17 Haziran 2015 Çarşamba

Nükte?

Her yeni yazıda kendi kendime aynı serzenişte bulunmam biraz saçma biliyorum, yeni yazı dediğim de senede bire düştü artık. İşte serzeniş de bu zaten; uzun aralıklar. Aslında serzeniş etmemem lazım, kendi suçum. Tamam tamam, 'serzeniş'i cümle içinde kullanmayı seviyorum o yüzden yazı yazmaya uzun aralıklar verdim. Yani serzeniş'i bu denli sık geçirmek içindi bu kadar fazla beklemem.

Bence 10 aylık bir aradan sonra nükteli bir giriş oldu, ne dersin?

Bu süreçte sana ne yaptığımı tabii ki anlatmayacağım. Fakat en önemli mevzu dün evde tuvalet kağıdı bitti ve bu bitiş kendi farkındalıklarını beraberinde getirdi. Hayat aynı, hayat bok gibi ama çok güzel. Gelsene? Diye espri yapmak istemiyorum; zirâ mizah algımın bu düzeyde olmadığını ikimiz de biliyoruz. Gelsene? Güzel bir davet biçimi ama, her daim samimi gelmiştir bana. Birilerini bir yere davet etmek, onları bir yerlere götürmek/çağırmak iki tarafta da ufak bir heyecan uyandırır evet. Geldiğin yer, girdiğin hayat veya çıktığın hayat. Çıkmaya çırpındığın hayat. Benim hayatımdan hep Mayıs bir şeyler götürür, hep Mayıs çıkmak için tutunulan şey olur. Tesâdüf o ki, hep de sonlarına denk gelir. Memnun muyum? Hayır. Mecnun muyum? Asla. Memur muyum? 657 değilse bile zaman zaman. Bak az önce bahsettiğim mizah. Ne sandın, sana burda hayatımdan giden kadınları mı anlatacaktım? Çok beklersin.

Bence 10 aylık bir aradan sonra nükteli bir gelişme oldu, ne dersin?

Nükte ne demek onu bildiğini farzediyor ve devam ediyorum. Biraz ciddiyetsizlik gibi birşey nükte ama güzel ciddiyetsizlik, tatlı bir ciddiyetsizlik ya da gayriciddi. Kelimelerle oynamayı çok sevdiğimi sağda solda söylerim hep. Çünkü müsait, hepsi her şeye çok müsait. Tek harf tüm anlamı yıkıp bambaşka şeyler ortaya koyabiliyor. Geçenlerde Turgut Uyar'ın 'Göğe Bakma Durağı'na göte bakma durağı dedim, yalandan edebiyat aşığı bir arkadaşım Turgut babasıymış gibi tepki gösterdi. Dedim ki "büyütüyorsun?". Dedi ki " bu aralar neden üstüne geldiğimi ben de bilmiyorum". Aslında biliyoruz, her şeyi ilk harfinden son noktasına kadar. Mevzu Turgut'un götü veya göğü değil -ki zaten Turgut Cemâl'i sevmez, ben de onu pek sevmem- üstünü istifle kapattığımız çok farklı şeyler. Korkarak uzaklaştığımız ama ayda bir nöbetçi eczane gibi gece yarısı kapı araladığımız. Harflerle oynadığımda beni ciddiye almayın, kısa cümleler kurduğumda beni ciddiye almayın, hiç tepki vermediğimde beni hiç ciddiye almayın. Hülâsâ beni ciddiye almayın dediğimde de beni ciddiye almayın.

Bence 10 aylık bir aradan sonra sonuçsuz bir sonuç oldu, ne dersin?

"Yazmıyorsun" dedin yazdım. "İstiyorum" dedim, inanmadın. Metroya giriyorum dedim, "çıkma" dedin. Git dedin, "gitmem" dedim; gitmedim, gitmedin.


K.

