"Orada leş gibi kokan iğrenç yeraltında, alaya alınarak güçlendirilmiş
sıçancık yavaş yavaş kine; soğuk, zehirli, özenle sonu gelmez bir kine
boğulur. Kinini kırk yıl en ince, en utanç verici ayrıntılarına dek
anımsayacak; her anımsayışta kendinden daha bir yüz kızartıcı şeyler
ekleyerek, bu uydurmalarıyla kendini yiyip bitirecektir. Bir yandan
kuruntularından utanır; bir yandan da olanları anımsamaktan, yeni baştan
kurcalamaktan, "olabilirdi" düşüncesiyle başka başka uydurmalar
eklemekten kendini alamaz. Bağışlamak nedir bilmez. Belki öç almaya bile
kalkışır, ama beceriksizce, miskin miskin, uzaktan uzağa, sinsice, ne
öç almak hakkına, ne de başarısına inanmadan yapar bunu; öbür yandan öç
almak istediği kimseden yüz kat fazla üzüleceğini, ötekinin kılının bile
kıpırdamayacağını ta başta bilir. Ölüm döşeğinde bunları bir kez daha,
bunca zaman birikmiş faizleriyle birlikte anımsayacak ve...Bakın işte,
bu soğuk, iğrenç yarı umutsuzlukla, yarı inançla, kahrından kendini
bilinçli olarak yeraltına kırk yıl diri diri gömmede; zorlamayla
yaratılmış durumunun yine de kısmen içinden çıkılabilir olmasında; bütün
o içe işleyen doyurulmamış isteklerinin özünde; kesin olarak verilen
kararla bunun peşinden gelen pişmanlıklar çalkantısında yatmaktadır o
garip acı hazzının özü."
D. / 1864
7 Ekim 2012 Pazar
112
Bu yorgunlukla normalde osurarak uyumam gerekirken kalkmış kalem sallıyorum. Ah ben... Aman da ben... Ben ki ne ben... Ben diye bir şey var, ben'den çıkar bencilliğe kadar yürür o mevzu. Tahminen kimse hazetmez bencil insanlardan ama herkes de bir o kadar "kendine bencil" bana göre. Kendine bencil, iç çekişmesi olan bir kelime. Neyse. Bostancı'dan Taksim'e gelmem tam 2 saat 10 dakika sürmemeliydi gecenin 4'ünde. İsyan ettim, hem de çok büyük. Heh dedim saat başı! 112'yi yakalarım tam da durakların ordayım. Bekle bekle bekle bekle bekle. İnat edip ısrarla bekle. Allah da belanı versin 112, başka da hiç bir şey demem. İstanbul dışı olanlar 112'nin Bostancı - Taksim otobüsü olduğuna uyanamadıkları için ambulans sanabilirler, şaşırmayın kendinizi. Velhâsıl saat başı gelmesi gereken otobüs gelmedi haliyle. Ben naptım? Sarıdolmuşlara gittim. Cumartesi sabaha karşı o dolmuşlar genelde sarhoş dolu olur, nitekim yine öyleydi. Fakat ben, zaten saatlerce pop çalarak sarhoş eğlendiren ben, tatlı niyetine gelen bu sarhoşları da hiç çekemeyecek halde olan ben, onların sarhoş muhabbetlerine naptım? Maruz kaldım. "Oğlum, Nevizâde'de bu saatlerde her yer kız, yerlerde yatıyolar seçiyosun gidip resmen kehkehkeh!" lan allah kahretsin sizi ne diyeyim ki. Takrîbî 25 dakika bekledikten sonra kalktı sarıdolmuş. 20 dakikada Taksim'deydim. Bence o adamlar biraz daha kassa o arabalarla zamanda yolculuk yapabilirler. Aslında Zemeckis 1985'te Back To The Future'ı çekmeden önce kesinlikle bu sarıdolmuşlara binmiş, kuşkum yok yani. Ordan in eve gitmek için bir otobüs daha yakala; onun içinde kimler var? BU SEFER TAKSİM'Cİ ÖĞRENCİ SARHOŞLAR. "Ben bu azâbı çekmek için kimin âhını aldım?" dedim o otobüste kendi kendime. Tam arkamdaki eleman "ıslak hamburger" yiyordu, düşün. Toplu taşımadasın ve o toplu taşıma hakikaten çok toplu, saat 5'i geçmiş ve sen yoğunlaşan noktası sarımsak olan bir şey tüketiyorsun. Bu olmamalıydı, lâkin yapacak bir şey yoktu. Düşüncesizlik otobüs, minibüs, vapur ya da insan dinlemiyor.
