22 Haziran 2010 Salı

Köşe

Tesadüfler var mıdır? Tesadüf yoktur, herşey götayağından ibarettir.



İstanbul'a ve yazılara biraz ara...


K.

17 Haziran 2010 Perşembe

Soğan - Sarımsak

"Göç" ile ilgili bir kitap raporu ödevim vardı final için. Ödev olduğu için biraz isteksiz okudum o kitabı ama öyle böyle bir şekilde sonuna kadar geldi. Daha önce yazmıştım, dayatma olan şeyleri sevmiyorum diye; bu kitap olsa bile hoşlanmıyorum. Fakat tabii ki yapıcaz ödev sonuçta, görevimiz icâbı gak guk. Hmm, ne diyordum? Heh göç! Evet, kitabın içinde bir ülkeden başka bir ülkeye göç eden insanlar için "göçer" sıfatını kullanmış. İlk başta garip geldi bana -kitabın yazarı Iain Chambers bu arada- göçer kelimesini ilk kez orda duydum çünkü. Okudukça benimsedim sonra sonra. Kitabın genel konusu göç sonucu kendi yerel kimliklerinden uzaklaşan insanlar ve beyaz hegemonyanın sömürge mantığıyla irdelemeye çalıştığı ve de "öteki" olarak adlandırdığı kesim. Yani doğu dünyası. Belki koyarım buraya kitap için yazdıklarımı ama emin de değilim açıkçası. Sonra başka bir yerlerde herhangi bir konuda kendi cümlelerimi duyunca şaşırıyorum...

Kitabın genel dili terimler bakımından biraz ağır fakat herhangi bir felsefe sözlüğü yardımı ile kolayca kavranabilecek bir terminolojisi var. Benim açımdan "farkındalık" duyumu biraz biraz sarstı sanırım okuduklarım. "Aaa hakikaten öyle yahu" dediğim bir kaç bölüm oldu kitabın içinde. Çoğunlukla modernite adı altında insanlara dayatılan olağan şeylerde oldu bu tepkim. Genel güruha hitap eden bir tektipleştirme var ve biz bunun hem farkındayız hem de değiliz. İşte o farkındalık da tam o noktada cimcirdi kolumu. "Niye yapıyoruz ki tüm bunları?" dedim kendi kendime. Fakat öteki taraftan baktığımda da neredeyse tüm çevrem hatta çoğu insan, hemen hemen bütün şehir ve doğal olarak tüm ülke aynı yolda sağa ve sola bakmadan ilerlemekteyiz. Bu kimlikten sıyrılış ve akabinde gelecek olan kopuş hayr-ı âlâmet bir durum mu? Biraz kafa yorduktan sonra hiç öyle olmadığını ve herşeyin tatsızlaştığını farkettim. Bir yandan da insanın kafasında "e dışardan gelen tüm şeylere kapalı mı olalım?" sorusu uyanmıyor değil. Tabii ki kapalı olmayalım ama insanın kendi mayasını da unutması ve yadırgaması pek tatlı birşey olmasa gerek.

Bir hocamın söylediği "ulen anan soğan baban sarımsak, kime neyi satmaya çalışıyorsun?" özlü sözüyle, "nokta" derim.


K.

10 Haziran 2010 Perşembe

Lop

İnsan etrafındaki çoğu şeyden etkilenir. İyi ya da kötü anlamda çeşitli etkileşimlerdir bunlar. İyi olduğunu zannettiğin kötü, kötü olduğunu zannettiğin ise çok iyi çıkabilir. Atasözü bile var yahu üzüm üzüme baka baka... Tabii bu etkileşimleri sürekli insanlar üzerinden değerlendiremeyiz. Film, müzik, kitap, resim, dizi film ya da görsellik barındıran şeyler dışında kalan muhabbet benzeri şeylerde olabilir bunlar.