7 Ağustos 2014 Perşembe

Çizgi

Ne var ne yok? Bu soru kalıbını pek seviyorum, alabildiğine samimi geliyor bana. Selam vermek, daha doğrusu selam verme şekilleri çok enteresan değil mi sence de? Düşünsene, insanlar birtakım kodlar geliştiriyorlar ve konuşmaya muhabbet etmeye giriş yapıyorlar. Sâde bir 'Naber?' çok çekici gelmez bana mesela. Başlangıçta soğuk giriş yaptık hem de selam kısmında, ı ıh. Dün gece bir arkadaşım sordu ''Estarabim ne demek?'' diye bilmiyorum dedim. Hakikaten de hiç düşünmemiştim Estarabim'in ne anlama geldiğini. Neyse verdik Google'a, Erkin Koray'ın sırf şarkı için kıçından uydurduğu bir sözmüş. Olur olmaz bir dil geliştirmiş belki adam 70'lerde? Tıpkı bugün Gevende'nin yaptığı gibi. Uydurma bir dille söyler Ahmet şarkılarını. Girişi de, ortası da, çıkışı da değişebiliyor dilin gördüğün üzere. Dilbilim olaylarına girmeyelim gece gece, salla şimdi.

Ağustos ayında 'Ne var ne yok?' sorusuna verilecek her zaman sabit bir cevabım var; hiçbir şey. Çünkü Temmuz - Ağustos ayları benim için Kuşadası demek. Dur formülize edeyim sana:

Temmuz - Ağustos = Kuşadası - Kuşadası = Tatil \Rightarrow \!\, X = ?


?'nin yerine koyabileceğin çok şey var; çünkü tatildesin. Her şey olabilir. Mesela ben 1 hafta Schengen'in bana verdiği yetkiye dayanarak Prag, Bratislava, Budapeşte hattındaydım. Ne mi oldu? Tabii ki anlatmıyorum burda, çok beklersin. Lâkin şunu söyleyeyim bira çok ucuz. Daha doğrusu alkolün alayı çok ucuz, inanamazsın. Bir de biz bu tür seyahat olaylarını çok büyütmüşüz gözümüzde onu anladım. Prag'dan Bratislava'ya trenle giderken kompartımanda yanıma 4 İspanyol, 1 de Fransız talebe oturdu. Yaşları 18-19 ve tırrım tırrım geziyorlar. Var gerisini sen düşün. Ben 18 yaşımda napıyodum lan? Hatırlayamadım neyse. Velhâsıl güzel iş gezmek, gezin. Yollar falan muhteşem. Yapı anlamında değil yol işte bildiğin, anam babam yol izliyorsun. Ben severim yol izlemeyi, en azından 27'den sonra bunu sevdiğimi farkettim. Ayrılır ayrılmaz ben o yolu izlemeyi severim. Farklı dilleri konuşsak da o yollardaki çizgiler aynı mesela Avrupa'da. Belki hayatlar da aynıdır? Kim bilir. Zaten bilmeyelim de, her şeyi bildiğimiz için bu durumdayız bazı zamanlar. Ben seni tanıyayım ama hiçbir şeyini bilmeyeyim mesela, nasıl fikir? Sona yaklaşsak da başa dönsek de; ordan oraya zıplasak da yol çizgileri tüm dünyada aynı işte.

Neyse.

Hava çok sıcak. Sen dolaba su koydun mu?


K.

2 Nisan 2014 Çarşamba

Sabahattin'e

Bunu yazmaya başladıktan sonra farkettim, son karaladığım şeyler hep şair/yazar takımının üzerine. Fakat bir şekilde anmadan olmuyor dedim rutubet kokan odamda. "Burası rutubet kokuyor, havalandıralım biraz" deyip camı açtın, sonra cam açık seviştik seninle. Hatırladın mı? Madem edebiyatlı adamlar üzerine yazıyoruz, bu cümleler şart, alış. Saat 00.00'a vurmadan bitirmem lazım sanırım yazıyı, çünkü bugün ayın 2'si, 2 Nisan 2014 çarşamba. 1948'den, yani isminden harf atmayan yazar, şair, öykücü, gazeteci ve öğretmen Sabahattin Ali'nin öldürülmesinden 66 yıl sonra bugün yine 2 Nisan.

