Şapkalı harfler sence de şık durmuyor mu kelime arasına iliştirildiğinde? Baksana şunun güzelliğine "Â"... Anlatılmak istenen upuzun bir cümle içinde şapkası olan bir harf. Bana göre bazı kelimelerin buna ihtiyacı var. Daha okunası, daha oturaklı, daha albenili yapıyor anlatılmak isteneni. Kimi arkadaşlarımı telefon rehberime öyle kaydederim ben, onların şapkaya ihtiyaçları vardır, daha şık dururlar bir köşede. İhtiyaç olan şey harfin üzerine atılan tek çizgi kadar basit olabiliyor kimi zaman. İnsan ne garip di mi? Göz o şapkayı istiyor aslında, bünye değil. Sanki bu da bir süre sonra ihtiyaçtan ziyâde alışkanlıklara döndürüyor mevzuyu. Görmeyi isteyen neyi nasıl görmek istiyorsa o şekilde yürüyor aslında tüm mevzu. Geçenlerde bir arkadaşımla konuşurken bahsi geçmişti "görmek" konusunun. Fotoğrafçı bir abim de Eskişehir yolu dönüşü muhabbette fotoğraf makinesinin ve lenslerin neyi nasıl gördüğünü ve bunu vizörden insana nasıl aktardığını anlatmıştı. O aklıma geldi birden, ki sonra düşündüm hakikaten karşı karşıya kaldığın durumun ehemmiyetine göre değişik lensler kullanıyorsun farkında olmadan. Kimisine 50mm sabitle, kimisine de kolum kadar bir lensle bakıp anca görebiliyorum. Sana bunu daha önce aktaran, seni nasıl gördüğünü noksan bir şekilde hissettirende kabahat, yoksa banane. Arkadaşıma da görme konusunu böyle dedim sanırım, tam bilemedim şu an. Elinin altında kırk çeşit görme aracı varken sen gidip şapkalı a harfine takılı kalırsın ama vakit yürüdükçe o nasıl gelir gözüne bilemezsin. Ama işte sorun olan şapkanın sana şık gelmesi, parlaması. Dedim ya cümle içinde kullanırken ister onu diye, müzikte de böyledir zaman zaman. Çaldığın şey bazen öyle bir akor ister ki, o kısım ona ihtiyaç duyar "tınlamak" ister sesler. Yönelimler, başka bir şey değil. O armoni o şekilde yazılmış ki senin o sesi tınlatmanı mecburi kılmış. Çalarsın bir süre sıkıntı olmaz.
K.
28 Kasım 2012 Çarşamba
Koklatma
Sinemada izletmekten ve sürüklemekten ziyâde filmleri okutan yönetmenler vardır. Her ne kadar film konusuyla aram pek iyi olmasa da, bellediğim bir kaç yönetmen bana hikayeyi izletmek yerine okutur. Bunların isimlerini "bikbikbikbik" diye sayıp şekle girmemi bekleme tabii benden, zirâ öyle bi' dünya yok. Abartma. Yaptıkları mesleklere farklı boyutlar getiren adamlar olarak tanımlarım ben bunları. Bunlar dedim, alınmasınlar ricâ edicem. Film ama içinde satırlar var; müzik? Altmetni müzikten başka her şey. Psikoloji, söz sanatları, hiciv, betimleme, cinas, saçmalık, saçmamalık, mantık her şey bir sürü şey... Sanki amacından sapmaya başlarmış gibi yapıp farklı yönelimler verdiğin zaman mevzunun sıradanlığını aşıyormuşsun gibi gelir bana hep. Sağa sapar gibi yapıp geri dönmek ya da "koklatmak" da diyebiliriz. Piyasa müzisyenleri arasında bir tâbirdir bu, şarkı bittiğinde ondan sonra gelecek şarkının melodisini başlamadan önce hafif bir çalar enstrüman. Koklatma denir buna. Sinemadan nasıl buraya geldiysek, neyse.
Bahsettiğim yönetmenler konuyu işlerken bir anda plan 360 değişir. Mekân bambaşka, oyuncular alakasız, konu ise hepten farklı bir yoldadır. Dikkat uyandırma, aman efendim koltukta yayılma bak bu hikayede neler oluyor'cu bir yaklaşım da diyebiliriz buna. Tabii bu kadar yerlerde bir tanımlama değildir onun teknik karşılığı ya, idare et artık. Yönetmenin tahayyül dünyasıyla eşdeğer gibi gelir bana bu; demek ki bu adam hayatını da bu şekilde yaşıyor. Potansiyel üretme ve alternatifler sunarak işlemek gibi bir şey kanımca. 20. yy'ın başından itibaren oluşmuş bir sanat/sektör, edebiyatla içiçe geçmiş, müzik kezâ konunun içinde ve hatta dibinde, görsellik tavanda e 100 küsür sene içersinde mevzuyu değişik açılardan ele alan adamlar da çıkmış doğal olarak. İzletmek dışında "okutmak" dedik ya az önce, o bahsettiğim farklı planlar ve alakasız hikayeler bana çok cazip gelir her zaman. Değişikliğin, algının ve tanımlayarak sunmanın farklı hallerini bir tek ben seviyor olamam heralde.
Yönetmenin değişen bakış açısıyla, standart algıda çeken yönetmenin elindeki malzeme mâlûmunuz aynıdır. Biri yukardan diğeri aşağıdan, biri sağdan öteki soldan. Fakat eldeki soğan-sarımsak? Aynı. Bir de bu şekilde deneyelim'lerin sonucunda doğan çeşitlemelerin ürünü çoğu zaman başarısızlık veya dar bir kitleye hitap eder. En azından benim çıkarımım bu, böyle. Ya genel gürûhun isteği doğrultusunda ortaya bir şeyler konur/konmalı ya da varılacak sonuca iki üst yoldan gitme'ci bir tavır ve yaklaşımla yapmalı. Bu da doğal olarak ortaya "değişikli" şeyler çıkartır. Unutmamalıyız ki!.. Neyi? Diyesim gelirdi lisede sürekli kompozisyon yazan o çalışkan çocuğa. Son paragrafları hep böyle başlardı. Gerizekalı.
Neyse.
K.
Bahsettiğim yönetmenler konuyu işlerken bir anda plan 360 değişir. Mekân bambaşka, oyuncular alakasız, konu ise hepten farklı bir yoldadır. Dikkat uyandırma, aman efendim koltukta yayılma bak bu hikayede neler oluyor'cu bir yaklaşım da diyebiliriz buna. Tabii bu kadar yerlerde bir tanımlama değildir onun teknik karşılığı ya, idare et artık. Yönetmenin tahayyül dünyasıyla eşdeğer gibi gelir bana bu; demek ki bu adam hayatını da bu şekilde yaşıyor. Potansiyel üretme ve alternatifler sunarak işlemek gibi bir şey kanımca. 20. yy'ın başından itibaren oluşmuş bir sanat/sektör, edebiyatla içiçe geçmiş, müzik kezâ konunun içinde ve hatta dibinde, görsellik tavanda e 100 küsür sene içersinde mevzuyu değişik açılardan ele alan adamlar da çıkmış doğal olarak. İzletmek dışında "okutmak" dedik ya az önce, o bahsettiğim farklı planlar ve alakasız hikayeler bana çok cazip gelir her zaman. Değişikliğin, algının ve tanımlayarak sunmanın farklı hallerini bir tek ben seviyor olamam heralde.
Yönetmenin değişen bakış açısıyla, standart algıda çeken yönetmenin elindeki malzeme mâlûmunuz aynıdır. Biri yukardan diğeri aşağıdan, biri sağdan öteki soldan. Fakat eldeki soğan-sarımsak? Aynı. Bir de bu şekilde deneyelim'lerin sonucunda doğan çeşitlemelerin ürünü çoğu zaman başarısızlık veya dar bir kitleye hitap eder. En azından benim çıkarımım bu, böyle. Ya genel gürûhun isteği doğrultusunda ortaya bir şeyler konur/konmalı ya da varılacak sonuca iki üst yoldan gitme'ci bir tavır ve yaklaşımla yapmalı. Bu da doğal olarak ortaya "değişikli" şeyler çıkartır. Unutmamalıyız ki!.. Neyi? Diyesim gelirdi lisede sürekli kompozisyon yazan o çalışkan çocuğa. Son paragrafları hep böyle başlardı. Gerizekalı.
Neyse.
K.
24 Kasım 2012 Cumartesi
Beşer
Kelimelerin doğru yazılışlarından ziyâde bir de telaffuzları vardır insanlar arasında. Doğrusu veya yanlışı günümüzde kimseyi pek de fazla enterese etmese de, herkes bir şekilde konuşuyor kendi arasında. İnternet dili ve yazımı en büyük etken bana göre. Yeni oluşumlar, doğru olan kelimenin yerine geçen alternatif kelimeler, harfleri yumuşatarak daha "sevimli" kılmalar ve daha bir sürü şey. Çok ayıp yerine çoğayıp türedi mesela bu aralar. Yadırganmıyor artık bu tür tercih etmeler. Eskiler bu mevzuya Galat-ı Meşrû derlermiş; yanlış olanı kullana kullana bir yerden sonra doğru kabul etme hali de diyebiliriz bunun için.
