Akşamüstü okuldan eve geldiğimde ne zamandır sinemaya gitmediğim düşüncesi aklıma düşmüşken bir anda "aa ekümenopolis'i izlemedim" baloncuğu kafamda beliriverdi. Evcağaz arkadaşım Giray'ı da işin içine kattım ve düştük sinema yollarına. Şimdi diyeceksin ki nedir bu işin iç yüzü? Efenim şimdi şöyle:
Mâlûmunuz İstanbul'un belirli noktaları için son 3-4 yıldır "kentsel dönüşüm" diye bir yeniden yapılanma süreci söylenmekte ve icra edilmektedir. Peki kentsel dönüşüm nasıl bir dönüşümdür diye sorarsak, aslında dış yüzü için çok güzel makyajlanmış ve hediye paketi şeklinde süslenerek insanlara servis edilmiş bir rant mekanizması adını verebiliriz. En genel hatlarıyla özetlediğimiz konunun dış yüzü böyleyse içi nasıldır peki bu projenin? İşte sıkıntı tam da orada başlıyor zaten. Dışardan çok yararlı bir fikir gibi gözüken bu hareket tam da düşündüğün gibi birtakım güç odaklarının kentin merkezî ve işlevsel noktalarını büyük şirketlere/kuruluşlara peşkeş çekmesinden başka bir şey değil. Tarlabaşı, Sulukule, Ayazma, Bezirganbaşı gibi yerlerde yaşayan insanları, üstelik kentin sosyo/kültürel renginin önemli bir bölümünü oluşturan toplulukların barındığı bu semtlerde oturan insanları Halkalı, Taşoluk gibi oturdukları yerin 30-40 km uzağına atmak, topluluk dokusunu ve günlük işleyişi baltalamaktan başka bir şey değildir.
Tarlabaşı'nda 3 yıl yaşadım. Aman efendim o insanların da yaşamaya hakkı var gibi küstah bir savunma yapmıyorum burda, fakat varsayım üzerinden hareketle yarın evinden atılıp şehrin 30km dışında bir yere elinden alınan evinin cüzzi bir miktar parası sana verilerek yollandığını düşün. Üstelik sana verilecek olan "yeni" evin dandikliğinden, altına girdiğin borçtan ise hiç mi hiç bahsetmiyorum. Heh ne diyorduk, Tarlabaşı; orada bulunduğum süre içerisinde tabii ki tatsız olaylara da şahit oldum ama o yaratılan kötü imajı semti toptan yok ederek çözmek diye bir mantık dünya üzerinde yok. Sırf bir sokak üstü İstiklâl Caddesi diye binbir türlü kılıf giydirerek evleri, hem de yüksek tavan olarak tâbir edilen Rum ve Ermeni Mimârisi'nin güzelim örneklerini yok etmeye de kimsenin hakkı yok. Çingene Kültürü diye adlandırdığımız sosyal ahenge vurulan tırpandan bahsediyoruz burda. Sulukule! Birleşmiş Milletler'in dünya mirası listesine aldığı, soyut kültürler listesinde önemli bir konumda olan bir semt. Şimdi? Evlerin molozları dozerler tarafından kaldırılıyor. İnsanlar? Halkalı taraflarında.
Filmde kentsel dönüşümün hakikaten bir dönüm dönüm dönüşüm ve ayrışım oluşunu lime lime irdelemişler. Zengin - Fakir ayrımının ucu açık bir uçurumla konutsal bağlamda yapıldığını hergün gözlerimizle görüyoruz zaten. Süper güvenlikli, dikenli telli, girişinde görevlilerin beklediği harika konutlu siteler, diğer yandan istif mantığında dar metrekarelere "depolanmış" konumda olan fakir siteleri. Gelir dağılımı sonucunda yapılan bu mantıksız ayrımın oluşturduğu "öteki" kavramı iki taraf için de çok tehlikeli. İnsanları sosyal olarak ayırmak günlük yaşamın oluşturacağı negatif sonuçları ve olayları da beraberinde getirecektir. Zarar verme iç güdüsü her iki taraf için de kolaylaşacak, siz - biz kavramlarını daha da öne çıkartacaktır. Çünkü o yüksek güvenlikli sitelere yoldan geçen elini kolunu sallayarak giremeyecek, pespâye durumda olan sitelere ise zengin olan kesim zaten tenezzül etmeyecektir.
Peki Ekümenopolis'i nasıl tanımlıyorlar? "Ekümenopolis, 1967 yılında yunanlı şehir plancısı Constantinos Doxiadis tarafından ortaya atılan, günümüzün kentleşme ve nüfus artışı hızları göz ününe alındığında, gelecekte dünyadaki bütün kentleşmiş alanların ve megapollerin kuşaklar halinde birbirleriyle birleşeceği ve tek bir şehir oluşturacağı fikrini temsil eden bir terimdir". Polis, metropolis, megapolis ve ekümenopolis olarak şehir katlarını sıralayabiliriz. Ekümenopolis, nüfusu 30 milyonu aşan ve tam anlamıyla bir kaosa sürüklenmiş uçsuz şehri temsil eder. Bu terimin filme ismini vermesi ve fikrin tam da günümüz İstanbul'unu anlatması tabiki bir tesadüf değil. Planlanmış bir şehir planlamasından bahsediliyor burada, işi tesadüflere bırakmayı ve "toplumun refahı" martavalını kanımca kimse yemiyordur. Neoliberal kentleşme örneğinin dünyanın hiç bir kentinde tutmadığı ve İstanbul'da da tutmayacağı filmde üzerine basa basa anlatılıyor. Şehre yapılan devâsâ yapılar, askeri üssü andıran yüksek güvenlikli siteler, katlı otoparklar, alışveriş merkezleri ve güvenlik tehditi oluşturan bina yığınlarının geneli, yabancı şirketler tarafından inşâ edilmekteler. Peki bu yabancı şirketler kendi ülkelerinde bu yapıları yapabiliyorlar mı? Asla! Çünkü bu tür yığınların bir çözüm değil aksine tıkanma olduğunu kendileri bizden daha iyi bilmekteler.
Sermaye girdabının İstanbul'u aldığı esaretin kent sosyologları ve şehir plancıları tarafından irdelenerek, fikirler ortaya konarak, çözümler getirilerek anlatıldığı bu film, ne yazık ki kısıtlı salonlarda gösterilmektedir. Denk gelirseniz izleyin değil, mutlaka izleyin diyorum. Tahminen sinema gösterimleri bittiğinde internete düşürülerek daha fazla insanın izlemesi ve bilinçlenmesi sağlanır ve karşıt duruş toplu hareketlere dönüşür diye ummaktayım.
Filmde de sorduğu gibi: "Bu dönüşüm kentsel mi yoksa rantsal mı?".
K.
www.ekumenopolis.net
28 Mayıs 2012 Pazartesi
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder