29 Mayıs 2010 Cumartesi

Patlak Mısır

Biryerlerde yanlış giden şeyler var mı? Var var, heryerde yanlışlıklar diz boyu. Peki, ne yaparsan o yanlışı doğru bir yola çark ettirebilirsin? Ya da bunu gerçekten istiyor musun? 365 gün içerisinde o kadar çok iniş çıkış oluyor ki, insan bazen ucunu kaçırdığında tekrar yetişmesi 6 ay kadar bir zaman alabiliyor. Yani seneyi yarılıyorsun tekrar aklının toparlayabilmek için. Gerçi bana sorarsan "aklı selim" davranan bir insan 4 günde tüm terslikleri düzeltebilicek beyine sahiptir ama, ama işte. O ama'lar çok kıvrımlı bükümlü oluyor daima. Kıvrımlar ise zaten sallantılı olan akılda hafif bir rüzgarda bile oluşabiliyor. Bence herşeyi geç, yepisyeni bir yola gir. O değil de bir mısır patlatmışım az önce, o kıvrımlı olan aklını bile yersin yani.

K.

26 Mayıs 2010 Çarşamba

İrdelenenler

Boşa mı uğraşıyorum acaba diye sorguladığım oluyor bazen. Hiç haz almıyorum kimi zaman. Ne biliyim, farklı bakmak istiyorum genele ama yine de aynı noktaya çıkıyor çoğu şey. Sorun ben de mi, yoksa etraftaki koskoca boşlukta mı? Buna mantığım yetmiyor kimi zaman. Ortada bir yol var ve sen bir zorunluluk doğrultusunda onun sonuna bir şekilde varmak istiyorsun. Fakat o kadar saçma engeller çıkıyor ki karşına, "yahu ne için uğraşıyorum ki ben bunlarla?" sorusu bir anda 100watt'lık bir ampul gibi beliriyor bir baloncuk olarak tepede. Eee? Peki ben nasıl ulaşıcam oraya? Çok takılmaya başladı son günlerde kafama bu soru. Tutunmak istiyorum sağa sola ammavelâkin beyhûde geliyor çoğu vakit bu çabam.

Karşıda duran şu koskoca boşluğun önce içini doldurup sonra da şekillendirmem lazım sanırım. Yoksa "nefessiz kaç kulaç beni sana çıkartır" durumları vukû bulucak diye korkuyorum. Kendi hayrıma olmaz öyle bir durum. Sağda solda şunu yap bunu yap diyen bir sürü iyi niyetli insan var ama ben nedense tavsiye istemiyorum bu aralar. Tavsiyelerinizi kendinize saklayın, bana dokunmayın mümkünse. Sen zaten bana onları söylemeden ben onun 76 tane olasılığını hesaplamış oluyorum. Olanları ve etrafı ciddiye almayıp ilgilenmemem bazen saçma sapan sonuçlar doğurabiliyor. Uyuşuk muyum? Evet fazlaca... Fakat beni uyuşuk yapan şeyler zaten etrafta süregelen anlamsız ve amaçsız döngü. Herkes ayrı yerlere koşuşturuyor ama neden olduğunun kimse farkında değil. Sen şimdi diceksin ki "sen çok mu farkındasın arkadaşım?" evet farkındayım çünkü olan biten şeyler benim sınırlarım içerisinde olan şeyler. Dolayısıyla beni ilgilendiren şeylerden rahatsızlık duyuyorum. E bu da doğal olarak abuk subuk sonuçlar doğuruyor. Hülâsa, etrafıma karşı ketum olmama çok az bir müddet kaldı diyebilirim...

K.

20 Mayıs 2010 Perşembe

Maden

İnsanların herhangi bir dalda "başarılı" olmaları ve o başarıyı kendi kişilikleri ile bağdaştırıp daha bir üst seviyeye yükseltmeleri çok sık karşılaşılan bir durum değildir. Arada bir öyle adamlar - kadınlar yakalarsınız hayatınızın bir köşesinde. Yakaladığınız zaman ise o insan karşısında ne yapıcağınızı şaşırır, zaman zaman saçmalar ama bir yerden olayı yakalayıp etrafa saçtığı enerjiden faydalanırsınız.