Yabma, çöb ve ayıb kelimeleri doğru kullanımdan daha çok "amaaan yerler ya" halinde artık. Ayıb kelimesi ise içinde bulunulan durumla doğru orantılı bence. Artık o kadar ayıp olmaya başlamış ki, ağzı dolu dolu AYIB ARTIK diye içinden geçiren insan evladı, bunu kalemine de -sanal dahi olsa- yansıtmaya başlamış. Hakikaten bazen ayıp denilebilecek şeyler oluyor günlük hayatta. Her ne kadar kendi kendine bunu desen de, hiçbir şey olmamış gibi pişkin bir vaziyette normallikler üzerinden devam ettirenler olabiliyor. Bu normal, çünkü beşer her zaman "kendine bencil", yapılabilecek pek de bir şey yok kanımca. Fakat tat kaçmaya başladığında bu senin duruşuna da, bakışına da, yazışına da yansıyor. Tıpkı ayıp yerine "ayıb"ı kullanmak gibi.
K.
Yabma, çöb ve ayıb kelimeleri doğru kullanımdan daha çok "amaaan yerler ya" halinde artık. Ayıb kelimesi ise içinde bulunulan durumla doğru orantılı bence. Artık o kadar ayıp olmaya başlamış ki, ağzı dolu dolu AYIB ARTIK diye içinden geçiren insan evladı, bunu kalemine de -sanal dahi olsa- yansıtmaya başlamış. Hakikaten bazen ayıp denilebilecek şeyler oluyor günlük hayatta. Her ne kadar kendi kendine bunu desen de, hiçbir şey olmamış gibi pişkin bir vaziyette normallikler üzerinden devam ettirenler olabiliyor. Bu normal, çünkü beşer her zaman "kendine bencil", yapılabilecek pek de bir şey yok kanımca. Fakat tat kaçmaya başladığında bu senin duruşuna da, bakışına da, yazışına da yansıyor. Tıpkı ayıp yerine "ayıb"ı kullanmak gibi.
K.
13 Kasım 2012 Salı
Anorak
Sorun karşısında alternatif bir yol üretme hızın ne kadar? Benim çok sür'atli değil mesela, önce bir "hmm nasıl ya? eee?" yapmam lazım. Kimi insan da bunu pata küte yapabiliyor; onlara çok büyük hayranım. Olmadı mı yapıştır yenisini. Karşındakine belki elindekinin paketini değiştirerek "yeni gibi", belki de gerçekten yeni bir şey sunman lazım. Hem senin isteğin hem de negatifi pozitife çevirebilecek ortak bir nokta. Tabii mevzu tamamıyla kestirip atılmamışsa. Üzerine kafa yordukça daha mâkul bir şeyler çıkar sanırım ortaya. Sonuçta "bahar da yağmur da bizim değil, ama bu onların güzelliklerine şahit olmamıza engel bir durum da değil". Varlık üzerinden de akıldan geçenler tatmin edilebilir gibi geliyor bana artık; yahut buna inanmaya çalışıyor gibiyim, bilemedim.. Hatta varoluşculuk falan, Sartre'a bağlasam mı mevzuyu? Çok küfreder misin bana?..
Eski bir pantolonumu buldum kenarda köşede fakat onu oraya neden tepiştirdiğimi bir türlü hatırlayamadım. Üşenmedim yıkadım ve tahmin edebileceğin üzere giydim. Eve geldikten sonra neden buruşturup attığımı verdiği "rahatsızlıktan" ötürü anlayarak gerisingeri yerine koymadım, direkt olarak çöpü boyladı. Bunu neden yazdım? Onu bilmiyorum ama bir şeyin eskisinden "eskiden" hayır gelmemişse şimdi de gelmez, onu pantolon üzerinden betimlemek istedim. Oha çok ilkokul örneklemesi oldu lan, gerçi boşver, bana pantolon sana anorak. Var o boşlukları sen doldur keyfine göre.
Unutmadan bir de 21 Kasım Çarşamba Beyoğlu/Peyote'de çalıyoruz. Kiminle? Umut Töre Bandosu'yla. Neler çalıcaz? Grubun albümündeki "kendi şarkıları"nı. Bu hangi albüm? Gri Plak'tan çıkan "Apansız" adlı albüm. Nasıl bir müzik? Bunu tabii ki burdan anlatmam, gel, gör, dinle. Şimdilik al bir tane tadımlık:
Eski bir pantolonumu buldum kenarda köşede fakat onu oraya neden tepiştirdiğimi bir türlü hatırlayamadım. Üşenmedim yıkadım ve tahmin edebileceğin üzere giydim. Eve geldikten sonra neden buruşturup attığımı verdiği "rahatsızlıktan" ötürü anlayarak gerisingeri yerine koymadım, direkt olarak çöpü boyladı. Bunu neden yazdım? Onu bilmiyorum ama bir şeyin eskisinden "eskiden" hayır gelmemişse şimdi de gelmez, onu pantolon üzerinden betimlemek istedim. Oha çok ilkokul örneklemesi oldu lan, gerçi boşver, bana pantolon sana anorak. Var o boşlukları sen doldur keyfine göre.
Unutmadan bir de 21 Kasım Çarşamba Beyoğlu/Peyote'de çalıyoruz. Kiminle? Umut Töre Bandosu'yla. Neler çalıcaz? Grubun albümündeki "kendi şarkıları"nı. Bu hangi albüm? Gri Plak'tan çıkan "Apansız" adlı albüm. Nasıl bir müzik? Bunu tabii ki burdan anlatmam, gel, gör, dinle. Şimdilik al bir tane tadımlık:
K.
14 Ekim 2012 Pazar
"Orada leş gibi kokan iğrenç yeraltında, alaya alınarak güçlendirilmiş
sıçancık yavaş yavaş kine; soğuk, zehirli, özenle sonu gelmez bir kine
boğulur. Kinini kırk yıl en ince, en utanç verici ayrıntılarına dek
anımsayacak; her anımsayışta kendinden daha bir yüz kızartıcı şeyler
ekleyerek, bu uydurmalarıyla kendini yiyip bitirecektir. Bir yandan
kuruntularından utanır; bir yandan da olanları anımsamaktan, yeni baştan
kurcalamaktan, "olabilirdi" düşüncesiyle başka başka uydurmalar
eklemekten kendini alamaz. Bağışlamak nedir bilmez. Belki öç almaya bile
kalkışır, ama beceriksizce, miskin miskin, uzaktan uzağa, sinsice, ne
öç almak hakkına, ne de başarısına inanmadan yapar bunu; öbür yandan öç
almak istediği kimseden yüz kat fazla üzüleceğini, ötekinin kılının bile
kıpırdamayacağını ta başta bilir. Ölüm döşeğinde bunları bir kez daha,
bunca zaman birikmiş faizleriyle birlikte anımsayacak ve...Bakın işte,
bu soğuk, iğrenç yarı umutsuzlukla, yarı inançla, kahrından kendini
bilinçli olarak yeraltına kırk yıl diri diri gömmede; zorlamayla
yaratılmış durumunun yine de kısmen içinden çıkılabilir olmasında; bütün
o içe işleyen doyurulmamış isteklerinin özünde; kesin olarak verilen
kararla bunun peşinden gelen pişmanlıklar çalkantısında yatmaktadır o
garip acı hazzının özü."
D. / 1864
D. / 1864
7 Ekim 2012 Pazar
112
Bu yorgunlukla normalde osurarak uyumam gerekirken kalkmış kalem sallıyorum. Ah ben... Aman da ben... Ben ki ne ben... Ben diye bir şey var, ben'den çıkar bencilliğe kadar yürür o mevzu. Tahminen kimse hazetmez bencil insanlardan ama herkes de bir o kadar "kendine bencil" bana göre. Kendine bencil, iç çekişmesi olan bir kelime. Neyse. Bostancı'dan Taksim'e gelmem tam 2 saat 10 dakika sürmemeliydi gecenin 4'ünde. İsyan ettim, hem de çok büyük. Heh dedim saat başı! 112'yi yakalarım tam da durakların ordayım. Bekle bekle bekle bekle bekle. İnat edip ısrarla bekle. Allah da belanı versin 112, başka da hiç bir şey demem. İstanbul dışı olanlar 112'nin Bostancı - Taksim otobüsü olduğuna uyanamadıkları için ambulans sanabilirler, şaşırmayın kendinizi. Velhâsıl saat başı gelmesi gereken otobüs gelmedi haliyle. Ben naptım? Sarıdolmuşlara gittim. Cumartesi sabaha karşı o dolmuşlar genelde sarhoş dolu olur, nitekim yine öyleydi. Fakat ben, zaten saatlerce pop çalarak sarhoş eğlendiren ben, tatlı niyetine gelen bu sarhoşları da hiç çekemeyecek halde olan ben, onların sarhoş muhabbetlerine naptım? Maruz kaldım. "Oğlum, Nevizâde'de bu saatlerde her yer kız, yerlerde yatıyolar seçiyosun gidip resmen kehkehkeh!" lan allah kahretsin sizi ne diyeyim ki. Takrîbî 25 dakika bekledikten sonra kalktı sarıdolmuş. 20 dakikada Taksim'deydim. Bence o adamlar biraz daha kassa o arabalarla zamanda yolculuk yapabilirler. Aslında Zemeckis 1985'te Back To The Future'ı çekmeden önce kesinlikle bu sarıdolmuşlara binmiş, kuşkum yok yani. Ordan in eve gitmek için bir otobüs daha yakala; onun içinde kimler var? BU SEFER TAKSİM'Cİ ÖĞRENCİ SARHOŞLAR. "Ben bu azâbı çekmek için kimin âhını aldım?" dedim o otobüste kendi kendime. Tam arkamdaki eleman "ıslak hamburger" yiyordu, düşün. Toplu taşımadasın ve o toplu taşıma hakikaten çok toplu, saat 5'i geçmiş ve sen yoğunlaşan noktası sarımsak olan bir şey tüketiyorsun. Bu olmamalıydı, lâkin yapacak bir şey yoktu. Düşüncesizlik otobüs, minibüs, vapur ya da insan dinlemiyor.