Hiç yalan söylemek istemiyorum bu konuda, Ali'nin kalemini okumam üniversite yıllarına denk geliyor. Yani çok geç. Bu gecikmeye üzülmem gerekir mi ona tam emin değilim. Çünkü bana göre belli bir yaş altının hemen anlayabileceği bir adam değildi o. "Amaaan romantik romantik hikâyeler işte" deyip bir kenara koysaydı o çocuk kitabı, o zaman ziyan olurdu Madonna, Kuyucaklı ya da İçimizdeki.. Bekle, piş, acı çek, siktir ye, kendine göre biraz ol, ondan sonra oku bence. O denli oturaklı satırlar var çünkü içlerinde. Erken dönem cumhuriyet, o zamanlar da sağcıların solcuları, solcuların da sağcıları sevmediği zamanlardı. İşinden atıldı, sürüldü, yargılandı, cezaevinde yattı. Paşakapısı ve Sinop Cezaevi. "Dışarda deli dalgalar, gelip duvarları yalar". Sinop'a yazmış onu, sonra Edip okudu da ünlendi. Hababam Sınıfı'nda Özel Çamlıca Lisesi boşaltılırken de çalıyordu, hatırladın? Kızıyla iki kelime etme, selamlaşma şansım olmuştu, bu da bir hoşluk, güzelliktir benim için.

Neyse, tarih değişmeden bitirmem lazım yazıyı. Bana dokunuyor Sabahattin Ali. Geç başladım erken bıraktım okumayı. Hem kafasına odun vurularak öldürülmesinden hem de salladığı kalemden belki. Çirkin öldü çünkü, çirkin ölümleri sevmiyorum ben. Mesela hâlâ okumadım Madonna'nın sonunu, 97. sayfada bıraktım. Sen söyledin ama ben okumadım. Boşver şimdi.. Devletin 'cesaretsizliği' öldürdü onu, korktular çünkü. Fakat bilmiyorum, öldürüleceğini bile bile mi öyle yazmıştır şiirleri, hikâyeleri? Kim bilir? Bulgaristan'a varabilseydi belki, o zaman bu soruyu sormamıza da gerek kalmazdı. Belki o da bir daha yazmazdı. Kim bilir?

K.

9 Ocak 2014 Perşembe

9 (dokuz)

Bakmak istediklerim var. Yapmak etmek değil, sadece bakmaktan bahsediyorum. "Hoş bir havada deniz kenarında uzaklara bakayım" kadar gelişi güzel ucuz istekler değil bunlar. Sağa sola bir yerlere 'depiştirdiğimiz', üzeri plastik muhabbetlerle kaplı olanlar. Kolay olan, hem de pek kolay olan ve sana getireceği tek zahmeti trene atlayıp Süreyya Plajı'nda inmek olan. İzmir uçağı olan ya da direkt Kuşadası'na hiç durmadan giden bir otobüs olan. Her yerde bakmak istediklerim/istediklerimiz var. Soyut olana, sese dokunamaz, fakat onu ortaya çıkartabilir ve sonuna imzanı atmak sûretiyle ona şekil verebilirsin. Lâkin ona bakamazsın. Benim bakmak istediklerim var.