"Etkilenme" garip birşey vesselam. İnsan hiç müzikten ya da dizi filmden etkilenip onu kendi hayatında yaşar mı? Ya da bir dönem yaşayacağını umar mı? Evet umar! Ben gördüm öyle insanlar. Müzik konusunda; mesela lise dönemlerinde müzikle uğraşan ya da müziğe ilgi duyan gençler beğendikleri şarkıları ya kurdukları gruplarla çalmaya çalışır ya da evde kulaklıkları takıp çalıyormuş taklidi yaparlar. Tenis raketiyle gitar çalan -ki benim de bir raketim vardı ufakken- çok adam vardır kanımca. Müziği bir dışa vurum aracı olarak da görebiliriz aslında. Çalan şey bireyi o kadar etkilemiştir ki kendi içinde ona onlarca anlam yükleyebilir. Mutlaka bir ortak noktası vardır o müzikle. Olmasa da o illa ki bir şekilde ucundan kıyısından yaratır, dedik ya; müzik onun için bir dışa vurum aracıdır. Klasik müzik insanı rahatlatır derler. O benim için geçerli birşey değil mesela. Göreceli bir durum bu. Ben çok sinirlendiğimde ya da gerildiğimde gotik ya da brütal metal dinlerim. İki tarafta gergin ve sert çünkü. Müzik de, sen de... İki zıt kutup muhabbeti gibi bakabiliriz buna.

Birde dizi filmlerden etkilenen insan modeli var. Mafyavâri dizilerden etkilenip etrafa sert bakışlar atan abiler ya da aşırı, ultra romantik dizilerden etkilenip benim de böyle bir sevgilim olsun diyen ablalar. Dönem dizileri vardı bir aralar, gerçi hâlâ var mı bilmiyorum ama -bknz. "ben televizyon izlemiyorum tripli entel abi modeli"- o dizilerden etkilenip ertesi sabah gidip sprey boya alan ve gecesine düz duvar arayan insanlar da var. "Bu kalp seni unutur mu?" diye bir dönem dizisi vardı. 1980'leri ve darbe dönemini anlatan. Merak edip tüm bölümlerini izlemiştim internet üzerinden. Asıl kızla esas erkek tam kavuşucaklar derken dizi yayından kaldırıldı. Hoş onlar illegâl olarak kavuşuyorlardı o ayrı mevzu. Birde asıl kızın eski kocası vardı sinirli bir abi. İdeal adam gibi görünen ama sinirlendiğinde gözü etrafı görmeyen bir tip. E diyeceksin ki "adam sinirlenmiş, her insan sinirlendiğinde delirir" yok bu öyle böyle bir sinirlenme değil, adam baya dövüyordu asıl kızı. Abartı bulmuştum ben oraları, ne yani, her sinirlendiğinde hıncını karşındakinden mi alacaksın? Hele ki karşındaki kadınsa! Kadınlar bir çiçektir saçmalığı hatta kantin kuntin gak guk. Velhasıl ben pek etkilenmedim o diziden. Severim dönem dizilerini, bir iki tane daha vardı, bir tanesini daha baştan takip ettim hatta 24. bölümde bıraktım iyi hatırlıyorum ama adı neydi neydi neydi? ımm? Çıkartamadım şu an, neyse beklesin o 24. bölümde...

Toparlarsak -neden toparlıyorsak her yazının sonunu, bırak bir kere de havada kalsın değil mi?- etkileşimler insanın hayatını çoğu zaman bom bok bir hale getirir. Etkilenme arkadaşım, etkilenme yani. Otur düşün, taşın kendin karar ver. İki tane lop var kafanın içinde, düşünmeye yarıyor onlar. Üstüne, beyin söğüş olsa da yesek şurda iki satır der, konuyu alakasız bir yerde bırakırım. Herşeyi geçtim ben söğüş sevmem ki!?

K.