Dedim ya ilk başlarda kendine bencil diye, bu da düşüncesizlikle ortak bir payda kanımca. O çocuk eğer o hamburgeri binmeden önce yahut indikten sonra yeseydi ben şu an buna kafa yormuyor olacaktım. Söylesen "sanane yeaaa" diyebilir. Hamburger üzerinden yürüyüp konuyu soyut bencilliklere de bağlayabiliriz. İnsanlar bunlarla karşı karşıya kalabilir, farkında oldukları halde hem de. Lâkin zaman zaman elden gelen bir şey olmadığı için, bile bile lâdes dersin o hamburger kokusuna. Neden? Çünkü saat 5 küsür, benim o otobüse binmem lazım ve eve gidip uyumam lazım. Farkındalıkla kendime eziyet ettiğim zamanlar oluyor. Bu da onlardan biriydi. Bak nasıl saçmalamaya başladım? Çünkü saat şu an 7'ye geliyor ve ben neyi zorluyorum hiç bilmiyorum. Gündelikte de neyi zorladığımın farkında değilim ne zamandır. Benim olmayan, benim olmayacak, benim olsa bile kendine bencil'lik üzerinden varolanın yok edileceği şeylere sahibim. Neden sıyrılmıyorum? Ya da o çocuğa "arkadaşım otobüstesin, burda yenir mi lan o geoit?" deseydim ne değişirdi? Karşımdaki düşüncesiz mi? Evet, düşüncesiz...
Peki ben niye orta kapıya doğru ilerlemiyorum?
Çünkü.
Hadi yattım ben.
K.
Dedim ya ilk başlarda kendine bencil diye, bu da düşüncesizlikle ortak bir payda kanımca. O çocuk eğer o hamburgeri binmeden önce yahut indikten sonra yeseydi ben şu an buna kafa yormuyor olacaktım. Söylesen "sanane yeaaa" diyebilir. Hamburger üzerinden yürüyüp konuyu soyut bencilliklere de bağlayabiliriz. İnsanlar bunlarla karşı karşıya kalabilir, farkında oldukları halde hem de. Lâkin zaman zaman elden gelen bir şey olmadığı için, bile bile lâdes dersin o hamburger kokusuna. Neden? Çünkü saat 5 küsür, benim o otobüse binmem lazım ve eve gidip uyumam lazım. Farkındalıkla kendime eziyet ettiğim zamanlar oluyor. Bu da onlardan biriydi. Bak nasıl saçmalamaya başladım? Çünkü saat şu an 7'ye geliyor ve ben neyi zorluyorum hiç bilmiyorum. Gündelikte de neyi zorladığımın farkında değilim ne zamandır. Benim olmayan, benim olmayacak, benim olsa bile kendine bencil'lik üzerinden varolanın yok edileceği şeylere sahibim. Neden sıyrılmıyorum? Ya da o çocuğa "arkadaşım otobüstesin, burda yenir mi lan o geoit?" deseydim ne değişirdi? Karşımdaki düşüncesiz mi? Evet, düşüncesiz...
Peki ben niye orta kapıya doğru ilerlemiyorum?
Çünkü.
Hadi yattım ben.
K.
1 Ekim 2012 Pazartesi
Kurgu
Yaz geçti, Eylül geçti, zaman geçti hatta Ertaş göçtü. Nasıl bir unutkanlıktır bu bizdeki bilemedim kendi kendime. Hayıflandım az evvel, tesadüfen bir Kırşehir Bozlağı çıktı karşıma nette ona istinâden düştü dimağa tezeneli. Aman da ustamızı kaybettik, vay efendim Abdal Geleneği göçtü gitti tribine hiç girmek istemiyorum, lâkin çukur çok büyük onu biliyorum. Düşünsene, sözlü bir kültürün 74 yıllık taşıyıcısıydı bu adamcağız. Birikimler, şahit olunanlar, sallanan tezeneler, içilen rakılar, muhabbetler, düğünler, cümbüşler, babadan alınan meşkler, beraber çarpılan gırtlaklar; hop bir anda yok oldu... Her şeyi bir yana bıraktım, en çok yanarım yanarım canlı kanlı bir kere görüp dinleyemedim ona yanarım. Garip geldi garip göçtü, ne diyeyim; mekân-ı cennet.
Akıl karışıklığı gibi yok olmak bana göre. Var olanın, sımsıkı içeri çekilenin saatler sonra bir anda ortadan kaybolmasıyla, arada santimler varken arşınların görünmemesinin hiç bir farkı yok. Ya derdini anlatamazsın ya da anlattığını varsayarak devamlılığı sağlarsın. Bak, cümleler ilerledikçe konu aslında ne kadar karmaşaya doğru sürüklenip kendi kendine çelme takıyor. Bazen birilerine takılmadan da düşebiliyorsun tekleyip. İç çekişmelerin doğrultusunda olanlar, yedirememeler, elinde tuttuğunu harcatmak istememeler, e ler'lerin uzaması da sana bana kalmış artık. Aklına gelenleri sen doldur. Dedim ya akıl karışıklığıyla yok olmanın bağlantısı var diye, gerçeklerle bağdaştırıp yaşadığın şeylerin yüzüne çarpılmasıyla da alakalı bu. Hatırda olanlarla istekler hiç bir zaman bir araya gelmiyor, ki gelmesin de zaten. Zamanında çok düşünerek tasarladığın, kurguladığın şeylerin güvenilirliğini sağlaman imkan ihtimal dahilinde değil. Eee nasıl olacak? Yahut olması lazım mı? Olmazken nasıldı? Değeri, heyecanı, zevki ne kadardı? Harcadık mı? Ya hatta piç mi oldu bile diyebiliriz yok olan için. Bak hepsi akıl karışıklığı barındırıyor; çünkü yok oluyor o kurgun, çöküyor. Plastik kurgular diyelim bunlara istersen? Biraz daha sabret, sana hayattın sırrını da veririm. Yersen tabii. Neyse, adlandırmalar konunun önüne geçtiği zaman tüketilmişliği de beraberinde getirmiyor değil. Güzel bir dünya arayışı ve ortasına yerleşme çabasıyla, tırmanmaya çalışırken çöküyor ya zaten o kurgu. Olmadığının farkında olsak ne olur, olmasak ne olur?..
Okumadığım kitapların sonlarını hep tahayyül ederim. Bıraktığım yere gelene kadar ne nasıl gitmiş, kim neyin peşine düşmüş, adam kadın için ya da kadın adam için neler düşünmüş ona göre kurgularım sonunu. Bunları topladığında ya boklu dereye çıkar mevzu, ya da aradığın ama asla oturamayacağın güzel dünyanın ortasına.
K.
Akıl karışıklığı gibi yok olmak bana göre. Var olanın, sımsıkı içeri çekilenin saatler sonra bir anda ortadan kaybolmasıyla, arada santimler varken arşınların görünmemesinin hiç bir farkı yok. Ya derdini anlatamazsın ya da anlattığını varsayarak devamlılığı sağlarsın. Bak, cümleler ilerledikçe konu aslında ne kadar karmaşaya doğru sürüklenip kendi kendine çelme takıyor. Bazen birilerine takılmadan da düşebiliyorsun tekleyip. İç çekişmelerin doğrultusunda olanlar, yedirememeler, elinde tuttuğunu harcatmak istememeler, e ler'lerin uzaması da sana bana kalmış artık. Aklına gelenleri sen doldur. Dedim ya akıl karışıklığıyla yok olmanın bağlantısı var diye, gerçeklerle bağdaştırıp yaşadığın şeylerin yüzüne çarpılmasıyla da alakalı bu. Hatırda olanlarla istekler hiç bir zaman bir araya gelmiyor, ki gelmesin de zaten. Zamanında çok düşünerek tasarladığın, kurguladığın şeylerin güvenilirliğini sağlaman imkan ihtimal dahilinde değil. Eee nasıl olacak? Yahut olması lazım mı? Olmazken nasıldı? Değeri, heyecanı, zevki ne kadardı? Harcadık mı? Ya hatta piç mi oldu bile diyebiliriz yok olan için. Bak hepsi akıl karışıklığı barındırıyor; çünkü yok oluyor o kurgun, çöküyor. Plastik kurgular diyelim bunlara istersen? Biraz daha sabret, sana hayattın sırrını da veririm. Yersen tabii. Neyse, adlandırmalar konunun önüne geçtiği zaman tüketilmişliği de beraberinde getirmiyor değil. Güzel bir dünya arayışı ve ortasına yerleşme çabasıyla, tırmanmaya çalışırken çöküyor ya zaten o kurgu. Olmadığının farkında olsak ne olur, olmasak ne olur?..