Darphâne müdürü olan Pülümürlü bir adam bize bakmayı, Üvercinka'sında da boynundan bileğine, Lâleli'den de Afrika'ya gitmeyi öğretti. Hoş biz seninle Lâleli'de gezmedik hiç, unutturma bunu. 1950'lerden sonra değişti seni tarif etmek. Gri ve koyu sahip çıkışlardı onunki. 2.'lerdendi. Rakamlarla uğraşması gerekirken kelimeleri doladı insanların boynuna. Bugün 9 Ocak, 1990'ın 9 Ocak'ında o tramvay semâya doğru çift biletle süzüldü. Zamanında soyadından siktir ettiği tek bir y'yi havada kapanlar vardı. Şimdi de biz posasıyla idare ediyor, o kalan y'nin suyunu sıkıyoruz. Bu arada hakiki soyadı Seber'dir o da ayrı mevzu. Sen gerçi biliyorsun bunu, neyse. Atilla İlhan'ı sevmezmiş pek, öyle yazıyorlar sağda solda; burda da tam altında İlhan var, bilemedim hoşnut olur mu.. Kalsın boşver. Bana kalırsa Atilla da, Turgut da seni çok kıskandı Cemâl, bakma kelimeleri arkandan üzdüklerine.

Onu bunu bırak şimdi, sen değil de, 9 Ocak ölseydi be Cemâl.

K.


15 Aralık 2013 Pazar

Bence Mâlumdur

dikenin
kalbime battığı bir sonbahar günüdür
sen elini bulutların içinde gezdirirsin
bulutlar senin gözlerinin üstünde yürürler
içini kurtlar kemirir
bence mâlumdur
buğulanmış camların arkasında masmavi yüzün
senin ateşler içinde olduğun
bence
mâlumdur
ellerin muhakkak çocuk elleridir
hep kimsenin bilmediği türküler düşünürsün
onlar neden daima okul türküleridir
süleymancıktan bahseder
kara toprakta açık yeşil bir yıldız gibi akıp giden
süleymancıktan
ve karınca yuvalarından bahseder
ışıksız kömürsüz karınca yuvalarından
gökyüzünde kızıl bir hilalin kaydığını görürsün
sen ansızın gökyüzünde görünürsün
gözlerinin rengi
bence
mâlumdur
elinde değildir akşam serinliğinde üşüsün
eylül'den itibaren geceler hazindir uzundur
sokaklar yorulur uykuya varıp gelirler
sokakların üstüne bulutlar gelirler
bulutların üstüne yıldızların gözleri gelir
bir yıldız bir yıldızın ardınca gider
yıldızların kayboldukları yer
bence
mâlumdur
karanlıkta bir şeyler kopar dağılır
uzaktan yabancı sesler duyulur
sen elini bulutların içinde gezdirirsin
elin hayallerimi dağıtır
bilirsin
sen elini bulutların içinde gezdirirsin


Sisler Bulvarı / A. İlhan

9 Nisan 2013 Salı

Sosyalli

Alternatif dediğimiz kavram aslında ne kadar basit dursa da çok enteresan değil mi? Herhangi bir durumun veya cismin ikinci seçeneği de diyebiliriz buna. Baksana, olmayana ya da eksik kalana anında yapıştırabiliyorsun malzemeyi. İnsanın kendi için "yeni" üretme süreci günden güne o kadar hızlı ilerliyor ki, bazen şaşırmaya bile vaktim kalmıyor. Lâkin, mevzuyu sırf somutlukla değil soyut şeyler üzerinden de yürütebiliriz. Zaten şu an istemediğin ya da memnun kalmadığının yerine yenisini koyman en fazla 1-2 saatini alır, ben fikir bağlamında değişen seçenekleri merak ediyorum. Gerçekten alınan kararlar ve senin benim "yeni"m götünü ne kadar sağlam bir duvara dayıyor? Çoğu kişide sanki geride kalan düşüncelerin üstünün sıvazlandığı, mecburiyetlerin işin içine katıldığı veya lafı dolandırmazsak kendini peydâ edilen şeye inandırmak da diyebiliriz sanki bunun için. Yön değiştiren insanların karşılaştıkları şeyler -en azından- ötelediklerini bir yerlere tıkamaya yarayabilir, fakat gün gelir!.. Ulen ne kofti tripler var atasözlü falan böyle, keser döner sap şu bu, yürügit..