Yunan Müziği - Rembetiko

Dünyada her ülkenin ayrı ayrı kendine has özelliklerini içeren müzikleri bulunmaktadır. Tarih boyunca şekillenen ve toplumların etnik kökenleri, kültürel dinamikleri, zaman/mekân algısı, yaşayış şekilleri ve sosyal konumları bu müzikâl yapının örülmesinde büyük rol oynamaktadır. Ele aldığımız Rembetiko/Rebetiko/Rembetika örneği de karakteristik yapıya sahip bir müzik olmakla beraber, oluşum ve olgunlaşma sürecinde toplumların sosyal yaşamlarından çok etkilenmiş, aynı zamanda da çizilen sınırlarla beraber ülkeler arası -bir bakıma- soyut ayrımın örneği olmuştur.

Ege'nin iki kıyısında, 19.yy sonu ve 20. yy’ın ilk yarısında halk dansları ve müzikler, “Manges” adı verilen gruplarca genellikle tavernalarda icra edilmekteydi. Bu gruplarca yapılan müzik, kendine özgü kültürün bir anlamda gizli ama dışa vurumcu bir yansımasıydı. Dönemin yarattığı koşullarda yasadışı sayılan bu gruplar, tavernalarda düzenlenen eğlencelerde varlıklarını sürdürmeye çalışmaktaydı. İcrayı tek başına yapana "Mungas", birden fazla Mungas ise “Manges” olarak tanımlanıyordu. Rembetiko da yaptıkları müziğe verilen geleneksel bir isimdi. Bir anlamda en yaygın yerel Yunan Müziği de sayılan Rembetiko, Yunanlıların bir dönemler halk arasında en popüler müziği haline gelmişti. 1950’li yıllara gelindiğinde daha da yayılan ve şehirleşen bu müziğe Yunancada “Laika” denildiği bilinmektedir. Çeşitli konular içeren Rembetiko’da; aşk, ayrılık, ayfon, hapishâne, taverna, yoksulluk, isyan ve en önemlisi göç temalı şarkılar yoğunluktaydı.

Göç konusunun Rembetiko’da merkez noktaya yerleşmesinin 1924 yılında Türkiye ve Yunanistan arasında yapılan mübâdele ile çok yakından ilgisi bulunmaktadır. Yaşanan bu değişimde denizin iki yakasında bulunan insanlar iskân politikasıyla yerlerinden edilmiş, bu hareketle beraber hem somut hem de soyut bir değiş – tokuş yapılmıştır. Buradaki soyut değişim kültürel göçten başka bir şey değildir. Göç yoluyla yaşanan bu kültür hareketi sosyal hayatın her alanında olduğu gibi müzikte de kendini hissettirmiş ve Rembetiko’da iki ayrı ana tavrın/stilin oluşmasına sebebiyet vermiştir. Bunlardan biri kıyının bir yanında olan Pire Tarzı, ikincisi ise İzmir veya Yunancadaki karşılığıyla Smyrna Tarzı’dır. Pire, Selânik ve İzmir üçgeni jeopolitik bakımdan stratejik bir konumda olduklarından dolayı mübâdele için önem teşkil eden kentlerdi. Liman şehri olmalarından ötürü mübadele esnasında kilit noktada bulunmuşlar ve göçürülen insanlar genellikle buralara ve çevresindeki ilçelere yerleştirilmiştir. Yunanistan’da zorunlu göçle gelenlerin Pire ve Selânik’e yerleştirilmeleri, Rembetiko’nun bu iki şehirde gelişmesine ve yerleşmesine işaret bir durumdur.

