye. Olur mu gerçekten? Bugün bu umarsızca, şarıl şarıl kullandığımız su yüzünden insanlar birbirlerini öldürüp toprak mı işgal edecek? Yok canım öyle şey mi olur hiç, ne gerek var savaşa? "Kaynakları" çok olan ülkelerde boşa giden "suyu değerlendirme" kılıfı adı altında barajlar ve hidroelektrik santraller (HES) yapabiliriz.
Değerlendirmek? Boşa gitmek? Nasıl yani?..
Baraj ve HES'leri 49 yıllığına yabancı kaynaklı şirketlere kiralamaktan bahsediyorum. "Değerlendirme"nin arkasındaki anlam bu. Altta paylaştığım videoyu izlediğin zaman daha iyi ve detaylı olarak anlayabileceksin ne demek istediğimi. Kiralamak ve legâl olarak -el altından- suyu satmak. O yüzden savaşa ne gerek var... En azından şimdilik. Doğal olan bittiği, yağmurlar yağmadığı, ekolojik dengenin tam olarak içine sıçıldığı zaman elde kalan için savaşın kralı yapılacak zaten, emin olabiliriz.
Su olmadığını kafanda tahayyül etsene 5 dakika. En basitinden; yediğin elmayı, kullandığın çamaşırı, sabah uyandığında yüzünü, gece yatmadan dişini, yemek yediğin tabağı, yaşadığın yerin temizliğini, yazın için yandığında şişeyi lık lık diye yuvarlamayı, tuvalette ihtiyacını giderdikten sonra -ıyy deme hiç hepimiz yapıyoruz bunu, saklamayalım- sifonu çekmeyi, küçük çocukların boş kalacak olan su tabancalarını -biraz acıtasyon-, tarlaya ektiğin mahsülün sulanmasını, vücut temizliğini ve daha onlarca şeyi nasıl yapacaksın?
Su olmazsa bunların hiç birini yapamazsın, yapamam, yapamayız.
Burda mevzu sosyal mesaj verelim aman duyarlı olalım değil, banane zaten herkes kendi mesajını bir şekilde çıkartır sağdan soldan. En azından çıkartmak zorunda kalacağı günlerin çok uzak olmadığının herkes yavaş yavaş farkına varmaya başlıyor. Biraz "farkındalık" başka birşey değil.
K.
">
Fakaaaaat gel zaman git zaman su mu yok ortada? Eee dedim, hani su? Tüm gün geceye kadar zırnık su gelmedi çeşmelerden. Mecbur içme suyunu kullandım bazı ihtiyaçlar için ama o da bitti haliyle...
Sonra bir an aklıma geldi, şu şartlarda eldeki mevcut su tükense ve kuraklık yaşansa naparız?
Mantık olarak doğal zincir denilen şeyin çıkış noktası su olduğuna göre lâmı cimi yok, bittik. Yerine koyabileceğin alternatif hiç birşey yok çünkü elinde. Fütüristler bas bas bağırıyor "su savaşları" olacak diye. Olur mu gerçekten? Bugün bu umarsızca, şarıl şarıl kullandığımız su yüzünden insanlar birbirlerini öldürüp toprak mı işgal edecek? Yok canım öyle şey mi olur hiç, ne gerek var savaşa? "Kaynakları" çok olan ülkelerde boşa giden "suyu değerlendirme" kılıfı adı altında barajlar ve hidroelektrik santraller (HES) yapabiliriz.
Değerlendirmek? Boşa gitmek? Nasıl yani?..
Baraj ve HES'leri 49 yıllığına yabancı kaynaklı şirketlere kiralamaktan bahsediyorum. "Değerlendirme"nin arkasındaki anlam bu. Altta paylaştığım videoyu izlediğin zaman daha iyi ve detaylı olarak anlayabileceksin ne demek istediğimi. Kiralamak ve legâl olarak -el altından- suyu satmak. O yüzden savaşa ne gerek var... En azından şimdilik. Doğal olan bittiği, yağmurlar yağmadığı, ekolojik dengenin tam olarak içine sıçıldığı zaman elde kalan için savaşın kralı yapılacak zaten, emin olabiliriz.
Su olmadığını kafanda tahayyül etsene 5 dakika. En basitinden; yediğin elmayı, kullandığın çamaşırı, sabah uyandığında yüzünü, gece yatmadan dişini, yemek yediğin tabağı, yaşadığın yerin temizliğini, yazın için yandığında şişeyi lık lık diye yuvarlamayı, tuvalette ihtiyacını giderdikten sonra -ıyy deme hiç hepimiz yapıyoruz bunu, saklamayalım- sifonu çekmeyi, küçük çocukların boş kalacak olan su tabancalarını -biraz acıtasyon-, tarlaya ektiğin mahsülün sulanmasını, vücut temizliğini ve daha onlarca şeyi nasıl yapacaksın?
Su olmazsa bunların hiç birini yapamazsın, yapamam, yapamayız.
Burda mevzu sosyal mesaj verelim aman duyarlı olalım değil, banane zaten herkes kendi mesajını bir şekilde çıkartır sağdan soldan. En azından çıkartmak zorunda kalacağı günlerin çok uzak olmadığının herkes yavaş yavaş farkına varmaya başlıyor. Biraz "farkındalık" başka birşey değil.
K.
">
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)