Haber sitelerine bakıyordum az önce. Birden son 1 haftada dünya geneliyle ilgili gözattığım başlıklardaki tek ortak noktanın "silah" olduğunu farkettim. "Nasıl yani, e çok normal" diyebilirsin. Hayır çok çok normal bir durum yok bence ortada. Ortalık nükleer lafından geçilmiyor. Hem nükleer silah hem de binimum yeni teknolojik ürünler. Yok barut kullanılmadan ışık hızından daha üst seviyede giden toplar, yok efendim bilmem kaç tane uçak alabilen gemiler... Noluyor? Neden bu âlelacele yapılan silah depolaması? Nedir bu yığınak diye hiç düşündün mü? Aslına bakarsan ben de pek kafa yormuyordum buna ama son zamanlarda o kadar çok dikkatimi çekmeye başladı ki...
Çok fazla siyasi ve kıçında blue jean'li, ayağında convers'li heyecanlı devrimci tribinde yazılar yazmaktan haz etmiyorum aslında. Fakat ara sıra etrafta neler döndüğünü bilip o doğrultuda bir fikir haznesi yaratıp, yorumlarını ve söylemlerini şekillendirmen gerekir. Mesela geçenlerde TBMM'den geçen silah ruhsatı yasası. Yani onu bırak konuşup tartışmayı, insanın aklı mantığı kabullenmek istemez. Ama burdaki keskin nokta "insan"... İnsanın diyorum farkındaysan. Yoksa hangi "insan evladı" kalkıpta ruhsat yaşını 18'e indirir, bunu beyin kabullenmiyor bence. Nolucak yani o yaşı 18'e indirip beline 2 tane silah takınca? 2 silahla daha mı fazla can yakıcaksın? Yahut "alem" dedikleri çocukken topu inşaata kaçmış insanların birbirlerine caka attığı ortamlarda daha mı sözün geçicek? Tabii ki bu saydıklarım olucak ama bunun kime, ne açıdan bir faydası olur onu bir kalıba sokmaya çalışmıyorum bile. Daha dün önümde iki liseli çocuk birbirlerine hoşçakal derken taaak tuuuk kafalarını tokuşturdular, var gerisini sen anla...
Vikiliks mikiliks bir yığın ıvır zıvır kaktırmaya çalıştılar tüm dünyaya, farkettin değil mi? Ivır zıvır diyorum çünkü içinde dişe dokunan ve somut olarak çıkarttığım bir tek şey İran'daki nükleer silahlardı. Gerisi; yok o ona bunu demiş, bu buna bunu demiş mahalle karısı düzeyinde diplomatların yaptıkları dedikodular. Eee? sence bu bir zemin değil mi? Irak'ta da yok muydu o silahlardan? Vardı dıdıdııdıdıdı... Yani onlar öyle zannediyorlardı, yok yok zannetmiyorlardı hepsini biliyorlardı. Asıl önemli olan artı ürün dediğimiz ham madde, petrol vb şeyler. Girmiyorum şimdi o muhabbete... İnsanları olacak olan birtakım şeylere hazırlamak ve "neden yaptınız" dedikleri zaman "e ama biz size bunları belgelerle bile ispat ettik, yani aslında biz bile etmedik bak içimizden bilgi sızdırdılar" senaryoları ve akabinde doğacak olan sorgulamalara kılıflar uydurmaca...
Yaşamaya çalışıp, nefes aldığın dünyanın nasıl bir bok çukurunun içine doğru sürüklendiğinin sen de farkındasın, ben de. Bu bir bilinçlendirme veya gaza getirme yazısı değil. Düşünsene herhangi bir savaş durumunda olabilicekleri? Felaket tellallığı yapmak istemiyorum ama biraz irdele, hayalinde oluşturmaya çalış. En son Irak Savaşı'nı düşün, canlı yayında izledik televizyondan. Mevcut teknoloji ile, nükleerler ile, füze sistemleri ile yapılabilicekleri bir canlandır kafanda...