Bu müzik sadece Rumlar ve Türkler tarafından değil; aralarında Çingeneler ve Eşkenaz/Aşkenaz Yahudilerinin de bulunduğu çeşitli etnisiteye sahip toplumlar tarafından da yapılmaktaydı.
Rembetiko’nun temelleri batı müziğindeki gibi gamlara değil, mikrotonâl yapıya sahip makamlara dayalıdır. Eski Rembetiko müzisyenleri, ilk zamanlarda bu sistemi tanımlamak için makam sözcüğünü kullanmaktaydılar. Fakat zaman ilerledikçe makam yerine “Yollar” anlamına gelen "Thromi" kelimesinin daha sık tercih edildiği kaynaklarda geçmektedir. Taksim sözcüğü ise Yunancaya yakınlığından dolayı alınarak "Taximi" olarak kullanılmıştır.

Rembetiko'da kullanılan toplam makam sayısı hakkında elde kesin bir veri bulunmamakla beraber, genellikle tahmini rakamlar zikredilmektedir. Notaya dökülmüş eserlere ve yapılan derlemelere baktığımız zaman; rast, hüzzam, hicaz, hicazkâr ve uşşak makamlarının sıklıkla kullanıldığını gözlemlemekteyiz.
Rembetiko’da kullanılan en yaygın ritm kalıbı; Geleneksel Türk Müziği’nde ve makam müziğinin icra edildiği diğer coğrafyalarda sıkça rastladığımız 9 süreli kalıptır. Yunanlılar bu ritme "Zembekiko" adını vermektedirler.

Rembetikolar ilk söylenmeye başladığında Yunanistan’da ona eşlik edebilecek birçok saz bulunuyordu. Bunlardan bazıları; ud veya uti, santur, keman, santurun daha gelişmiş bir tipi olan tsimbalo, kanoni yani kanun, buzuki, bağlama ve bu çalgılara yakın olabilecek çeşitli yapılarda bulunan sazlardı. Eski plak kayıtlarında bu sazlar çeşitli şekillerde bir araya getirilerek kullanılmıştır. Fakat buzuki ve bağlama bunların arasında öne çıkmış ve Rembetiko'nun ana sazları durumuna gelmiştir. Bağlama, özellikle bir halk çalgısı olduğundan daha çok rağbet görüyordu. Buzukiden çok daha küçüktü ve kolay saklanıp, kolaylıkla imâl edilebiliyordu. Buna karşılık buzuki daha kolay çalınabilen, ses alanı daha geniş ve tını açısından erkek sesine daha yakın bir çalgıydı. Bu sebepten ötürü bağlamanın yerini zamanla buzukinin aldığını gözlemliyoruz.

Rembetiko müzisyenlerinin sazlarını beraberinde getirdikleri tekkelerde veya basit kahvelerde tempo, ayakla yere vurularak ya da "Komboloi" yani tespih ile ya da tespih boncuklarının bir cam bardağa vurulmasıyla tutulmaktaydı. Alkış tutarak ve kaşıkların sırtlarını birbirine vurarak ritim tutmak da başka bir yöntem olarak karşımıza çıkmaktadır.

Kadınlar müzik eşliğinde dans ederken aynı anda parmak zili çalıyorlardı. Buzuki veya bağlamaya eşlik eden ritim saz olarak def veya "Tumbeleki" yani dümbelek kullanılıyordu.

Zamanla oturan ve benimsenen Rembetiko için halkın “Sta Buzukia” yani "buzukicileri dinlemeye gidiyoruz" dediği söylenceler arasında geçmektedir. Bu da bize şarkı veya şarkıcı yerine, çalgının daha çok öne çıktığını işaret etmektedir.
İlk zamanlar icra edilen Rembetiko'da buzukinin akordu belirli makamları ve şarkıları çalabilmek için zaman zaman değiştirilmekteydi. Plaklara kayıt edildiği dönemlerde standart düzen olan Re-La-Re akordunun en fazla dört veya beş çeşitlemesi bulunmaktaydı. Bu çeşitlemelerden biri olan ve “Kara Düzeni” (Sol-La-Re) adı verilen düzen en yaygın olanlardan biriydi. Adını zamanın usta Rembetiko müzisyenlerinden biri olan Yenitsaris’den almıştır. Diğer sık kullanılan akort sistemleri arasında Aniktika, Piraiotiko ve Aravien adlı düzenleri sayabiliriz.