Müzisyenler arasında enstrümanını çalarken sizi paralel evrene götürüp geri getiren insanlar vardır. Çalar çalar çalar... O yapılan emprovizelerle 10 dakika geçmiştir ama siz paralel evrende olduğunuz için 25 saniye gibi gelir. Eee bitti mi? Dersiniz kendi kendinize. O derece sizi içine çeken bir enerjiyle ve ustalıkla çalar ki; "bu adam başka bir ülkede olsa Türkiye'ye konsere gelir, kapılarda kuyruk olur ve o bilet fiyatlarının yanına bile yaklaşamazsın abi" dedirtir. Fekat benim güzîde ülkemde bu işler böyle dönmüyor maalesef. Ülkedeki müzik bilinci şöyle olsa böyle olsa geyiklerine girmiyorum hiç, zaten bilen biliyor o zât-ı muhteremi. Soruyorum sana; bir insan nasıl "gibi" olmaktan çıkıp çaldığı enstrüman ile bütünleşir ve yaşam tarzını o bütünlük içine köşeleri bile milimetrik gelecek şekilde yerleştirir? İstanbul jazz eşrâfının içinde, sağda solda "evet ben jazz çalıyorum, şurda okudum, bunlarla çalıştım, böyle böyle yaptım!" diyen insan evlatları var. Peki, penasının ucunda bu tipleri çevirerek kendi armoni dağarcığında boğabilecek 3 voltran gücünde birikime sahip olan bu adamın, "ben müziği hobi olarak yapıyorum" demesi sence garip mi? Değil mi? Bence değil! Samimiyetle söylüyorum bak, hem de hiç değil. Çünkü yakaladığı dünya "mütevazi" kelimesinin karşılığı olan bir dünya. Yıllardır bu işin içindeyim böyle birisiyle röportaj yapmadım yazarsam "Kerim uzaklaş abi" dersin bana biliyorum. Şaka bir yana, ilk deneyimlerimi bu tür insanlarla yapmış olmam benim için şans ötesi bir durum.

Çalarken Türk Müziği birikimim yok diyen ama sezgisel armoni ve duyuşla aralara minik minik ve cuk oturan komalar serpiştiren, 9384783 tane gitarla aynı odada yaşayan, röportaja daveti yapan ben olmama rağmen bana filtre kahve ısmarlayan, "off the record" durumlarında sorduğum özel sorulara samimi bir şekilde ne biliyorsa cevap veren, albümleri hatim edilesi gitarist Sarp Maden; "evet bu adam yapıyor ve yaptığını seni yerine çivileyerek dinletiyor" denilesi bir adamdır!..


K.

18 Mayıs 2010 Salı

Bütünler

Fotoğraf... Çooook fazla şey içerir! Sadece o ânı renkli fotokopi yapmaya yaramaz. İyi fotoğrafçılar fotoğrafa daima bir bütün olarak bakmak gerekir der. Bütün olarak bakıcaksın ki o karenin sana ne anlatmak istediğini hemen kavrayabilesin. Bazen odakda olan değil de fonda kalan sana anlatır herşeyi. Kimi zaman flu, kimi zaman gayet net ama o bütünsel bakış fotoğraftaki hikâyeyi hemen verir sana.

Bazen fotoğrafın kendisinden ziyade çeken önemlidir senin için. Sen mevzubahis olan fotoğrafı sırf güzel ya da loş bir ışıkta sadece yüz bölgesini kolunun üzerine getirip kemerli burnunu hoş gösterdi diye koymazsın bir yere. O an o fotoğrafı çeken senin için önemlidir ve sen binbir anlam yükleyerek koyarsın onu biryerlere... Dedim ya; fotoğraf her zaman bir hikâye barındırır diye, işte o hikâyeler her zaman gizli kalmaz. Bir şekilde bir açık verilir ve o hikâye açığa çıkar. Bu iyidir ama, hakikaten bak çok samimi söylüyorum çok iyidir. Çünkü çoğu insan kendisi için onlarca anlam içeren fotoğrafları başka insanlara anlatamaz, sıkıntı çeker. Zaman zaman o kareler acı verir, zaman zaman da bin türlü şeyden sıyrılmana yarar. O yüzden fotoğrafın anlamsal bütünlüğü kendi içerisinde genişler genişler genişler...