Peki ya sonrası? Hadi bu dünyanın içine sıçtık, yaşayabiliceğin bir tarafı kalmadı, toplanın b dünyasına mı gidiyoruz diyecekler çok merak içindeyim. O sonrasındaki ekolojik denge ne olucak? doğal sistem ne olucak? toplumlar arası diyaloglar -tabii diyaloğa geçebiliceğin bir toplum kalırsa- ne olucak? hatta ne olucak da ne olucak? Milyonlarca soru üretebilirsin burdan. Ama kaç tane cevap elde edersin orası muamma...
Büyük ülkelerin yumurta kapı modunda koşa koşa yaptıkları silah yığınağını ve bunun doğurabiliceği sonuçları, en küçük bir kıvılcımda olabilicekleri hepimiz biliyoruz. Peki buna karşı ne yapabiliriz? Tabii ki hiçbirşey. Fare dağa küsmüş dağın haberi falan filan...
En azından şunu şunu yapıp bu şekilde bilinçlenmeliyiz diye öksürmiycem sana burda. Ama en azından olanları, olabilicekleri ve sonuçlarını hayal edip kafanda canlandırmaya çalış, çalışalım, çalışsınlar...
İnsanlar arasında dolaşan bir şehir efsanesi vardır. Kâhin'in biri; "3. Dünya Savaşı'nın nasıl olucağını bilmem ama, 4.'sü taş ve sopalarla olacak onu biliyorum" demiş ve bu masal da burdaaaa bitmiş...
K.
14 Aralık 2010 Salı
Babay
Farklı kültürleri tanımak, onların içine nüfûz etmek dışardan çok birşey hissettirmiyormuş gibi gözükse de, dokununca ve içine girince çok farklı bir tat olduğunu sana gayet güzel bir şekilde anlatıyor. Son 2 haftadır cumartesi günleri bölümden cici bici bir arkadaşımla beraber Beyoğlu Balık Pazarı'ndaki Üç Horan Ermeni Kilisesi'ne gidiyoruz. Kiliseye gidiyoruz diyince aklında bin türlü soru oluştu farkındayım. Biz çoğu şeye kendimizi şartladığımız için, genel çizgi dışında olan birtakım olgular herdaim garip gelir, normaldir. Fakat bu tür bakış açıları, algı genişledikçe ve değiştikçe kendini pozitif yönde ve daha şeffaf düşüncelere bırakmakta. Ama bunu çok okumak, araştırmak ya da ben biliyorumculuk olarak algılama; salt farklı pencerelerden bakmak ve onları tartıp ince bir çizgi üzerinden değerlendirmekle alakalı. Misal, bugünlerde bir haber dikkatimi çekti. Yanılmıyorsam Bodrum'da Hristiyan bir Kanada vatandaşı vefat etmiş ve cenazesinin oradaki Müslüman Mezarlığı'na gömülmesini istemiş. Neyse öyleydi böyleydi cenazeyi oraya gömmüşler. Sonrasında ne olmuş? Hemen yandaki mezarların sahipleri "daaaaaaaayt kaldırın çabuk bu mezarı burdan, Haç'ta neymiş, Müslüman Mahallesinde salyangoz bikbikbikbikb..." vb tepkiler...
"Neden" diye sordum kendi kendime o haberi okuyunca. Aslında mantık olarak tezat bir durum. Ama ülkenin geneline baktığın zaman; yaşarken dipdibe olan insanlar öldükten sonra neden olamıyor ki? Yahut bu bir hoşgörüsüzlük mü? O orda olsa neolur, olmasa neolur? O orda seni neden rahatsız etti? Onlarca soru peşpeşe gelebilir bu durumun ardından. Velhâsıl Hristiyan vatandaşın mezarını oradan kaldırmışlar. Öyle de olucaktı zaten, ondan bir şüphem yoktu ama dediğim gibi "neden?"...