Değişiklik isteyen her bünye sıkıntı doğrultusunda yapar birtakım hareketleri, en azından bende böyle. Bir süre sonra rutine bağlandığında da fikir tüketimi diyorum ben buna. Alternatif üretme sürecini de her zaman buna bağlarım, boşluk doldurmaca gibi bir şey bu. Muhteremler ön safları sıklaştıralım! Eee hadi sıklaştır sıklaştır geçir birbirine hepsini, ondan sonra? Zaman dediğimiz şeyin hiç de sallanmayacak bir tarafı yok kanımca. Gidiyor yani mevzu, akıyor bir taraftan. Üretilen meşgaleler, hop diye ortaya gıcırının konması falan; yani demem o ki kontrol üzerinden ortaya çıkanların çok da faydalı ve kendini çekip çeviren durumlar olmadığı. Yoksa yeni gibi göz kırpan şeylerin, sosyal ortamların, sürekli fotoğraf çekilen sosyal ortamların, ulan nasıl eğleniyoruz 4-5 kişi bir araya geldik'lerin, hayatı üüüüf öyle bir yaşıyorum'ların aslında çok da bir bok olmadığını ve birçok insanın "çok fazla" sıkıldığını cumartesi gecesi alkolünden sonra atılan tweet'lerden veya şurdan burdan anlıyoruz. "Hiç mutlu değilim" cümlesini duymak için illa Bomonti'nin ya da Efes'in sponsor olmasına gerek yok.

Efes mefes dedim de, Kadıköy'de baya baya saat 22.00'dan sonra alkol satılmıyor. Muhalefet partili bir belediyeye sahip olan Kadıköy resmen iktidar partisinin ağzına sakız oluyor, başka bir şey değil. Barlar da 01.00'da kapatılıyormuş sanırım. 21. yy'da gelinen noktaya bakın gibi kantin kuntin bir serzenişte bulunmam burda ama biraz aptallıktan uzaklaşılsa fena durmaz sanki üstünde, hem bak zayıfladın sen. Ben de aldım aynısından 2 rengi birden var.


K.

16 Şubat 2013 Cumartesi

Dönem

"...Türkiye'nin en büyük şehrinde doğulu bir şâir. 26 yılda tam 28 ev değiştirmiş, 3'ü resmî 5 evlilik yapmıştı. Çok kolaylıkla dost eskiten biriydi aynı zamanda. Akşam yemeklerini seviyor, içmeyi iyi biliyordu. Bir de, sokaklarda birilerinden saklanır gibi bir yürüyüşü vardı." diyor ve devam ediyor yazı. Düz yazı bu, formundan bahsetmiyorum, baya bildiğin dümdüz yazmış adam. Kalemin sâdeliği ve tasvirin güzelliğine bakar mısın? Tadı olan masaların muhabbetlerinden çıkma cümleler bunlar; rakı, meze, sigara, buz, küçük kağıt parçalarına düşülen notlar, he bir de yenilen siktirlerin toplamından oluşan aşk anıları. Zaten konu dönüp dolaşım oraya gelmiyor mu en sonunda? Nereye kadar ülke mes'elesi konuşabilirsin ki?.. Edebiyatın fiilen içinde olan bir arkadaşım şu iki satırı okuyunca bile hayran kaldı adamın uslûbuna, temizliğine. Siz hâlâ pucca okuyun tribine girdiğim gün yaşlandığımı anla, saçlar hepten gitmiştir o zaman. Zaten banane lan ne okursan oku...