Okumadığım kitapların sonlarını hep tahayyül ederim. Bıraktığım yere gelene kadar ne nasıl gitmiş, kim neyin peşine düşmüş, adam kadın için ya da kadın adam için neler düşünmüş ona göre kurgularım sonunu. Bunları topladığında ya boklu dereye çıkar mevzu, ya da aradığın ama asla oturamayacağın güzel dünyanın ortasına.
K.
28 Mayıs 2012 Pazartesi
Ekümenopolis / Rantsal Dönüşüm
Akşamüstü okuldan eve geldiğimde ne zamandır sinemaya gitmediğim düşüncesi aklıma düşmüşken bir anda "aa ekümenopolis'i izlemedim" baloncuğu kafamda beliriverdi. Evcağaz arkadaşım Giray'ı da işin içine kattım ve düştük sinema yollarına. Şimdi diyeceksin ki nedir bu işin iç yüzü? Efenim şimdi şöyle:
Mâlûmunuz İstanbul'un belirli noktaları için son 3-4 yıldır "kentsel dönüşüm" diye bir yeniden yapılanma süreci söylenmekte ve icra edilmektedir. Peki kentsel dönüşüm nasıl bir dönüşümdür diye sorarsak, aslında dış yüzü için çok güzel makyajlanmış ve hediye paketi şeklinde süslenerek insanlara servis edilmiş bir rant mekanizması adını verebiliriz. En genel hatlarıyla özetlediğimiz konunun dış yüzü böyleyse içi nasıldır peki bu projenin? İşte sıkıntı tam da orada başlıyor zaten. Dışardan çok yararlı bir fikir gibi gözüken bu hareket tam da düşündüğün gibi birtakım güç odaklarının kentin merkezî ve işlevsel noktalarını büyük şirketlere/kuruluşlara peşkeş çekmesinden başka bir şey değil. Tarlabaşı, Sulukule, Ayazma, Bezirganbaşı gibi yerlerde yaşayan insanları, üstelik kentin sosyo/kültürel renginin önemli bir bölümünü oluşturan toplulukların barındığı bu semtlerde oturan insanları Halkalı, Taşoluk gibi oturdukları yerin 30-40 km uzağına atmak, topluluk dokusunu ve günlük işleyişi baltalamaktan başka bir şey değildir.
Tarlabaşı'nda 3 yıl yaşadım. Aman efendim o insanların da yaşamaya hakkı var gibi küstah bir savunma yapmıyorum burda, fakat varsayım üzerinden hareketle yarın evinden atılıp şehrin 30km dışında bir yere elinden alınan evinin cüzzi bir miktar parası sana verilerek yollandığını düşün. Üstelik sana verilecek olan "yeni" evin dandikliğinden, altına girdiğin borçtan ise hiç mi hiç bahsetmiyorum. Heh ne diyorduk, Tarlabaşı; orada bulunduğum süre içerisinde tabii ki tatsız olaylara da şahit oldum ama o yaratılan kötü imajı semti toptan yok ederek çözmek diye bir mantık dünya üzerinde yok. Sırf bir sokak üstü İstiklâl Caddesi diye binbir türlü kılıf giydirerek evleri, hem de yüksek tavan olarak tâbir edilen Rum ve Ermeni Mimârisi'nin güzelim örneklerini yok etmeye de kimsenin hakkı yok. Çingene Kültürü diye adlandırdığımız sosyal ahenge vurulan tırpandan bahsediyoruz burda. Sulukule! Birleşmiş Milletler'in dünya mirası listesine aldığı, soyut kültürler listesinde önemli bir konumda olan bir semt. Şimdi? Evlerin molozları dozerler tarafından kaldırılıyor. İnsanlar? Halkalı taraflarında.
Filmde kentsel dönüşümün hakikaten bir dönüm dönüm dönüşüm ve ayrışım oluşunu lime lime irdelemişler. Zengin - Fakir ayrımının ucu açık bir uçurumla konutsal bağlamda yapıldığını hergün gözlerimizle görüyoruz zaten. Süper güvenlikli, dikenli telli, girişinde görevlilerin beklediği harika konutlu siteler, diğer yandan istif mantığında dar metrekarelere "depolanmış" konumda olan fakir siteleri. Gelir dağılımı sonucunda yapılan bu mantıksız ayrımın oluşturduğu "öteki" kavramı iki taraf için de çok tehlikeli. İnsanları sosyal olarak ayırmak günlük yaşamın oluşturacağı negatif sonuçları ve olayları da beraberinde getirecektir. Zarar verme iç güdüsü her iki taraf için de kolaylaşacak, siz - biz kavramlarını daha da öne çıkartacaktır. Çünkü o yüksek güvenlikli sitelere yoldan geçen elini kolunu sallayarak giremeyecek, pespâye durumda olan sitelere ise zengin olan kesim zaten tenezzül etmeyecektir.
Peki Ekümenopolis'i nasıl tanımlıyorlar? "Ekümenopolis, 1967 yılında yunanlı şehir plancısı Constantinos Doxiadis tarafından ortaya atılan, günümüzün kentleşme ve nüfus artışı hızları göz ününe alındığında, gelecekte dünyadaki bütün kentleşmiş alanların ve megapollerin kuşaklar halinde birbirleriyle birleşeceği ve tek bir şehir oluşturacağı fikrini temsil eden bir terimdir". Polis, metropolis, megapolis ve ekümenopolis olarak şehir katlarını sıralayabiliriz. Ekümenopolis, nüfusu 30 milyonu aşan ve tam anlamıyla bir kaosa sürüklenmiş uçsuz şehri temsil eder. Bu terimin filme ismini vermesi ve fikrin tam da günümüz İstanbul'unu anlatması tabiki bir tesadüf değil. Planlanmış bir şehir planlamasından bahsediliyor burada, işi tesadüflere bırakmayı ve "toplumun refahı" martavalını kanımca kimse yemiyordur. Neoliberal kentleşme örneğinin dünyanın hiç bir kentinde tutmadığı ve İstanbul'da da tutmayacağı filmde üzerine basa basa anlatılıyor. Şehre yapılan devâsâ yapılar, askeri üssü andıran yüksek güvenlikli siteler, katlı otoparklar, alışveriş merkezleri ve güvenlik tehditi oluşturan bina yığınlarının geneli, yabancı şirketler tarafından inşâ edilmekteler. Peki bu yabancı şirketler kendi ülkelerinde bu yapıları yapabiliyorlar mı? Asla! Çünkü bu tür yığınların bir çözüm değil aksine tıkanma olduğunu kendileri bizden daha iyi bilmekteler.
Sermaye girdabının İstanbul'u aldığı esaretin kent sosyologları ve şehir plancıları tarafından irdelenerek, fikirler ortaya konarak, çözümler getirilerek anlatıldığı bu film, ne yazık ki kısıtlı salonlarda gösterilmektedir. Denk gelirseniz izleyin değil, mutlaka izleyin diyorum. Tahminen sinema gösterimleri bittiğinde internete düşürülerek daha fazla insanın izlemesi ve bilinçlenmesi sağlanır ve karşıt duruş toplu hareketlere dönüşür diye ummaktayım.
Filmde de sorduğu gibi: "Bu dönüşüm kentsel mi yoksa rantsal mı?".
K.
www.ekumenopolis.net
Mâlûmunuz İstanbul'un belirli noktaları için son 3-4 yıldır "kentsel dönüşüm" diye bir yeniden yapılanma süreci söylenmekte ve icra edilmektedir. Peki kentsel dönüşüm nasıl bir dönüşümdür diye sorarsak, aslında dış yüzü için çok güzel makyajlanmış ve hediye paketi şeklinde süslenerek insanlara servis edilmiş bir rant mekanizması adını verebiliriz. En genel hatlarıyla özetlediğimiz konunun dış yüzü böyleyse içi nasıldır peki bu projenin? İşte sıkıntı tam da orada başlıyor zaten. Dışardan çok yararlı bir fikir gibi gözüken bu hareket tam da düşündüğün gibi birtakım güç odaklarının kentin merkezî ve işlevsel noktalarını büyük şirketlere/kuruluşlara peşkeş çekmesinden başka bir şey değil. Tarlabaşı, Sulukule, Ayazma, Bezirganbaşı gibi yerlerde yaşayan insanları, üstelik kentin sosyo/kültürel renginin önemli bir bölümünü oluşturan toplulukların barındığı bu semtlerde oturan insanları Halkalı, Taşoluk gibi oturdukları yerin 30-40 km uzağına atmak, topluluk dokusunu ve günlük işleyişi baltalamaktan başka bir şey değildir.
