Bakmak istediklerim var. Yapmak etmek değil, sadece bakmaktan bahsediyorum. "Hoş bir havada deniz kenarında uzaklara bakayım" kadar gelişi güzel ucuz istekler değil bunlar. Sağa sola bir yerlere 'depiştirdiğimiz', üzeri plastik muhabbetlerle kaplı olanlar. Kolay olan, hem de pek kolay olan ve sana getireceği tek zahmeti trene atlayıp Süreyya Plajı'nda inmek olan. İzmir uçağı olan ya da direkt Kuşadası'na hiç durmadan giden bir otobüs olan. Her yerde bakmak istediklerim/istediklerimiz var. Soyut olana, sese dokunamaz, fakat onu ortaya çıkartabilir ve sonuna imzanı atmak sûretiyle ona şekil verebilirsin. Lâkin ona bakamazsın. Benim bakmak istediklerim var.
Darphâne müdürü olan Pülümürlü bir adam bize bakmayı, Üvercinka'sında da boynundan bileğine, Lâleli'den de Afrika'ya gitmeyi öğretti. Hoş biz seninle Lâleli'de gezmedik hiç, unutturma bunu. 1950'lerden sonra değişti seni tarif etmek. Gri ve koyu sahip çıkışlardı onunki. 2.'lerdendi. Rakamlarla uğraşması gerekirken kelimeleri doladı insanların boynuna. Bugün 9 Ocak, 1990'ın 9 Ocak'ında o tramvay semâya doğru çift biletle süzüldü. Zamanında soyadından siktir ettiği tek bir y'yi havada kapanlar vardı. Şimdi de biz posasıyla idare ediyor, o kalan y'nin suyunu sıkıyoruz. Bu arada hakiki soyadı Seber'dir o da ayrı mevzu. Sen gerçi biliyorsun bunu, neyse. Atilla İlhan'ı sevmezmiş pek, öyle yazıyorlar sağda solda; burda da tam altında İlhan var, bilemedim hoşnut olur mu.. Kalsın boşver. Bana kalırsa Atilla da, Turgut da seni çok kıskandı Cemâl, bakma kelimeleri arkandan üzdüklerine.
Onu bunu bırak şimdi, sen değil de, 9 Ocak ölseydi be Cemâl.
K.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)