Heh, ne diyorduk Kilise evet. Niye gittik biz o Kilise'ye? Hampartsum notası öğrenmek için. Hampartsum notası nedir? Hampartsum Limonciyan tarafından takrîbi 18. yy'da bulunan bir Ermeni nota sistemi. Osmanlı İmparatorluğu döneminde birçok eseri notaya almayı sağlayan bu sistem, batı notasından tamamen farklı, tek çizgi üzerine yazılmaktadır. Bildiğimiz nota simgelerinden farklı olan Hampartsum, Türk Müziği'ndeki makam sistemi ile icra edilmektedir. Yani okuduğumuz eserler arasında Hicâz, Hüseynî ve benim ayılıp bayılarak dinlediğim Sultân-ı Yegâh makamı da bulunmaktaydı. İlk derste biraz zorlansak da mevcut müziğe âşinâ olduğumuz için duyuş açısından kavramamız zor olmadı. Fakat al bakalım şu hampartsum notalarını oku evlat dersen tabii ki leblebi gibi okuyamam o ayrı mevzu. Daha önce farklı Kiliselerin içine girmiştim fakat bu kadar çok uzun kalıp, o eşraftan insanlarla çok hukûkum olmamıştı. Çok farklı bir deneyim, yeni insanlar heey huhuuv hayat ne güzel tribine girmiyorum tabii ki ama hakikaten içine girince oradaki aynı ama bir o kadar da farklı havayı soluyorsun. Çok gazeteci cümlesi gibi oldu bir önceki cümle farkındayım. Ama öyle yani, bunun başka bir tarifi yok. Bir de bana ilginç gelen, tam öğle vakti biz nota çalışırken bir anda ezan okunmaya başlandı. O an çok garip bir duygu hissettim, nasıl anlatıyim; dışardan gelen ses ile içinde bulunduğun ortam aslında iki ayrı köşe ama sen o köşelerin tam da ortasında ince bir çizgide işini yapmaya çalışıyorsun. Bu asla rahatsız edici bir durum değildi. Hele ki, bize o nota sistemini öğreten Nişan Hoca'nın "kardeşliğimizi unutmayalım, eski günleri hatırlayalım" gibilerinden sözleri olan eserini seslendirmeye çalışırken o dışardan gelen ses ile bütünleşen ortam farklı bir haz verdi bana. Kurs sonrası ikram edilen simit ve çaylar da işin güzelliğinin cabasıydı...
Gelelim her yazıda değindiğimiz musıkî köşemize. Bu hafta ki güzîde konuklarımız; naif icraları, mütevâzi kişilikleri ve utangaç duruşlarıyla(!) "Kurban" grubu. Lise yıllarından beri takip ettiğim fakat ilk kez canlı performanslarını izlediğim grup, albümü takıp dinlediğinde cd'den ne duyuyorsan aynısını sahnede çalıyor hocam, 2, 2 daha 4 bu budur yani. Müzisyenler arasında bir tâbir vardır "ökkküz gibi çalmak" heh işte o adamlar o tanıma gayet güzel uyuyorlar. O cayır cayır riff'ler döne döne geliyor kulağına insanın. Her ne kadar 9 gözükse de konserin başlama saati adamlar tam 12'de sahneye çıktı. Biz de zati bunu tahmin ederek -daha doğrusu Elif'in daha önceki tecrübelerine dayanarak- 10.30 civarı gittik mekâna. İstanbullive adlı performans salonu akustik açısından biraz sıkıntılı fakat geniş, ferah biryer. Ama biraları rezalet, ayrıca 33'lük şişe 8lira. Yani öğrenciysen evde iç miç birşeyler yap öyle git, yoksa 8+8+8+8+8+8+8 batarsın vallahi... Eski ve son albümlerinden karışık bir liste ile 1,5 saat kadar çaldı Kurban. Hakikaten çaldı yani daha da dallandırıp budaklandırmaya gerek yok. Konser sonrası kulis, muhabbet sohbet, şu bu derken İstanbul'un Hababam Sınıfı'nın kötü kalpli müdürü tripli "alın lan size soğuk" adlı hediyesiyle evin yolunu tuttuk...