Fotoğraf çekmek güzeldir; bana göre hikâye yazmakla eşdeğer birşeydir. İkisinde de yaratırsın, içinden geleni yaratırsın. Diğerlerinden seni ayıran ise o yarattığını ortaya koyuş ve ardından yaptığın sunumundur. Kimisine acı gelir, kimisine ekşi, kimisine de çooook tatlı...


K.

16 Mayıs 2010 Pazar

Hikâye

Fonda jazz çalarken birşeyler yapmak hakikaten bazen çok zevkli geliyor. Ne biliyim, insanın kendini iyi hissettiği müzikler olur zaman zaman. Gerçi bendeki müzik zevki ortaya karışık mevsim salatası görünümünde ama idare ediyoruz artık. Dedim ki; hazır arkada Focan çalıyorken gecenin şu kör saatinde cızıktırıyim birşeyler. Aaa Focan mı? Yoksa sen Türk jazz'cılarını mı dinliyorsun? Evet, sen dinlemiyor musun? Bayılıyorum öyle aşağılık kompleksli insanlara, kendi ülkesinde yapılan hiçbirşeyi dinlemez, ondan haz almaz, böyle hep karışısında durur. Yapana da tiksintiyle bakar. Peki neden? İşte onun cevabını bir türlü bulamadım. Hoş o da bilmiyor o ayrı mevzu. "Milliyetçi misin sen arkadaşım?" triplerine girme hemen bunun siyasi herhangi bir görüşle alakası yok. Yapılıyor ve kaliteli yapılıyor bende bunu dinliyorum, bu yani, bu kadar. That's all, falan(!)... Evet ben de yaptım bunu, şu an yaptım! Cümlenin sonuna bir ingilizce kelime ve arkasından gelen o yavvvvvvşak "falan" kelimesini yapıştırdım. Napiyim arkadaş çevremde o kadar çok kullanan var ki o kelimeyi, ben de özendim bir an. Hocasından öğrencisine kadar hem de. Bak dikkat et hocasından diyorum, adam hoca olmuş titr'i falan var, bildiğin hoca yani ama gelip kantinde sana "falan, köfte, pis, mesela" gibi bir sürü beyinsizlik belirtici kelimeler kullanabiliyor. Sonra niye laf ediyosun, suratsız davranıyorsun? Hocan o senin... Boşversene Müfit, hoca diye devlet gibi adamlara diyoruz biz, geçiceksin sen onu...


Neeerden nereye geldi muhabbet. Hikâye demişiz başlıkta; evet, herkesin bir hikâyesi vardır hayatında. Benim de hayatımın bir hikâyesi var ve yıllar geçsede ben onu alıp rafa kaldırmadım. O hikâyeye başladığım yılı tam olarak hatırlamıyorum baya bir zaman geçti üzerinden. Fakat o hep bir köşede durdu. Onun da yaşamı sürekli değişti, gel-git'leri oldu, şu oldu bu oldu ama ben hep bir köşede o da hep bir yerde sakladı bu hikâyeyi. Gün geldi hiç tanışılmamış gibi davranıldı, gün geldi abi-abla kardeş gibi olundu ama o bağ hiç kopmadı. Sürekli birşeyler anlatıldı karşılıklı.


Gözlüklü zamanlardan "aman da büyümüş de yazar olmuş" triplerine girildi bazen. Dö piyes kafasına geldiği zaman dedim ki; evet budur, yıllar önce anlatmak istediğim de buydu, şu anda da anlatmak istediğim bu. Hamur fırında! Şekillenmekte! Ne olucağı hiç belli olmaz derim hep, hakikaten de öyle olur. Aman olmasında zaten, döner dolaşır aynı durakta durur o otobüs. Dikkat çekilmek istenen nokta otobüsün geliceği zamanı hesaplamak. Yoksa 5 dakikada bir geçiyor, atlar birine gidersin hiç problem değil. Sen şimdi bunları okuduktan sonra kendi kendine "işte bir hatun muhabbeti daha" dedin! Yoo, uzaktan yakından ya da yanından bile bir alakası yok. Yoksa var mı? Hayır hayır yok. Tüm olanları tek bir arter üzerinden düşünmek ve oraya yormak, ne biliyim, neyin kafasıdır bilmem. Fakat bu hikâyenin gelişimini ve sonucunu çok merak ediyorum, bence sen de et ama adı üstünde hikâye, herşeyi şu an sallıyorda olabilirim. Hatta salladım, aç kollarını tut! Ben bunları gecenin 03:32'sinde nasıl bir kafayla yazıyorum o da sana kalmış bir durum, falan. Bak yine yaptım aynısını "falan" dedim. Hatta köfte! Hemide kaşarlısından...