Rembetiko şarkılarının çoğunluğu Yunan şiirinin geleneksel ölçülerinden ya "Yambus" ya da "Troheus" ile yani; 15 heceli mısralar biçiminde ve onların da kendi içlerinde iki yarım veya birer mısraya ayırdıkları bir tarzda kaleme alınmıştır. Diğer yandan müzikâl vurgu, normal vurgu yapısını aksatabilir ve hecelerin çoğunlukla uzadığı veya sonunda ortadan kaybolacak derecede birbirine bağlanarak söylendiği bilinmektedir. Rembetiko'nun diğer yerel müzik türlerinden farklı olarak görülen bir özelliği daha vardır. Bu, bir sözcük veya bir tam tümceden oluşan ve ölçünün dışında kalan yerlere sıkıştırılan seslenişler, yani; "Tsakismata"dır. En yaygın Tsakismata, “Aman” ya da “ Ah Aman”dır. Bu seslenişin genel işlevi, şiirsel mısrayı uzatarak onun melodik mısraya sığmasını sağlamaktır. Fakat çoğu kez bunlar yalnızca duygulara yönelik bir işlevi varmış hissiyatı bırakır.


Anlam ve yapı bakımından birkaç Rembetiko örneği:

Orospos

Oropos hapishanesinde durumumuz iyi,
Atina’dakinden daha iyi.
Makarna var Salıları ve Perşembeleri
Ve Manges geçirir burada yılları.
Pazarları verirler bize et,
Berber de azizim beleş.
Birinci hücrede tütüncüler,
İkincide dumancılar,
Üçüncüde yontulmamışlar,
Dördüncüde çıngarcılar,
Beşincide silme kaçakçı,
Altıncıda komplocular,
Yedincide tekkeciler,
Sekizincide sakatlar,
Dokuzuncuda ve onuncu hücrede,
Ne varsa hepsini yapanlar.

Zembekiko. Batis, 1933


Ime Prezakias - Esrarkeşim

Sabahtan aksama kadar bir çekimlikle duruyorum ayakta
Ve beyaz tozu çektiğimde bütün dünyayı fethediyorum.
Bir çekimliğim olduğunda ve onu çektiğimde bütün dünya benim oluyor.
Ve kültürlü/uygar insanlar beni gördüğünde, onlara mürekkep sallıyorum.

Esrar çektiğinde dümdüz olursun
Kral, diktatör, tanrı ve cihangir
Esrar çektiğinde güzel konuşursun be!
Ve hayatta her şeyi tozpembe görürsün.


Sefilliğime/perişanlığıma güldüğün Yunanistan benim,
Tekerleği eksik zarlarla oynuyorlar onu be!
Ben diktatör olacağım! ve dünya kül olacaksa,
Birisi sevdamı yakacak birisi söndürecek.

Esrar çektiğinde dümdüz olursun
Kral, diktatör, tanrı ve cihangir.
Esrar çektiğinde güzel konuşursun be!
Ve hayatta her şeyi tozpembe görürsün.




Atina’nın Dilberleri Arasında

Atina’nın dilberleri arasında
Bir tanesi var alımlı, yürek yakan.
Gözler siyah, saçlar siyah
Ve siyah benli yanak.

Aman, aman, olacağım aklımdan,
Onu göreli beri beni uğrattığı bahtsızlıktan,
Onun yüzünden akıttığım gözyaşları, gece gündüz ağlamalarım,

Yüreğindeki ateşten eriyip gideceğim,
Onsuz hiç iyileşemeyeceğim.

Onu bir gün tekrar gördüğümde, dedim ki; “hanımefendi,
Benimle gel, izin ver bir çift olalım, yüreğim şifa bulsun.”
Ama o, şöyle dedi; “Senin beni sevmeni istemiyorum,
Hasretim başka birindedir, beni arzulamaktan vazgeç.”