O değil de artık bizim bir çim adamımız var; adı da babay :)
K.
"Neden" diye sordum kendi kendime o haberi okuyunca. Aslında mantık olarak tezat bir durum. Ama ülkenin geneline baktığın zaman; yaşarken dipdibe olan insanlar öldükten sonra neden olamıyor ki? Yahut bu bir hoşgörüsüzlük mü? O orda olsa neolur, olmasa neolur? O orda seni neden rahatsız etti? Onlarca soru peşpeşe gelebilir bu durumun ardından. Velhâsıl Hristiyan vatandaşın mezarını oradan kaldırmışlar. Öyle de olucaktı zaten, ondan bir şüphem yoktu ama dediğim gibi "neden?"...
Heh, ne diyorduk Kilise evet. Niye gittik biz o Kilise'ye? Hampartsum notası öğrenmek için. Hampartsum notası nedir? Hampartsum Limonciyan tarafından takrîbi 18. yy'da bulunan bir Ermeni nota sistemi. Osmanlı İmparatorluğu döneminde birçok eseri notaya almayı sağlayan bu sistem, batı notasından tamamen farklı, tek çizgi üzerine yazılmaktadır. Bildiğimiz nota simgelerinden farklı olan Hampartsum, Türk Müziği'ndeki makam sistemi ile icra edilmektedir. Yani okuduğumuz eserler arasında Hicâz, Hüseynî ve benim ayılıp bayılarak dinlediğim Sultân-ı Yegâh makamı da bulunmaktaydı. İlk derste biraz zorlansak da mevcut müziğe âşinâ olduğumuz için duyuş açısından kavramamız zor olmadı. Fakat al bakalım şu hampartsum notalarını oku evlat dersen tabii ki leblebi gibi okuyamam o ayrı mevzu. Daha önce farklı Kiliselerin içine girmiştim fakat bu kadar çok uzun kalıp, o eşraftan insanlarla çok hukûkum olmamıştı. Çok farklı bir deneyim, yeni insanlar heey huhuuv hayat ne güzel tribine girmiyorum tabii ki ama hakikaten içine girince oradaki aynı ama bir o kadar da farklı havayı soluyorsun. Çok gazeteci cümlesi gibi oldu bir önceki cümle farkındayım. Ama öyle yani, bunun başka bir tarifi yok. Bir de bana ilginç gelen, tam öğle vakti biz nota çalışırken bir anda ezan okunmaya başlandı. O an çok garip bir duygu hissettim, nasıl anlatıyim; dışardan gelen ses ile içinde bulunduğun ortam aslında iki ayrı köşe ama sen o köşelerin tam da ortasında ince bir çizgide işini yapmaya çalışıyorsun. Bu asla rahatsız edici bir durum değildi. Hele ki, bize o nota sistemini öğreten Nişan Hoca'nın "kardeşliğimizi unutmayalım, eski günleri hatırlayalım" gibilerinden sözleri olan eserini seslendirmeye çalışırken o dışardan gelen ses ile bütünleşen ortam farklı bir haz verdi bana. Kurs sonrası ikram edilen simit ve çaylar da işin güzelliğinin cabasıydı...