Tarlabaşı'nda 3 yıl yaşadım. Aman efendim o insanların da yaşamaya hakkı var gibi küstah bir savunma yapmıyorum burda, fakat varsayım üzerinden hareketle yarın evinden atılıp şehrin 30km dışında bir yere elinden alınan evinin cüzzi bir miktar parası sana verilerek yollandığını düşün. Üstelik sana verilecek olan "yeni" evin dandikliğinden, altına girdiğin borçtan ise hiç mi hiç bahsetmiyorum. Heh ne diyorduk, Tarlabaşı; orada bulunduğum süre içerisinde tabii ki tatsız olaylara da şahit oldum ama o yaratılan kötü imajı semti toptan yok ederek çözmek diye bir mantık dünya üzerinde yok. Sırf bir sokak üstü İstiklâl Caddesi diye binbir türlü kılıf giydirerek evleri, hem de yüksek tavan olarak tâbir edilen Rum ve Ermeni Mimârisi'nin güzelim örneklerini yok etmeye de kimsenin hakkı yok. Çingene Kültürü diye adlandırdığımız sosyal ahenge vurulan tırpandan bahsediyoruz burda. Sulukule! Birleşmiş Milletler'in dünya mirası listesine aldığı, soyut kültürler listesinde önemli bir konumda olan bir semt. Şimdi? Evlerin molozları dozerler tarafından kaldırılıyor. İnsanlar? Halkalı taraflarında.
Filmde kentsel dönüşümün hakikaten bir dönüm dönüm dönüşüm ve ayrışım oluşunu lime lime irdelemişler. Zengin - Fakir ayrımının ucu açık bir uçurumla konutsal bağlamda yapıldığını hergün gözlerimizle görüyoruz zaten. Süper güvenlikli, dikenli telli, girişinde görevlilerin beklediği harika konutlu siteler, diğer yandan istif mantığında dar metrekarelere "depolanmış" konumda olan fakir siteleri. Gelir dağılımı sonucunda yapılan bu mantıksız ayrımın oluşturduğu "öteki" kavramı iki taraf için de çok tehlikeli. İnsanları sosyal olarak ayırmak günlük yaşamın oluşturacağı negatif sonuçları ve olayları da beraberinde getirecektir. Zarar verme iç güdüsü her iki taraf için de kolaylaşacak, siz - biz kavramlarını daha da öne çıkartacaktır. Çünkü o yüksek güvenlikli sitelere yoldan geçen elini kolunu sallayarak giremeyecek, pespâye durumda olan sitelere ise zengin olan kesim zaten tenezzül etmeyecektir.
Peki Ekümenopolis'i nasıl tanımlıyorlar? "Ekümenopolis, 1967 yılında yunanlı şehir plancısı Constantinos Doxiadis tarafından ortaya atılan, günümüzün kentleşme ve nüfus artışı hızları göz ününe alındığında, gelecekte dünyadaki bütün kentleşmiş alanların ve megapollerin kuşaklar halinde birbirleriyle birleşeceği ve tek bir şehir oluşturacağı fikrini temsil eden bir terimdir". Polis, metropolis, megapolis ve ekümenopolis olarak şehir katlarını sıralayabiliriz. Ekümenopolis, nüfusu 30 milyonu aşan ve tam anlamıyla bir kaosa sürüklenmiş uçsuz şehri temsil eder. Bu terimin filme ismini vermesi ve fikrin tam da günümüz İstanbul'unu anlatması tabiki bir tesadüf değil. Planlanmış bir şehir planlamasından bahsediliyor burada, işi tesadüflere bırakmayı ve "toplumun refahı" martavalını kanımca kimse yemiyordur. Neoliberal kentleşme örneğinin dünyanın hiç bir kentinde tutmadığı ve İstanbul'da da tutmayacağı filmde üzerine basa basa anlatılıyor. Şehre yapılan devâsâ yapılar, askeri üssü andıran yüksek güvenlikli siteler, katlı otoparklar, alışveriş merkezleri ve güvenlik tehditi oluşturan bina yığınlarının geneli, yabancı şirketler tarafından inşâ edilmekteler. Peki bu yabancı şirketler kendi ülkelerinde bu yapıları yapabiliyorlar mı? Asla! Çünkü bu tür yığınların bir çözüm değil aksine tıkanma olduğunu kendileri bizden daha iyi bilmekteler.
Sermaye girdabının İstanbul'u aldığı esaretin kent sosyologları ve şehir plancıları tarafından irdelenerek, fikirler ortaya konarak, çözümler getirilerek anlatıldığı bu film, ne yazık ki kısıtlı salonlarda gösterilmektedir. Denk gelirseniz izleyin değil, mutlaka izleyin diyorum. Tahminen sinema gösterimleri bittiğinde internete düşürülerek daha fazla insanın izlemesi ve bilinçlenmesi sağlanır ve karşıt duruş toplu hareketlere dönüşür diye ummaktayım.
Filmde de sorduğu gibi: "Bu dönüşüm kentsel mi yoksa rantsal mı?".
K.
www.ekumenopolis.net
7 Nisan 2012 Cumartesi
Erkan Oğur / Telvin / Anatolian Blues Project
Gittiğim konserlerde genellikle sahnede olup biteni tahlil etmeye, kim ne yapmış nasıl durmuş, öyle mi çalmış böyle mi çalmış diye bin parçaya bölerim kafamı. Lâkin bazı konserlerde bu tutumu yakalayamıyorum. "Neden" diye kendi kendime sormayı denediğim oluyor, bulduğum cevap ise ya Aydın Esen ya Sarp Maden ya da Erken Oğur oluyor. Dün akşam CRR'de bulduğum cevap Erkan Oğur'du. Aman efendim o nasıl armoni, o nasıl sahne duruşu diye klasik konser sonrası triplere hiç girmek istemiyorum. Çünkü dün akşam sahnede olan şeyin adı "denge"ydi!
Anatolian Blues Project adı altında yeni bir oluşumla Telvin grubunu çeşitleyen ve genişleten Oğur, sahnede o yıllardır aranılan Doğu - Batı birleşmesini layıkıyla başarmış. İki farklı kültürün müziklerini birleştirmede yıllardır dinlediğim gruplar balans olayını -bana göre- hiçbir zaman ayarlayamadılar. Mutlaka bir taraf bir tarafa daha çok karışır, alto saksafonla yanık bir bozlağa giriş yapmaya çalışılır yahut dilli kavalla caz armonisi yürümeye kalkışılırdı. Peki bunun ortası neydi?
Ortasını dün gece sahnede hem çalgısını çalıp hem de diğer enstrümanları şef mantığında yöneten Oğur dinleyicilere başarılı bir şekilde gösterdi. Kadro toplam 10 kişiden oluşuyordu. Gitar/Kopuz, davul, saksafon, piyano, kontrbas, kaval ve 4 adet erbâne (erbâne genellikle kürt dengbejlerinde ve tarikat zikrlerinde kullanılan bendir biçiminde, dairesel, büyük kasnaklı vurmalı çalgı). Türk Halk Müziği'nden seçme türkülerin ve Telvin grubuna ait olan caz parçalarının bir yeniden yorumunu/inşâsını dinledik sahnede. Lâkin dediğim gibi, sahnedeki balans bu iki ayrı müziğin birbirine vıcık bir şekilde karışmasını önledi. Erbâneler, kopuz/perdesiz gitar ve kaval sahnenin sağında, kontrbas, piyano, davul ve saksafon da solunda duracak şekilde sıralanmıştı. Bu bana göre hissettirilmeden ortadan çekilmiş bir çizgiydi. Bu çizgi, müziklerin de teorik ve çalgısal olarak birbirinden ayrılmasına ve başta da belirttiğim gibi müzikteki Doğu - Batı sentezini yakalamaya yönelikti. Kopuzla girilen bir türküye sırayla doğaçlama çalınıp, sahnenin sağından soluna bir dalga mantığında ayrı ayrı sololarını kattı müzisyenler. Örneğin 9 süreli (2+2+2+3) olarak çalınan bir türküde solo kavala bırakıldığında diğer batı enstrümanları susarak ana ritm erbânelere bırakıldı. Ardından saksafona geçen doğaçlama sırası da, hissettirilmeden davulun da akışa katılmasıyla ters çevrilerek tamamen bir swing/walking'e döndü. Her iki tarafın da enstrümanları deyim yerindeyse birbirlerinin sahasına girmediler. Hep beraber çalınan parçalarda da mümkün olduğunca ortak bir çizgi yakalanmaya çalışıldı. Piyanonun başında olan Can Cankaya'yı ilk kez performans sırasında izledim. Piyasadaki caz çalan diğer piyanistlerle karşılaştırdığım zaman neredeyse hepsinden bir tık daha öne geçti benim için. Zirâ cümlelerine ve müziğe dokunuşuna tâbir-i câizse bayıldım! Parçanın tamamen ona bırakıldığı zamanlarda yaptığı doğaçlamalarda biraz Keith Jarett'ın stiline de kaçmadı değil ama kim bilir, belki o arada yerleştirdiği hafif lezzetler onun diğer piyanistlerden daha öne çıkmasını sağlamış olabilir. Jarett örneği tamamen bir ara çeşni mânâsında, yoksa tabii ki kendine özgü bir çalım stili var adamın.