Dedim ya ilk başlarda kendine bencil diye, bu da düşüncesizlikle ortak bir payda kanımca. O çocuk eğer o hamburgeri binmeden önce yahut indikten sonra yeseydi ben şu an buna kafa yormuyor olacaktım. Söylesen "sanane yeaaa" diyebilir. Hamburger üzerinden yürüyüp konuyu soyut bencilliklere de bağlayabiliriz. İnsanlar bunlarla karşı karşıya kalabilir, farkında oldukları halde hem de. Lâkin zaman zaman elden gelen bir şey olmadığı için, bile bile lâdes dersin o hamburger kokusuna. Neden? Çünkü saat 5 küsür, benim o otobüse binmem lazım ve eve gidip uyumam lazım. Farkındalıkla kendime eziyet ettiğim zamanlar oluyor. Bu da onlardan biriydi. Bak nasıl saçmalamaya başladım? Çünkü saat şu an 7'ye geliyor ve ben neyi zorluyorum hiç bilmiyorum. Gündelikte de neyi zorladığımın farkında değilim ne zamandır. Benim olmayan, benim olmayacak, benim olsa bile kendine bencil'lik üzerinden varolanın yok edileceği şeylere sahibim. Neden sıyrılmıyorum? Ya da o çocuğa "arkadaşım otobüstesin, burda yenir mi lan o geoit?" deseydim ne değişirdi? Karşımdaki düşüncesiz mi? Evet, düşüncesiz...
Peki ben niye orta kapıya doğru ilerlemiyorum?
Çünkü.
Hadi yattım ben.
K.
Dedim ya ilk başlarda kendine bencil diye, bu da düşüncesizlikle ortak bir payda kanımca. O çocuk eğer o hamburgeri binmeden önce yahut indikten sonra yeseydi ben şu an buna kafa yormuyor olacaktım. Söylesen "sanane yeaaa" diyebilir. Hamburger üzerinden yürüyüp konuyu soyut bencilliklere de bağlayabiliriz. İnsanlar bunlarla karşı karşıya kalabilir, farkında oldukları halde hem de. Lâkin zaman zaman elden gelen bir şey olmadığı için, bile bile lâdes dersin o hamburger kokusuna. Neden? Çünkü saat 5 küsür, benim o otobüse binmem lazım ve eve gidip uyumam lazım. Farkındalıkla kendime eziyet ettiğim zamanlar oluyor. Bu da onlardan biriydi. Bak nasıl saçmalamaya başladım? Çünkü saat şu an 7'ye geliyor ve ben neyi zorluyorum hiç bilmiyorum. Gündelikte de neyi zorladığımın farkında değilim ne zamandır. Benim olmayan, benim olmayacak, benim olsa bile kendine bencil'lik üzerinden varolanın yok edileceği şeylere sahibim. Neden sıyrılmıyorum? Ya da o çocuğa "arkadaşım otobüstesin, burda yenir mi lan o geoit?" deseydim ne değişirdi? Karşımdaki düşüncesiz mi? Evet, düşüncesiz...
Peki ben niye orta kapıya doğru ilerlemiyorum?
Çünkü.
Hadi yattım ben.
K.
1 Ekim 2012 Pazartesi
Kurgu
Yaz geçti, Eylül geçti, zaman geçti hatta Ertaş göçtü. Nasıl bir unutkanlıktır bu bizdeki bilemedim kendi kendime. Hayıflandım az evvel, tesadüfen bir Kırşehir Bozlağı çıktı karşıma nette ona istinâden düştü dimağa tezeneli. Aman da ustamızı kaybettik, vay efendim Abdal Geleneği göçtü gitti tribine hiç girmek istemiyorum, lâkin çukur çok büyük onu biliyorum. Düşünsene, sözlü bir kültürün 74 yıllık taşıyıcısıydı bu adamcağız. Birikimler, şahit olunanlar, sallanan tezeneler, içilen rakılar, muhabbetler, düğünler, cümbüşler, babadan alınan meşkler, beraber çarpılan gırtlaklar; hop bir anda yok oldu... Her şeyi bir yana bıraktım, en çok yanarım yanarım canlı kanlı bir kere görüp dinleyemedim ona yanarım. Garip geldi garip göçtü, ne diyeyim; mekân-ı cennet.