Gelelim her yazıda değindiğimiz musıkî köşemize. Bu hafta ki güzîde konuklarımız; naif icraları, mütevâzi kişilikleri ve utangaç duruşlarıyla(!) "Kurban" grubu. Lise yıllarından beri takip ettiğim fakat ilk kez canlı performanslarını izlediğim grup, albümü takıp dinlediğinde cd'den ne duyuyorsan aynısını sahnede çalıyor hocam, 2, 2 daha 4 bu budur yani. Müzisyenler arasında bir tâbir vardır "ökkküz gibi çalmak" heh işte o adamlar o tanıma gayet güzel uyuyorlar. O cayır cayır riff'ler döne döne geliyor kulağına insanın. Her ne kadar 9 gözükse de konserin başlama saati adamlar tam 12'de sahneye çıktı. Biz de zati bunu tahmin ederek -daha doğrusu Elif'in daha önceki tecrübelerine dayanarak- 10.30 civarı gittik mekâna. İstanbullive adlı performans salonu akustik açısından biraz sıkıntılı fakat geniş, ferah biryer. Ama biraları rezalet, ayrıca 33'lük şişe 8lira. Yani öğrenciysen evde iç miç birşeyler yap öyle git, yoksa 8+8+8+8+8+8+8 batarsın vallahi... Eski ve son albümlerinden karışık bir liste ile 1,5 saat kadar çaldı Kurban. Hakikaten çaldı yani daha da dallandırıp budaklandırmaya gerek yok. Konser sonrası kulis, muhabbet sohbet, şu bu derken İstanbul'un Hababam Sınıfı'nın kötü kalpli müdürü tripli "alın lan size soğuk" adlı hediyesiyle evin yolunu tuttuk...
O değil de artık bizim bir çim adamımız var; adı da babay :)
K.
7 Aralık 2010 Salı
Reel
Garip yahu, aslında tam yatmaya hazırlanıyordum ki bir anda bizim koca çocuğun profil sayfasına bakiyim dedim. Koca çocuk ki mi? Erhan tabii ki...
Erhan yahu bildiğin Erhan yani. Adam kaçtı gitti. Sıçarım len size, albüm malbüm yapamıycaz sizinle gidiyorum hadi ben der gibi. Yani ne diyim, yazıcak birşey de yok aslında. Dikkatimi çeken şey farklı bir durum aslında. Nefret ediyorum şöyle şeyleri aklıma getirip yazmaktan, çizmekten ama şu an facebook'ta listemde 2 kişi hakkın rahmetine kavuşup aramızdan "geçiçi bir süre de olsa" ayrıldı. Biri Erhan, diğeri de tatlı kıvamında bir insan olan müzik öğretmenim Ahmet Hocam... İki ayrı profil, ikisi de rahmetlilerin hayatta oldukları zaman arkadaş listeleri gayet kabarık olan profiller. Bugün bakıyorum iki profilde de o kabarık günlerden eser yok. Noldu peki? Değişen neydi? Aramızdan ayrıldılar diye sildiniz mi onları listelerinizden? O listelerden silinince otomatik olarak hayatlardan, anılardan, hatırlanması gerekilen günlerden de mi silindiler? Mesela ben ikisinin telefon numarasını da hâlâ silmedim rehberden. İlginç değil mi? Belki de bu benim olayları kabullenmeme halim olabilir. Onlar oralarda bir yerlerde, bir şekilde devam ediyorlar olağanlıklara...
Unutmayalım onları cart curt diye bir sosyal mesaj verme niyetinde değilim ama düşündürüyor böyle durumlar beni. İnsanlar neyle neyi eş tutuyorlar, nelere nasıl tepkiler veriyorlar, sanal üzerinden olayı somuta nasıl bağlıyorlar? Çok kurcalıyor zihnimi gerçekten...
Gerçi ayılıp bayılanları da gördük 6-7 ay sonra ya, neyse...
Özledik be abi, ne diyim yani.
K.
Erhan yahu bildiğin Erhan yani. Adam kaçtı gitti. Sıçarım len size, albüm malbüm yapamıycaz sizinle gidiyorum hadi ben der gibi. Yani ne diyim, yazıcak birşey de yok aslında. Dikkatimi çeken şey farklı bir durum aslında. Nefret ediyorum şöyle şeyleri aklıma getirip yazmaktan, çizmekten ama şu an facebook'ta listemde 2 kişi hakkın rahmetine kavuşup aramızdan "geçiçi bir süre de olsa" ayrıldı. Biri Erhan, diğeri de tatlı kıvamında bir insan olan müzik öğretmenim Ahmet Hocam... İki ayrı profil, ikisi de rahmetlilerin hayatta oldukları zaman arkadaş listeleri gayet kabarık olan profiller. Bugün bakıyorum iki profilde de o kabarık günlerden eser yok. Noldu peki? Değişen neydi? Aramızdan ayrıldılar diye sildiniz mi onları listelerinizden? O listelerden silinince otomatik olarak hayatlardan, anılardan, hatırlanması gerekilen günlerden de mi silindiler? Mesela ben ikisinin telefon numarasını da hâlâ silmedim rehberden. İlginç değil mi? Belki de bu benim olayları kabullenmeme halim olabilir. Onlar oralarda bir yerlerde, bir şekilde devam ediyorlar olağanlıklara...