İşte o andan beri zavallı ben, dolanırım hüzünlü, şaşkın,
Terk edinceye dek ruhum beni, yavaş yavaş sönmektedir isteğim.



Plak kayıtları yapılmaya başlandığında genellikle birçok çalgı bir arada icra edilmekteydi. "Amane Kahvesi" tavrında kemanlar, udlar, lavtalar, tefler, parmak zilleri ve daha sonraları gitar ve piyano kullanılmaya başlandı. "Tekke" tavrındaki şarkılarda ise çoğu kez birden fazla buzuki ve bağlama herhangi bir bas çalgı eşliğinde –ki bu çoğunlukla gitar oluyordu- çalınmaktaydı.

Rembetiko'nun popülerliği zamanla artıp Atina taraflarına doğru yayılmaya başladıkça Batı Avrupa etkisine daha fazla açık bir duruma geldi. Avrupa’daki orkestra müziğinin radyo kanallarıyla yayılması ve Napoliten tınılı kantatların popülaritesi İyon Adaları üzerinden Atina’ya vardı ve Rembetiko’yu çeşitli biçimlerde etkiledi.

Melodiler, çalgılar ve sözlerde Batı'dan esinlenilmeye; gitar, piyano ve akordeon gibi çalgılar yaygınlaşmaya başladı. Artık bu çalgılara uygun düşen batı armonisi aramakta ve bu doğrultuda gruplar kurmaya başlayan rembetiko müzisyenleri de, şarkılarına çeşitli bas partileri sokmaya başladılar. Böylelikle Rembetiko melodilerini eski makamsal yapılarından kopartarak, yerlerine diyatonik majör ve minör ton dizileri kullanma eğilimi baş gösterdi.

Rembetiko, 19. yy’ın sonlarına doğru belirgin bir hâle gelmiş ve 1950’lerde popülaritesinin zirvesine ulaşmıştır. Plak kayıtlarının yaygınlaşması ile çeşitli tavırlarda (Pire, İzmir, Atina) ve genellikle buzukiyi ana saz olarak kullanarak arşivlerde yerini almıştır. Günümüzde bu müziğin eski gelenekten kalan temsilcileri azalmış fakat yok olmamıştır. Karakteristik yapısı ile Yunan müziğinin köşe noktalarından biri olan Rembetiko, tekrardan CD’lere basılan arşiv serilerinde yahut modern çalgılar ile yapılan yeni düzenlemeleriyle varlığını bir şekilde sürdürmeye devam etmektedir.


K.

5 Haziran 2010 Cumartesi

Lan!

Ortam! Son zamanlarda insanların -özellikle gençlerin- zaman geçirilen herhangi bir mekânı ve topluluğu ifade etmek için kullandığı terim. Arkadaşlarıyla toplaşıp vakit geçirmek her insana daima hoş gelir. Yersin, içersin, eğlenirsin, dans edersin, muhabbet edersin ve bunun gibi bir sürü şey yaparsın. Genel olarak bakıldığında bu iyi birşeydir. Fakat herşeyin fazlası zarardır derler ya; alkolünde fazlası işin yönünü değiştirmeye çabukluk ve hız katar. Alkol tüm kötülüklerin anasıdır! Diye abidik bir söz vardı. Kime göre ne derece doğrudur pek bilmiyorum ama bana birşey ifade etmiyor o kesin. İnsan içmeden de kötülük yapabilir. He birde şu "içme" mevzusu var. "Dün akşam çok içtik", "Fena içtik yalnız", "Hadi içmeye gidelim", "İçme organizasyonu gerçekleştirelim", "Off ne içtik be abi!" pardon ne içtiniz??? İçmek nedir? Yalaktan su mu içiyorsun? "İçmek" tâbirini duyunca kan dolaşımım hızlanıyor benim. Aç sen o cümleyi "arkaşlarla toplandık bir mekâna gidip bira içtik" de, benim canımı ye. Ama o "biz ağır içiciyiz" tribine girme, reca ediyorum senden Abdullah.