Erbâne mevzusuna gelirsek, beni bu denli etkileyen bir kaç saz içinde erbâneleri rahatlıkla baş köşeye koyabilirim. Hele ki sahnede 4 adet varken. Adamlardaki o uyum ve müziğe odaklanmayı anlatamam. Doğu müzik kültürünün ritm algısında önemli bir yeri olan bu sazlar, icra edildiği müzik ne olursa olsun yerle temasını kesmeye rahatlıkla yetecek şekilde tasarlanmış. Bu proje için de bence oldukça uygun bir kadro seçilmiş, diğer çalgılarla daima kontakt halinde çaldılar.
Yanılmıyorsam geçtiğimiz aylarda bu işin bir de dvd'si çekilmişti. E dvd çekildiğine göre albümü de kaydedilmiştir doğal olarak. Ne diyelim sabır sınırlarını zorlayarak bekliyoruz. Bu arada Erkan Oğur'un solo albümü "Dönmez Yol" da piyasaya çıktı. Bir kaç şarkısını netten dinledim. Hû'lar Hü'ler havalarda uçuşuyor yine...
K.
Anatolian Blues Project adı altında yeni bir oluşumla Telvin grubunu çeşitleyen ve genişleten Oğur, sahnede o yıllardır aranılan Doğu - Batı birleşmesini layıkıyla başarmış. İki farklı kültürün müziklerini birleştirmede yıllardır dinlediğim gruplar balans olayını -bana göre- hiçbir zaman ayarlayamadılar. Mutlaka bir taraf bir tarafa daha çok karışır, alto saksafonla yanık bir bozlağa giriş yapmaya çalışılır yahut dilli kavalla caz armonisi yürümeye kalkışılırdı. Peki bunun ortası neydi?
Ortasını dün gece sahnede hem çalgısını çalıp hem de diğer enstrümanları şef mantığında yöneten Oğur dinleyicilere başarılı bir şekilde gösterdi. Kadro toplam 10 kişiden oluşuyordu. Gitar/Kopuz, davul, saksafon, piyano, kontrbas, kaval ve 4 adet erbâne (erbâne genellikle kürt dengbejlerinde ve tarikat zikrlerinde kullanılan bendir biçiminde, dairesel, büyük kasnaklı vurmalı çalgı). Türk Halk Müziği'nden seçme türkülerin ve Telvin grubuna ait olan caz parçalarının bir yeniden yorumunu/inşâsını dinledik sahnede. Lâkin dediğim gibi, sahnedeki balans bu iki ayrı müziğin birbirine vıcık bir şekilde karışmasını önledi. Erbâneler, kopuz/perdesiz gitar ve kaval sahnenin sağında, kontrbas, piyano, davul ve saksafon da solunda duracak şekilde sıralanmıştı. Bu bana göre hissettirilmeden ortadan çekilmiş bir çizgiydi. Bu çizgi, müziklerin de teorik ve çalgısal olarak birbirinden ayrılmasına ve başta da belirttiğim gibi müzikteki Doğu - Batı sentezini yakalamaya yönelikti. Kopuzla girilen bir türküye sırayla doğaçlama çalınıp, sahnenin sağından soluna bir dalga mantığında ayrı ayrı sololarını kattı müzisyenler. Örneğin 9 süreli (2+2+2+3) olarak çalınan bir türküde solo kavala bırakıldığında diğer batı enstrümanları susarak ana ritm erbânelere bırakıldı. Ardından saksafona geçen doğaçlama sırası da, hissettirilmeden davulun da akışa katılmasıyla ters çevrilerek tamamen bir swing/walking'e döndü. Her iki tarafın da enstrümanları deyim yerindeyse birbirlerinin sahasına girmediler. Hep beraber çalınan parçalarda da mümkün olduğunca ortak bir çizgi yakalanmaya çalışıldı. Piyanonun başında olan Can Cankaya'yı ilk kez performans sırasında izledim. Piyasadaki caz çalan diğer piyanistlerle karşılaştırdığım zaman neredeyse hepsinden bir tık daha öne geçti benim için. Zirâ cümlelerine ve müziğe dokunuşuna tâbir-i câizse bayıldım! Parçanın tamamen ona bırakıldığı zamanlarda yaptığı doğaçlamalarda biraz Keith Jarett'ın stiline de kaçmadı değil ama kim bilir, belki o arada yerleştirdiği hafif lezzetler onun diğer piyanistlerden daha öne çıkmasını sağlamış olabilir. Jarett örneği tamamen bir ara çeşni mânâsında, yoksa tabii ki kendine özgü bir çalım stili var adamın.
Erbâne mevzusuna gelirsek, beni bu denli etkileyen bir kaç saz içinde erbâneleri rahatlıkla baş köşeye koyabilirim. Hele ki sahnede 4 adet varken. Adamlardaki o uyum ve müziğe odaklanmayı anlatamam. Doğu müzik kültürünün ritm algısında önemli bir yeri olan bu sazlar, icra edildiği müzik ne olursa olsun yerle temasını kesmeye rahatlıkla yetecek şekilde tasarlanmış. Bu proje için de bence oldukça uygun bir kadro seçilmiş, diğer çalgılarla daima kontakt halinde çaldılar.
Yanılmıyorsam geçtiğimiz aylarda bu işin bir de dvd'si çekilmişti. E dvd çekildiğine göre albümü de kaydedilmiştir doğal olarak. Ne diyelim sabır sınırlarını zorlayarak bekliyoruz. Bu arada Erkan Oğur'un solo albümü "Dönmez Yol" da piyasaya çıktı. Bir kaç şarkısını netten dinledim. Hû'lar Hü'ler havalarda uçuşuyor yine...
K.
4 Mart 2012 Pazar
Makbûl
Uzun aralıklarla yazmak daha da olgunlaştırıyor insanı desem de inanma, tamamen şekilden ibaret bu tür söylemler nazarımda. Nazarım da ne turşu bir sözcüktür yahu. Turşu! Olsa da yesek... Bu yazı böyle sonsuza kadar bir önceki cümleye atıfta bulunarak gider sanırım. Tıpkı Wagner'in o bitmeyen "sonsuz melodisi" gibi... Aman yarabbimsi heryerim sanat sanat sanat! Hatta san'at at. Haftada bir yazdığım zamanlar da oluyordu lâkin bazen unutuyor, bazen de hevesin kıvamını bir türlü tutturamıyorum. Hem çok fazla yazı yazmak da cilde zararlı, mazallah etraf ordinaryuslarla dolu aman laf etmesinler cancağzım.
Sömestr oldu, tatil yapıldı, köprünün altından su mu geçmedi tabii ki. Herşey aynı terâne. Bu tatilimsi dönemde İzmir'deydim birkaç gün. Kalmalı İzmir yapmayalı baya da uzun zaman olmuş, farketmemişim. İzmir'deki minik arkadaşımla vapura doğru ilerlerken "arkadaş, bir şehir hiç mi siyaset kokmaz yahu!" dediğimi hatırlıyorum. İstanbul'da o bilinçaltından bastırılan siyaset, o bürokrasi, o töbeler olsun bahçedeki çimin üstünde bile olan camii figürü İzmir'de yok! Doğal olarak bir eksiklik oldu sanki bende. Hissedilmeyen bir baskı var İstanbul'da. Fakat İzmir farklı, İzmir güzeeeel. Alsancak, Kıbrıs Şehitleri falan o muhit lise yıllarımızda "ders kitabı alma" bahanesiyle Kuşadası'ndan kaçıp takıldığımız yerler, özlemişim. Fakat haftasonuna denk gelmediğim için Alsancak'taki o canlı müzik furyasına kaynayamadım. İzmir'in barlarında müzik olayı daha bir değişiktir biliyor musun Tâlât? İstanbul gibi 9384093 çeşit müzik yok oralarda; ama olan da, yapan da taş gibi yapar. Mesela o vapura giderken yanımda olan minik arkadaşım cuma-cumartesi günleri "boombax" adlı müzikholde çalıyor. Civarı bilenlerin sık uğradığı biryer, gidin efenim gidin. Biz de madem rokçu gençleri yakalayamadık, cozcu abileri dinleriz diyerekten "suratsız" bir sahibi olan çiçek adı konmuş bir mekana gittik. Sırf o adamın yüzsüz tribi yüzünden belli etmek istemiyorum yerin adını. Bu blogu da 2milyon kişi okuyor ya zaten, duyan gitmez duyan gitmez şimdi. Neysem girdik baktık mekanda: 1- Yavuz Darıdere 2-Kürşat And! Aman da aman diyerekten İstanbul'daki genç nesil caz tayfası için önemli noktada bulunan hocaları biraz dinledikten sonra sıvıştık Karşıyaka'ya doğru. Karşıyaka = Midye der, İzmir konusunu burda noktalarım.