Unutmayalım onları cart curt diye bir sosyal mesaj verme niyetinde değilim ama düşündürüyor böyle durumlar beni. İnsanlar neyle neyi eş tutuyorlar, nelere nasıl tepkiler veriyorlar, sanal üzerinden olayı somuta nasıl bağlıyorlar? Çok kurcalıyor zihnimi gerçekten...
Gerçi ayılıp bayılanları da gördük 6-7 ay sonra ya, neyse...
Özledik be abi, ne diyim yani.
K.
1 Aralık 2010 Çarşamba
Umûma Açık
Hadi be! Baya son yazıyı 8 kasım'da yazmışım. E aralık oldu yahu... Ayıpladım şu an kendimi. Aralık dedim de, nasıl bir aralık bu? Böyle aralık mı olur? Bildiğin 23 dereceydi bugün. Hani yüzbinmilyon yılın soğuğu nerde? Yoksa ce-eee diyip bir anda mı çıkıcak ortaya? Ne yalan söyliyim bana öyle geliyor. Bir anda hopppaa diye binivericek tepemize soğuk. Bayram'da da böyleydi hava Kuşadası'nda. Bayram dedim de; Kurban Bayramı'da geçti. Ne kurban mı? Yoksa siz hayvanları kesip yiyor musunuuuuz? aman tanrım katliaaaaam! Hı hı evet, o yediğin sosisler, salamlar, hamburgerler de meşe ağacında yetişiyor zaten...
Neyse Kuşadası dedik; güzeldi bu bayram, hava sıcak, güneşli her gün muhabbet halindeydik yanaklarından makas aldıklarımınla. Arkadaş ortamı çok güzel şey a dost! Sevdiğin, lafından, sözünden anlayan insanlar oldukça etrafında tadından yenmiyor hakikaten. Limanı yıktılar, yıkmadılar gak guk baya geyik döndü ama bence yıkmasınlar orayı. Yok yani Kuşadası'nda adam akıllı oturabiliceğin başka biryer yok! Çoğunluğunu zart zurt kesimin oluşturduğu o bilmemne çaycısında mı vakit geçiriceksin? Bu mudur yani bütün olay? Orda mı geçiriyorsun koca kışını? "Napalım arkadaş burda Beyoğlu var da biz mi gitmiyoruz?" gibi bir düşünce peyda olsa da, hatta peyda olmayı bırak, orda bir Beyoğlu olsa bile oraya gitmezsin çünkü algı o kadar... Algıda sıçıcılık diyoruz biz buna. Gerçi çok alakasız oldu banane yahu. Aaa burda yazılanları herkes okuyabiliyormuş, şaşkınım şu an, hmm...
Bazen insan öyle bir şekilde muhabbete kaptırıyor ki kendini; facebook, twitter, myspace gibi sosyal paylaşım sitelerinde karşısındakiyle yazıştıklarını 837468 kişinin daha okuyabildiğini bir anda unutuveriyor. Neden sonra? "Keriiiim bıdı bıdı bıdı olmuş aa orda öyle yazmışsın seni seniiii" gibi bir cümle duyunca aklı başına geliveriyor. "Hadi ya, sen nerden biliyorsun? aa doğru ya, umuma açıktı orası" yaa paşam... Velhâsıl dinleniyor ve izleniyorsun hemşîre, klavyene hâkim ol!..