Ne diyorduk? heh, alkol. İşte o alkol fazla alınınca birey o kadar saçma ve beklenmeyecek hareketler yapıyor ki, uyandığı zaman "naptım lan ben" sorusu GÜM diye patlıyor beyninde.

Fekat kalabalık yerler güzeldir hep. İnsanlar dans eder, müzik dinler, manzara seyreder, yakamoza bakar, patlak mısır yer, kumpir yer, muhabbet eder, başkalarıyla dans eder, mesaj verir, mesaj atar, yanına gider, sonra hay annesini neden yaptım lan ben tüm bunları der ve taksiye binerek eve gider.

O değil de dün ne içtik lan! Lan mı? Evet. Lan derken? Öyle işte. Hmm...


K.

2 Haziran 2010 Çarşamba

Kot

Hmm... Yani, ne biliyim şu an bilemedim. O değil de beklentilerin fazla olması ortamı daima geriyor sanırım. Aslında beklenti denen şeyin de ortada olduğu çok âşikâr. Yani bu aslında görmeyle alakalı bir durum. Nasıl desem? Sen onyüzbinmilyon baloncuk gücünde donanımlısındır, meraklı gibi görünen boş bir güruhu peşinden sürüklüyosundur ama buna karşın ufak ayrıntıları nedense göremezsin. Ya da tam aksi birşeyler yapıyor da olabilirsin. Ne biliyim, tarihin yönünü değiştirecek bir buluş ortaya koyarsın ama o kadar küçük şeyleri es geçersin ki, bir anda salak konumuna düşersin ve o yaptığın buluş osuruktan tayyare olur insanların gözünde. Çok zor vazgeçebilme yetimin yanında tam aksi olarak çok da kolay vazgeçebilme özelliğim var bir çok şeyden. Bu da doğal olarak sorunları peşisıra getiriveriyor hayatta. Hangi insan sorun ister ki? Var mıdır acaba "evet ben sorun istiyorum, düşün o derece bir manyağım" diyen bir zat? Fakat sorun kelimesi o kadar çok karşılaşılan birşey oldu ki artık, çözüm üretmek olağan bir durum haline geldi. İnsanların kafasında belirli çözüm kalıpları var ve anında bir kutunun içine yerleştirebiliyorlar onu. He, olmadı mı? Hooop hemen bir yenisi. Yani olasılık hesaplayarak yenisi bile yaratılabiliniyor hemencicik.

Ben yeni şeyleri pek sevmiyorum sanırım. Yenisi gelince eskisinin yerini alıyor, o gidiyor sonra bir başka yeni geliyor... Eee? O eskinin harcadığı emek ne olucak? Mevcutla idare etmeyi bilmek önemli sanırım ya da bu idareden ziyade bana göre; elindekinin sana ifade ettiği ve onunla aranda olan soyut bağlantı ile alakalı birşey. Gerçi bu göreceli bir kavram, cismî birşeye de bağlayabilirsin bunu, mânevî birşeye de. Herhangi bir kot bile olabilir bak bu. Var öyle benim atmaya kıyamadığım kotlarım. "Yahu hasta mısın arkadaşım? Kotla nasıl bir bağlantı kurabilirsin ki?" dedin 2 saniye önce biliyorum. O da kotla senin aranda olan birşey artık. Tart kafana göre...

Minik bir tavsiye; "Cenk Erdoğan Trio - İle" bu albümü biryerden edinip mutlaka dinle. Özellikle 4. parça; "Tatlı Dillim"... Böyle naif bir yorum duymadım ben. Neşet Baba'ya da selamlar olsun o vakit...


K.