Müzik, musıkî falan bunlar çok hoş şeyler. Hobi olarak ilgilendiğim bu alanda yaptığım gözlemler sonucu "grup müziği" olarak adlandırılan oluşum, toplaşım, sinerji yahut enerji adını her ne koyarsan koy çok zor bir durum. İyi bir müzisyen "toplama" bir grubun götünü toplayamaz. Grup olarak adlandırdığımız şey nâçizâne bütünün bir parçaları gibidir. Eğer biri yahut ikisi iyi/kötü oluyorsa o mevzu komple sıçar, ben bunu bilir bunu söylerim. Sonra yok efendim olmadı, bizi yarı yolda bıraktın gittin durumları çok fazla oluyor. İtinayla prova terk edilir, çünkü olmuyorsa olmuyordur bunu kasmanın bir alemi yok. O değil de taş çatlasa 15-20 güne tabanca gibi bir grup geliyor "nazarımdan" hah! Senkop ne demek uzun süre sonra yeniden hatırladım yemin ederim. Groove başka bir olay.
Hevesleniyorsun, aa şöyle olur böyle olur hede hödö; sonra bir bakmışsın hevesin abuk subuk şeylerden kaçmış gitmiş bir yerlere. Bu müzik de olabilir, okul da olabilir, arkadaş muhabbeti de olabilir, sevgili de olabilir. Lâkin günlük sosyal hayatında yaşadığın rutinler sanki mevzunun şevkini daha çok tetikliyor gibi. En azından bende böyle vukû buluyor mevzu. Üzerine titrediğim şeylerin biri gelip üzerine sıçtığı zaman aklıma tek soru gelir; "neden". Küstah, ukalâ, saygısız insan modeli daha çok makbûlmüş bu çevrede Makbûl İbrahim Paşa'cım. Heves kaçarsa don düşer, don düşerse takke görünür. Yok takke düşerse don. I ıh.
Olmadı lan sanki o söz.
K.
Sömestr oldu, tatil yapıldı, köprünün altından su mu geçmedi tabii ki. Herşey aynı terâne. Bu tatilimsi dönemde İzmir'deydim birkaç gün. Kalmalı İzmir yapmayalı baya da uzun zaman olmuş, farketmemişim. İzmir'deki minik arkadaşımla vapura doğru ilerlerken "arkadaş, bir şehir hiç mi siyaset kokmaz yahu!" dediğimi hatırlıyorum. İstanbul'da o bilinçaltından bastırılan siyaset, o bürokrasi, o töbeler olsun bahçedeki çimin üstünde bile olan camii figürü İzmir'de yok! Doğal olarak bir eksiklik oldu sanki bende. Hissedilmeyen bir baskı var İstanbul'da. Fakat İzmir farklı, İzmir güzeeeel. Alsancak, Kıbrıs Şehitleri falan o muhit lise yıllarımızda "ders kitabı alma" bahanesiyle Kuşadası'ndan kaçıp takıldığımız yerler, özlemişim. Fakat haftasonuna denk gelmediğim için Alsancak'taki o canlı müzik furyasına kaynayamadım. İzmir'in barlarında müzik olayı daha bir değişiktir biliyor musun Tâlât? İstanbul gibi 9384093 çeşit müzik yok oralarda; ama olan da, yapan da taş gibi yapar. Mesela o vapura giderken yanımda olan minik arkadaşım cuma-cumartesi günleri "boombax" adlı müzikholde çalıyor. Civarı bilenlerin sık uğradığı biryer, gidin efenim gidin. Biz de madem rokçu gençleri yakalayamadık, cozcu abileri dinleriz diyerekten "suratsız" bir sahibi olan çiçek adı konmuş bir mekana gittik. Sırf o adamın yüzsüz tribi yüzünden belli etmek istemiyorum yerin adını. Bu blogu da 2milyon kişi okuyor ya zaten, duyan gitmez duyan gitmez şimdi. Neysem girdik baktık mekanda: 1- Yavuz Darıdere 2-Kürşat And! Aman da aman diyerekten İstanbul'daki genç nesil caz tayfası için önemli noktada bulunan hocaları biraz dinledikten sonra sıvıştık Karşıyaka'ya doğru. Karşıyaka = Midye der, İzmir konusunu burda noktalarım.
Müzik, musıkî falan bunlar çok hoş şeyler. Hobi olarak ilgilendiğim bu alanda yaptığım gözlemler sonucu "grup müziği" olarak adlandırılan oluşum, toplaşım, sinerji yahut enerji adını her ne koyarsan koy çok zor bir durum. İyi bir müzisyen "toplama" bir grubun götünü toplayamaz. Grup olarak adlandırdığımız şey nâçizâne bütünün bir parçaları gibidir. Eğer biri yahut ikisi iyi/kötü oluyorsa o mevzu komple sıçar, ben bunu bilir bunu söylerim. Sonra yok efendim olmadı, bizi yarı yolda bıraktın gittin durumları çok fazla oluyor. İtinayla prova terk edilir, çünkü olmuyorsa olmuyordur bunu kasmanın bir alemi yok. O değil de taş çatlasa 15-20 güne tabanca gibi bir grup geliyor "nazarımdan" hah! Senkop ne demek uzun süre sonra yeniden hatırladım yemin ederim. Groove başka bir olay.
Hevesleniyorsun, aa şöyle olur böyle olur hede hödö; sonra bir bakmışsın hevesin abuk subuk şeylerden kaçmış gitmiş bir yerlere. Bu müzik de olabilir, okul da olabilir, arkadaş muhabbeti de olabilir, sevgili de olabilir. Lâkin günlük sosyal hayatında yaşadığın rutinler sanki mevzunun şevkini daha çok tetikliyor gibi. En azından bende böyle vukû buluyor mevzu. Üzerine titrediğim şeylerin biri gelip üzerine sıçtığı zaman aklıma tek soru gelir; "neden". Küstah, ukalâ, saygısız insan modeli daha çok makbûlmüş bu çevrede Makbûl İbrahim Paşa'cım. Heves kaçarsa don düşer, don düşerse takke görünür. Yok takke düşerse don. I ıh.
Olmadı lan sanki o söz.
K.
8 Ocak 2012 Pazar
Yeniyıl Yeniyıl Yeniyıl
2012! Her yıl yılbaşı geyiğinde "seneye görüşürüz" esprisini yapmaya bayılıyorum ve özellikle sevdiğim insanlara bu zûlmü çektirmeyi ayrı bir seviyorum. İyisiyle - kötüsüyle bir yıl daha... Off o ne saçma birşeydir öyle. Geçti gitti işte, lâkin işin enteresan tarafı her yıl sonunda bir önceki yıla sinkaf ederek diğerinin daha iyi geçmesini diliyoruz, ki buna ben de dahilim. Kendimizi kandırıyoruz, pek de güzel oluyor orası ayrı yoksa insan nasıl yaşar değil mi sevgili dostum Rüçhan? Ülkenin genel sorunu olan "yılbaşında napıyosun?" soru kalıbı bu yıl çok zâyiat vermeden atlatıldı gibi bir his var içimde. Ben de bu yıl her yıl olduğu gibi emekçi kesime hizmet ederek pek sevdiğim bir arkadaşıma sahnede eşlik ettim. Kimdi bu arkadaşım? Bostancı'nın güzîde mekânlarından biri olan bilek-cek'de sahne alan Ardacan Algan!
Müzisyen kesim bilir, sahnede muhabbet güzel olunca yapılan iş daha bir zevkli hâle geliyor. Çaldığın insanla aranda olan münâsebet senin işe olan verimini ya yükseltir ya da düşürür. Benim için en azından böyle. Bir de işin müzisyenler için enteresan bir yönü var; hem eğleniyorsun, hem sevdiğin işi yapıyorsun, hem istediğin kadar içki içebiliyorsun ama o kadar şeyin üstüne sana bir de çıkartıp para veriyorlar! Velhâsıl yedik, içtik güzel de zaman geçirdik. Yılbaşı yılsonu farketmiyor, muhabbet güzel olsun yeter.
Bu hengâmeden 10 gün kadar önceydi asıl mesele! Neydi? Tabii ki Ehl-i Keyf'in albüm lansmanı konseri. 21 Aralık akşamı Beyoğlu Bronx Pi'de çaldık Ehl-i Keyf dostlarla. İkinci albüm olan "Hasar Tespiti"inden parçalarla beraber 1. albümden de 7-8 tane şarkı çaldık. Yoğun bir prova döneminin ardından gelen bir "enerji patlaması" da diyebiliriz o konser için. Cayır cayır çaldık kısacası, devamı da gelecek bu serinin. www.hasartespiti.com adresinden albümü dinle Rüçhan, şişirme beni hadi.