O değil de müzik diye de birşeyler var bu aralar hayatımda. İlginçtir, haz verici bir durummuş yeni algıladım. Şaka bir yana bu haftasonu yeni dahil olduğum "ehl-i keyf" (bknz. http://www.ehlikeyf.biz ) ile ikinci albüm kaydına giricez. İkinci albümde dahil olduğum grup ben dahil toplam 5 kişiden oluşmakta. Hard Rock ayarında birşeyler yapmaya çalıştık, bakalım kayıtlar bitince gerekli ıvır zıvırı buralardan anlatırım yine...
He birde Dubara ( http://www.dubara.rockmekan.com ) vardı bir zamanlar... Bir zamanlar diyorum çünkü hakikaten beraber çalmayalı baya bir zaman geçti. Neden böyle oldu peki? Çünküm TSK güzîde vokalistimiz Emre'ye uzun dönem olarak el koydu da ondan! 15 ay az bir zaman değil. Gerçi o da yedi bitirdi sayılır, yanılmıyorsam şubat - mart civarı bitiricek askerliğini. Tahmin ve temennim önümüzdeki yaz yeniden toplanma ama hakikaten toplanma ve akabinde gelicek olan çalıp söyleme, kaydetme ve alın dinleyin bakalımcıklar...
Albüm tanıtımı köşemizde bu yazıdaki konuğumuz Çağrı Sertel! Albümün adı "New Born". Caz'ın Türkiye'de gelmeye başladığı nokta beni hakikaten düşündürüyor. Düşündürüyor burda çok iyi anlamda düşündürüyor. Hem yeni yeni açılan caz mekanları, hem güzel ve kaliteli albümlerin çıkmaya başlaması, hem de insanların saçma sapan müziklerden sıyrılıp "dinleme" konusunda seçiçi davranmaya başlaması. Bu olgular peşi sıra devam ettikçe zaten insanların müzikal zevkleri kaymaklı ekmek kadayıfı taklidine ulaşmaya başlıycaktır. Çağrı Sertel caz piyanisti, yanılmıyorsam Bilgi Üniversitesi Müzik Performans bölümü mezunu. Hani şu Bilgi'nin seri halde kaliteli caz'cı ürettiği dönemden. Sertel'e çok yakın kaynaklardan duyduğuma göre aşmış bir doğaçlama yeteneği varmış kendisinin. Daha canlı kanlı izlemek nasip olmadı, umarım nail olucam bu zevke. Albümde davulu Ediz Hafızoğlu, kontrbası Kağan Yıldız çalmış. Bunların yanında tonları bağımlılık yaratan gitarist Sarp Maden ve İmer Demirer, Levent Altındağ, Çağ Erçağ gibi isimlerin eşliği mevcut. Kısa lafın uzunu al albümü arkadaşım beni uğraştırma, hadi.
O değil de Haydarpaşa vardı bir ara? Çatısı falan çökmüş yanmış gitmiş o güzelim Alman mimarisi... Hee otel mi? Hmm, peki peki tamam. Önemli değil yahu, tarih dediğin nedir, yazıverirsin yeniden...
K.
Neyse Kuşadası dedik; güzeldi bu bayram, hava sıcak, güneşli her gün muhabbet halindeydik yanaklarından makas aldıklarımınla. Arkadaş ortamı çok güzel şey a dost! Sevdiğin, lafından, sözünden anlayan insanlar oldukça etrafında tadından yenmiyor hakikaten. Limanı yıktılar, yıkmadılar gak guk baya geyik döndü ama bence yıkmasınlar orayı. Yok yani Kuşadası'nda adam akıllı oturabiliceğin başka biryer yok! Çoğunluğunu zart zurt kesimin oluşturduğu o bilmemne çaycısında mı vakit geçiriceksin? Bu mudur yani bütün olay? Orda mı geçiriyorsun koca kışını? "Napalım arkadaş burda Beyoğlu var da biz mi gitmiyoruz?" gibi bir düşünce peyda olsa da, hatta peyda olmayı bırak, orda bir Beyoğlu olsa bile oraya gitmezsin çünkü algı o kadar... Algıda sıçıcılık diyoruz biz buna. Gerçi çok alakasız oldu banane yahu. Aaa burda yazılanları herkes okuyabiliyormuş, şaşkınım şu an, hmm...