Akıl karışıklığı gibi yok olmak bana göre. Var olanın, sımsıkı içeri çekilenin saatler sonra bir anda ortadan kaybolmasıyla, arada santimler varken arşınların görünmemesinin hiç bir farkı yok. Ya derdini anlatamazsın ya da anlattığını varsayarak devamlılığı sağlarsın. Bak, cümleler ilerledikçe konu aslında ne kadar karmaşaya doğru sürüklenip kendi kendine çelme takıyor. Bazen birilerine takılmadan da düşebiliyorsun tekleyip. İç çekişmelerin doğrultusunda olanlar, yedirememeler, elinde tuttuğunu harcatmak istememeler, e ler'lerin uzaması da sana bana kalmış artık. Aklına gelenleri sen doldur. Dedim ya akıl karışıklığıyla yok olmanın bağlantısı var diye, gerçeklerle bağdaştırıp yaşadığın şeylerin yüzüne çarpılmasıyla da alakalı bu. Hatırda olanlarla istekler hiç bir zaman bir araya gelmiyor, ki gelmesin de zaten. Zamanında çok düşünerek tasarladığın, kurguladığın şeylerin güvenilirliğini sağlaman imkan ihtimal dahilinde değil. Eee nasıl olacak? Yahut olması lazım mı? Olmazken nasıldı? Değeri, heyecanı, zevki ne kadardı? Harcadık mı? Ya hatta piç mi oldu bile diyebiliriz yok olan için. Bak hepsi akıl karışıklığı barındırıyor; çünkü yok oluyor o kurgun, çöküyor. Plastik kurgular diyelim bunlara istersen? Biraz daha sabret, sana hayattın sırrını da veririm. Yersen tabii. Neyse, adlandırmalar konunun önüne geçtiği zaman tüketilmişliği de beraberinde getirmiyor değil. Güzel bir dünya arayışı ve ortasına yerleşme çabasıyla, tırmanmaya çalışırken çöküyor ya zaten o kurgu. Olmadığının farkında olsak ne olur, olmasak ne olur?..
Okumadığım kitapların sonlarını hep tahayyül ederim. Bıraktığım yere gelene kadar ne nasıl gitmiş, kim neyin peşine düşmüş, adam kadın için ya da kadın adam için neler düşünmüş ona göre kurgularım sonunu. Bunları topladığında ya boklu dereye çıkar mevzu, ya da aradığın ama asla oturamayacağın güzel dünyanın ortasına.
K.
Akıl karışıklığı gibi yok olmak bana göre. Var olanın, sımsıkı içeri çekilenin saatler sonra bir anda ortadan kaybolmasıyla, arada santimler varken arşınların görünmemesinin hiç bir farkı yok. Ya derdini anlatamazsın ya da anlattığını varsayarak devamlılığı sağlarsın. Bak, cümleler ilerledikçe konu aslında ne kadar karmaşaya doğru sürüklenip kendi kendine çelme takıyor. Bazen birilerine takılmadan da düşebiliyorsun tekleyip. İç çekişmelerin doğrultusunda olanlar, yedirememeler, elinde tuttuğunu harcatmak istememeler, e ler'lerin uzaması da sana bana kalmış artık. Aklına gelenleri sen doldur. Dedim ya akıl karışıklığıyla yok olmanın bağlantısı var diye, gerçeklerle bağdaştırıp yaşadığın şeylerin yüzüne çarpılmasıyla da alakalı bu. Hatırda olanlarla istekler hiç bir zaman bir araya gelmiyor, ki gelmesin de zaten. Zamanında çok düşünerek tasarladığın, kurguladığın şeylerin güvenilirliğini sağlaman imkan ihtimal dahilinde değil. Eee nasıl olacak? Yahut olması lazım mı? Olmazken nasıldı? Değeri, heyecanı, zevki ne kadardı? Harcadık mı? Ya hatta piç mi oldu bile diyebiliriz yok olan için. Bak hepsi akıl karışıklığı barındırıyor; çünkü yok oluyor o kurgun, çöküyor. Plastik kurgular diyelim bunlara istersen? Biraz daha sabret, sana hayattın sırrını da veririm. Yersen tabii. Neyse, adlandırmalar konunun önüne geçtiği zaman tüketilmişliği de beraberinde getirmiyor değil. Güzel bir dünya arayışı ve ortasına yerleşme çabasıyla, tırmanmaya çalışırken çöküyor ya zaten o kurgu. Olmadığının farkında olsak ne olur, olmasak ne olur?..
Okumadığım kitapların sonlarını hep tahayyül ederim. Bıraktığım yere gelene kadar ne nasıl gitmiş, kim neyin peşine düşmüş, adam kadın için ya da kadın adam için neler düşünmüş ona göre kurgularım sonunu. Bunları topladığında ya boklu dereye çıkar mevzu, ya da aradığın ama asla oturamayacağın güzel dünyanın ortasına.
K.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)