K.

13 Mayıs 2010 Perşembe

KİBRİT ÇAKIYORSUN KARANLIKTA

Kibrit çakıyorsun karanlıkta
Badem çiçeklerini görmek için
Ve mart denizlerinde tedirgin bir çift
Sarnıç gemisi gözlerin
Bir iş açacaksın sen başımıza
Yangın mı olur artık, bahar mı?

C. Yücel

12 Mayıs 2010 Çarşamba

Cızırtı

Bir plakçalar (pikap) edinesim var. Hemen aklına ıssız oğlan filminden falan etkilendiğim gelmesin! Barış Manço'nun 45'liklerini indirdim bugün, mp3 formatında olsalar bile o analog tadını alıyorsun müziklerden. CD teknolojisindeki sıkıştırma -keza mp3'de de öyle- şarkıları sanki dar bir koridorda dinliyormuş hissi veriyor. Ufakken dayım arşivindeki plakları çalardı hep, taaa ordan hatırlıyorum o güzelliği. Alttan gelen cızırtı bile tatlı, o kadar bütünleşmiş ki plakla sanki o cızırtı olmasa plağın tadı olmayacak gibi geliyor. Hem daha tatlı be, yapay değil en azından "çin malı" havası yok o müziklerde.

90'ların ikinci yarısından sonra hayatın tümünde bir "sıkışmışlık" başladı bana göre. Herşeyin böyle bir yapayı, sahtesi, eksik malzemelisi, nerden kıprsamda daha çok kazanıp tasarruf etsemi kısacası kötü olanı tüm heryeri kapladı. İyi olan ise pahalı bir konuma ulaştı. Aslında o zamandan önce iyi olan zaten olması gerekendi. Sonra sonra bir yer değiştirme söz konusu oldu ve hızlı tüketim her yere sıçradı. E tabii akabinde de daha kalitesiz olmaya başladı herşey. Bu çabuk ve hızlı tüketim mevzusu somut olan şeylerden soyutlara bile geçti bir süre sonra. O olmadı başka, bunu sevmedim diğeri, yok bu bana göre değil şu olsun... Eee? Tükete tükete nereye kadar götürebilicez ki bu işi? Bir zaman sonra bir bakmışsın kendin o çok geniş görünen ama aslında kısır bir döngüden ibaret olan hızlı tüketim dünyasının içinde kaybolmuşsun.

Öyle bir durumdan sonra cızırtılı eski plakları aramaya başlıyorsun işte...


K.

10 Mayıs 2010 Pazartesi

Tecahül-i Arif

Tecahül-i Arif = Salağa yatmanın Osmanlıcası.


K.

7 Mayıs 2010 Cuma

Canım

İnsânî ilişkiler özellikle arkadaşlık boyutunda çok önemlidir. Bireylerin birbirlerine hitap ediş tarzları bu ilişkilerin boyutlandırılmasını çok büyük ölçüde etkiler. Yıllardır tanıdığın, kimi zaman kardeşim dediğin erkek yahut hatunlara "canım, tatlım, kanka, kank, kenk, güzelim, hayatım, yavru, bebek, len, lön, löyn, bitanesi "gibi bir yığın tâbir kullanabilirsin. Onlar senin çok yakın arkadaşlarındır hiçbir problem çıkmaz. Fakat bir de normal, sıradan, okul ya da iş arkadaşı olan arkadaşların vardır. Eğer sen o arada bir görüştüğün, okulda ya da iş'te karşılaştığında selam verdiğin insanlarla ayaküstü sohbet ederken "iyiyim canım, tamam canım, peki tatlım, gak guk, kantin kutin" gibi bir yığın "çok yakınlık belirtici" sözler kullanırsan, karşındaki o mal'ın (!) "aa ne ayak ki bu? niye bana bu şekilde yakın davranıyor? acaba bana birşeyler mi hissediyor?" triplerine girmesi yüzde yüzlere varabilecek bir orandadır. Bak, çok yakın arkadaşın olsun canımı ye, istediğin gibi konuş, paşa gönlün nasıl istersen öyle seslen ama her gördüğün sakallı da deden değil ki be güzelim...