Bazen insan öyle bir şekilde muhabbete kaptırıyor ki kendini; facebook, twitter, myspace gibi sosyal paylaşım sitelerinde karşısındakiyle yazıştıklarını 837468 kişinin daha okuyabildiğini bir anda unutuveriyor. Neden sonra? "Keriiiim bıdı bıdı bıdı olmuş aa orda öyle yazmışsın seni seniiii" gibi bir cümle duyunca aklı başına geliveriyor. "Hadi ya, sen nerden biliyorsun? aa doğru ya, umuma açıktı orası" yaa paşam... Velhâsıl dinleniyor ve izleniyorsun hemşîre, klavyene hâkim ol!..
O değil de müzik diye de birşeyler var bu aralar hayatımda. İlginçtir, haz verici bir durummuş yeni algıladım. Şaka bir yana bu haftasonu yeni dahil olduğum "ehl-i keyf" (bknz. http://www.ehlikeyf.biz ) ile ikinci albüm kaydına giricez. İkinci albümde dahil olduğum grup ben dahil toplam 5 kişiden oluşmakta. Hard Rock ayarında birşeyler yapmaya çalıştık, bakalım kayıtlar bitince gerekli ıvır zıvırı buralardan anlatırım yine...
He birde Dubara ( http://www.dubara.rockmekan.com ) vardı bir zamanlar... Bir zamanlar diyorum çünkü hakikaten beraber çalmayalı baya bir zaman geçti. Neden böyle oldu peki? Çünküm TSK güzîde vokalistimiz Emre'ye uzun dönem olarak el koydu da ondan! 15 ay az bir zaman değil. Gerçi o da yedi bitirdi sayılır, yanılmıyorsam şubat - mart civarı bitiricek askerliğini. Tahmin ve temennim önümüzdeki yaz yeniden toplanma ama hakikaten toplanma ve akabinde gelicek olan çalıp söyleme, kaydetme ve alın dinleyin bakalımcıklar...
Albüm tanıtımı köşemizde bu yazıdaki konuğumuz Çağrı Sertel! Albümün adı "New Born". Caz'ın Türkiye'de gelmeye başladığı nokta beni hakikaten düşündürüyor. Düşündürüyor burda çok iyi anlamda düşündürüyor. Hem yeni yeni açılan caz mekanları, hem güzel ve kaliteli albümlerin çıkmaya başlaması, hem de insanların saçma sapan müziklerden sıyrılıp "dinleme" konusunda seçiçi davranmaya başlaması. Bu olgular peşi sıra devam ettikçe zaten insanların müzikal zevkleri kaymaklı ekmek kadayıfı taklidine ulaşmaya başlıycaktır. Çağrı Sertel caz piyanisti, yanılmıyorsam Bilgi Üniversitesi Müzik Performans bölümü mezunu. Hani şu Bilgi'nin seri halde kaliteli caz'cı ürettiği dönemden. Sertel'e çok yakın kaynaklardan duyduğuma göre aşmış bir doğaçlama yeteneği varmış kendisinin. Daha canlı kanlı izlemek nasip olmadı, umarım nail olucam bu zevke. Albümde davulu Ediz Hafızoğlu, kontrbası Kağan Yıldız çalmış. Bunların yanında tonları bağımlılık yaratan gitarist Sarp Maden ve İmer Demirer, Levent Altındağ, Çağ Erçağ gibi isimlerin eşliği mevcut. Kısa lafın uzunu al albümü arkadaşım beni uğraştırma, hadi.
O değil de Haydarpaşa vardı bir ara? Çatısı falan çökmüş yanmış gitmiş o güzelim Alman mimarisi... Hee otel mi? Hmm, peki peki tamam. Önemli değil yahu, tarih dediğin nedir, yazıverirsin yeniden...
K.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)