Şişmek de çok acayip bir tâbir olsa gerek. Bizim mektepte çok kullanıyorlar onu, hani şu kanservatuvar olan. Şiştim, falan, mesela. Bunlar en fazla kullanılan kelimeler, hocasından tut öğrencisine herkesin dilinde. Bknz. - Abi çok şiştim ben şu an mesela. Türk Dil Kurumu beynini yakar yemin ederim. Şişmek sıkılmak mânasında kullanılan bir kelime oluyor orda. Gerçekten de insanın çok sıkıldığı dönemler olabilir bu gayet doğal. Sıkılan insanın üstüne gitmemek gerekiyor ki daha da "şişip" etrafındakilerle beraber patlamasın. Bunlara birçok etmen de neden olabilir; örneğin samimiyetsizlik, mantıksızlık, en berbat olanı da yalancılık. Nâçizâne her insanın tahammül sınırlarını zorlayan belli konular vardır, e bende de olmuyor değil. Nedir bu? Samimiyetsizlik! Bildin Rüçhan bravo sana. Ne bok yersen ye ama o samimiyeti elden bırakma yoksa mevzu çok tatsızlaşır, bu da pek güzel olmaz kanımca.
Gelelim bu haftaki kitap ve CD köşemize. Rabbim ne kadar da sosyal içerikli entelektüel bir kişiliğiz hepimiz.com Yılbaşının hemen ertesinde Everest Yayınları tarafından piyasaya sürülen "Sevgili Halit: Halit Refiğ'e Mektuplar" adlı kitap, Yeşilçam'ı bir kimliğe ve şekle sokmada büyük payı olan yönetmenlerden Halit Refiğ'in; Oğuz Atay, Ahmed Adnan Saygun, Yıldız Kenter, Metin Erksan gibi isimlerle Amerika'da olduğu dönemde yazıştığı mektupları içeriyor. Refiğ'in ne denli geniş ve derin bir anlam dünyası olduğunun bence bizlere kanıtıdır bu yazışmalar. Mektuplardaki samimiyet az önce bahsettiğim mevzudan ötürü kitabı hemen yarılamama da neden olmuş olabilir, bilmiyorum. Eşi Gülper Refiğ'in onun hakkındaki söylemleriyle başlayan ve Halit Bey'in 2004 yılında mektuplarla ilgili yazdığı bir kaç sayfalık yazıyla devam eden kitap, rahmetlinin ağzından sanki tekrardan iki kelam duymak kadar heyecanlandırdı beni. Velhâsıl Türk Sineması'na ilgiliyseniz ve ustanın algı dünyası, arkadaş ilişkileri, muhabbeti gibi mevzularına tanık olmak istiyorsanız kitabı hemen edinin derim.
Müzik kısmısında ise yeniyılın ilk haftasında albümünü piyasaya süren ve uzunca bir süredir sesi soluğu çıkmayan Jülide Özçelik konuğumuz. Oha çok TRT spikeri kıvâmında bir giriş oldu. Jazz İstanbul Vol.2 adıyla çıkarttığı ilk albümünün devamı niteliğinde olan kayıtlar... Pek resmi oldu sevmedim. Albüm yanıyo hafız! Tertemiz çalınmış tüm çalgılar, bayıldım. Şaka bir yana ipod'umda daima olan bir albüm vol.1'in yanına daha da güzel kayıtlar gelmiş oldu. Hatunun sesinin duruluğundan ve güzelliğinden tabii ki bahsetmiyorum bile. Caz falan geçince işin içinde insanın kafasında belli kalıplar oluşmuyor değil, lâkin şarkıları dinledikten sonra bu türe uzak olan insanların bile aslında yakın hissedeceği motifler, temalar, şarkılar içinde mevcut. Bir Gönül Dağı okumuş, beynin yanar Rüçhan. Yar oy deyişi titretiyor yemin ederim. Tutturuyorlar ya bir sentez muhabbeti; işte batı-doğu, türk müziği-caz hede hödö al sana yapılmış en nâdide örneği. Bundan önce bir tane daha vardı o da Jülide Özçelik'in ilk albümüydü tabii ki. Hemen koş git al ve dinle.
Hatta al sana tadımlık:
K.
Müzisyen kesim bilir, sahnede muhabbet güzel olunca yapılan iş daha bir zevkli hâle geliyor. Çaldığın insanla aranda olan münâsebet senin işe olan verimini ya yükseltir ya da düşürür. Benim için en azından böyle. Bir de işin müzisyenler için enteresan bir yönü var; hem eğleniyorsun, hem sevdiğin işi yapıyorsun, hem istediğin kadar içki içebiliyorsun ama o kadar şeyin üstüne sana bir de çıkartıp para veriyorlar! Velhâsıl yedik, içtik güzel de zaman geçirdik. Yılbaşı yılsonu farketmiyor, muhabbet güzel olsun yeter.
Bu hengâmeden 10 gün kadar önceydi asıl mesele! Neydi? Tabii ki Ehl-i Keyf'in albüm lansmanı konseri. 21 Aralık akşamı Beyoğlu Bronx Pi'de çaldık Ehl-i Keyf dostlarla. İkinci albüm olan "Hasar Tespiti"inden parçalarla beraber 1. albümden de 7-8 tane şarkı çaldık. Yoğun bir prova döneminin ardından gelen bir "enerji patlaması" da diyebiliriz o konser için. Cayır cayır çaldık kısacası, devamı da gelecek bu serinin. www.hasartespiti.com adresinden albümü dinle Rüçhan, şişirme beni hadi.
Şişmek de çok acayip bir tâbir olsa gerek. Bizim mektepte çok kullanıyorlar onu, hani şu kanservatuvar olan. Şiştim, falan, mesela. Bunlar en fazla kullanılan kelimeler, hocasından tut öğrencisine herkesin dilinde. Bknz. - Abi çok şiştim ben şu an mesela. Türk Dil Kurumu beynini yakar yemin ederim. Şişmek sıkılmak mânasında kullanılan bir kelime oluyor orda. Gerçekten de insanın çok sıkıldığı dönemler olabilir bu gayet doğal. Sıkılan insanın üstüne gitmemek gerekiyor ki daha da "şişip" etrafındakilerle beraber patlamasın. Bunlara birçok etmen de neden olabilir; örneğin samimiyetsizlik, mantıksızlık, en berbat olanı da yalancılık. Nâçizâne her insanın tahammül sınırlarını zorlayan belli konular vardır, e bende de olmuyor değil. Nedir bu? Samimiyetsizlik! Bildin Rüçhan bravo sana. Ne bok yersen ye ama o samimiyeti elden bırakma yoksa mevzu çok tatsızlaşır, bu da pek güzel olmaz kanımca.
Gelelim bu haftaki kitap ve CD köşemize. Rabbim ne kadar da sosyal içerikli entelektüel bir kişiliğiz hepimiz.com Yılbaşının hemen ertesinde Everest Yayınları tarafından piyasaya sürülen "Sevgili Halit: Halit Refiğ'e Mektuplar" adlı kitap, Yeşilçam'ı bir kimliğe ve şekle sokmada büyük payı olan yönetmenlerden Halit Refiğ'in; Oğuz Atay, Ahmed Adnan Saygun, Yıldız Kenter, Metin Erksan gibi isimlerle Amerika'da olduğu dönemde yazıştığı mektupları içeriyor. Refiğ'in ne denli geniş ve derin bir anlam dünyası olduğunun bence bizlere kanıtıdır bu yazışmalar. Mektuplardaki samimiyet az önce bahsettiğim mevzudan ötürü kitabı hemen yarılamama da neden olmuş olabilir, bilmiyorum. Eşi Gülper Refiğ'in onun hakkındaki söylemleriyle başlayan ve Halit Bey'in 2004 yılında mektuplarla ilgili yazdığı bir kaç sayfalık yazıyla devam eden kitap, rahmetlinin ağzından sanki tekrardan iki kelam duymak kadar heyecanlandırdı beni. Velhâsıl Türk Sineması'na ilgiliyseniz ve ustanın algı dünyası, arkadaş ilişkileri, muhabbeti gibi mevzularına tanık olmak istiyorsanız kitabı hemen edinin derim.
Müzik kısmısında ise yeniyılın ilk haftasında albümünü piyasaya süren ve uzunca bir süredir sesi soluğu çıkmayan Jülide Özçelik konuğumuz. Oha çok TRT spikeri kıvâmında bir giriş oldu. Jazz İstanbul Vol.2 adıyla çıkarttığı ilk albümünün devamı niteliğinde olan kayıtlar... Pek resmi oldu sevmedim. Albüm yanıyo hafız! Tertemiz çalınmış tüm çalgılar, bayıldım. Şaka bir yana ipod'umda daima olan bir albüm vol.1'in yanına daha da güzel kayıtlar gelmiş oldu. Hatunun sesinin duruluğundan ve güzelliğinden tabii ki bahsetmiyorum bile. Caz falan geçince işin içinde insanın kafasında belli kalıplar oluşmuyor değil, lâkin şarkıları dinledikten sonra bu türe uzak olan insanların bile aslında yakın hissedeceği motifler, temalar, şarkılar içinde mevcut. Bir Gönül Dağı okumuş, beynin yanar Rüçhan. Yar oy deyişi titretiyor yemin ederim. Tutturuyorlar ya bir sentez muhabbeti; işte batı-doğu, türk müziği-caz hede hödö al sana yapılmış en nâdide örneği. Bundan önce bir tane daha vardı o da Jülide Özçelik'in ilk albümüydü tabii ki. Hemen koş git al ve dinle.
Hatta al sana tadımlık:
K.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)