Sen iyi niyetli olabilirsin ya da iyi niyetli, küçük şirin yuvasında mutlu mesut yaşayan bir insan profili çizen bir birey olabilirsin ama karşındaki dallama senin bu polyanna triplerini tersinden anlayabilir. Hülasa her insana "canım" diye hitap eden bir insan ya gerçekten gerizekalıdır ve bu hareketlerinin doğuracağı sonuçları anlayamaz ya da herşey göt ayağıdır "ben ben ben"dir bütün hikâye...

K.

Oh!

Vizeler bitti.

K.

5 Mayıs 2010 Çarşamba

Kedi

Garip insanlar var ortalıkta. İnsan kediden korkar mı yahu? Bugün Cihangir taraflarında bir yere gidiyorum -ki cihangir adım başına 3894793 tane kedinin düştüğü bir yer- önümde yürüyen hatun bir anda çığlık atarak sıçardı! Anam dedim noluyoruz? Ayy uyy falan bağırdıktan sonra kediye baka baka yolun karşı tarafına koşar adım kaçtı. Dedim seni daha çok çığlıklar bekliyor yolun devamında, çünkü her yer kedi! İşin ilginci kedi de ondan korkuyor! İki tarafında birbirinden korktuğu garip bir ortamdı.

İnsanın genelde anlamadığı şeylerden ve karanlıktan korktuğunu sanıyordum ben, meğer kediden de korkan varmış. Çok bayılmasam da severim kedileri. Kıl, tüy dökmeseler daha da bi samimi olacağız fekat hoşlanmıyorum o durumlarından pek. Hatta bu aralar kedisinin yavrularını bana kakalamaya çalışan çok arkadaşım var ama ı ıh, olmaz yani o iş. Herşeyi geçtim kediden köpekten korkucağımıza biraz da insan denen canlıdan korksak? Onun kediden birazcıcıcıcıcık daha tehlikeli yanları var.

K.

4 Mayıs 2010 Salı

Dostlar Beni Hatırlasın

Ben giderim adım kalır
Dostlar beni hatırlasın
Düğün olur bayram gelir
Dostlar beni hatırlasın

Can kafeste durmaz uçar
Dünya bir han konan göçer
Ay dolanır yıllar geçer
Dostlar beni hatırlasın

Can bedenden ayrılacak
Tütmez baca yanmaz ocak
Selam olsun kucak kucak
Dostlar beni hatırlasın

Ne gelsemdi ne giderdim
Günden güne arttı derdim
Garip kalır yerim yurdum
Dostlar beni hatırlasın

Açar solar türlü çiçek
Kimler gülmüş kim gülecek
Murat yalan ölüm gerçek
Dostlar beni hatırlasın

Gün ikindi akşam olur
Gör ki başa neler gelir
Veysel gider adı kalır
Dostlar beni hatırlasın


Veysel

Dayatma - Dayanma

Dayatmalardan nefret ediyorum. Bir şey zorla olduğu zaman yapmak istemiyorum, istemiyorum yani. Canım istesin âlâsını yapayım ama istemediği zaman yok, ı ıh. Beni şu iki satırı yazmaya iten de vizeler başka bir şey değil.

K.

3 Mayıs 2010 Pazartesi

Yepisyeni

Yeni kayıt. Buraya birşeyler yazmak istediğinde o butonu tıklıyorsun, sonra bir kutucuk çıkıyor sende oraya ne istersen yazıyorsun. Bu yeni kayıt butonu keşke her yerde olsa. Dokunsak ve o butonu yerleştirdiğin şeyin yenisini -kendi zevkine göre- şekillendirebilsen. Ne diyim bilemedim bi an. Neyse, o yeni kayıt butonundan istiyorum. Bu yani, bu kadar. Nokta.

K.