İkinci Yeni olarak bilinen döneme denk gelen birinin tasviri bu. Takribi dönemler ve tarihler tabii ki bunlar, yoksa 1952'de birincisi bitti hadi hop ikiye geçiyoruz gibi bir kesinlik yok burda. Daha önceki ustalardan alınanın üstüne ekleme, bina çıkma, çökme, feyz alma, öykünme, geliştirme.. Ne dersen de artık, sana kalmış o adlandırma. Lâkin dönemlerin bu sessiz geçişi tıpkı şiirdeki gibi kanımca her noktada aynı oluyor. Günlük olağan yaşayışında da renk vermeden atlayabiliyorsun karşı şeride. "Nasıl oldu lan bu?" dedirttiği zaman senin İkinci Yeni'in başlar. İyi mi olur yoksa hepten mi boka sarar orası artık üçüncü geldiği zaman yaptığın muhasebede belli olur. Hiçbir şey sonsuz değildir diye dünyanın en büyük yalanlarından ve kaçışlarından biri varken bu tür tartmalar hep olacak gibi duruyor. Soyutluklara soyunmadık mı biz zaten? Di mi, mâdem şiirden yürüyoruz şu bu, böyle de bir vitrinli cümle şart şunun altına. Ama bu yazıyı bitirdikten sonra gittiğim mekânda çek in yaparım, öyle de plastiğim.

O değil de geçen hafta İzmir'den "uçakla" dönerken ilk defa İstanbul'un üstünde 2 kere tur attık. Hem de nerde? Boğazın üstünde! Cam kenarında oturmam ilk kez işe yaradı sanki. Yürürken griden geberen şehir İstanbul, havadan âdeta şıkır şıkır ışıltılı bir orospuyu andırıyordu.. Yazının seyri iyice şiire batmaya başladı, burda dursak iyi olur.

Bu arada adamın adı Cemâlettin Seber.

K.

24 Ocak 2013 Perşembe

Alıntı

"Kim kötü adam olmak ister? Bir şeyleri yıkan veya.. Ben o hikâyedeki kötü adam değilim, sadece bazı bölümlerde yavşak olabilirim ve onu kabul de ederim zaten. Ama kötü değilim, sadece arabam yok." diye başlıyor kitap. Göç etmek, bir yerden bir yere kalıcı olarak gitmek bana dünyanın en büyük külfeti gelmiştir hep. Ufak yaşlarımda bir kere yaşadım, daha sonra da üniversiteyi kazandığımda yaşadım. Fakat düşünsene, adamlar bundan yıllar önce bunu bırak taşıtı, binek hayvanlarıyla yapmışlar. Kötü adamdan binek hayvanına geldik, anlık gelip gitmelerin sebep olduğu şeyler gibi işte. Cümlenin öznesi, yüklemi bile kaldırmadı saçmalığı, baksana. Tatilde şunda bunda basıp Kuşadası'na gitmek en büyük zevkim, ufak kaçamaklar olmadan olmuyor deme lüksü değil bu, mâlum çıkış noktamız orası. Ama dedim ya, yollar gözümde büyüyor diye, zaman geçtikçe insan aidiyetini ve gidiş gelişlerini daha büyük sorgular olurmuş. 5 yıldır yaptığım git-gellerden çıkardığım en sikko sonuç bu. He bir de o uçak şirketlerinin her yolculuk sonrası bilete göre verdiği millerden bir cacık olmuyor, sadece sandviç alabiliyorsun bedavaya. Bu da 2. çıkarımım.

3. çıkarım? O yok, bu kadarı kâfi. Bir de, öyle bir kitap da yok, hatta bırak dünyayı öyle bir paralel evren yok derdim hep. Lâkin o zamanlar alfabe 29 harfti, 28 değil.

K.

22 Ocak 2013 Salı

dokunMAtik

Konuşmadan iletişimi sağlayamıyoruz değil mi? Olmuyor öyle... Denedin mi hiç? Heh, anca sevgilinin gözüne bakabildiğin zaman oluyor o, uzun bakışmanın sonunda "neeee? ehe" yapmadığın tek an o. Yüz ifâdeleri, ses tonu, konuşmanın seyri, muhabbetin dozu.. Bunlar aradaki iletişimin seslendirilmiş halleri. Sekiz harf. Diyalog bittiği zaman o sekiz harfi de tüketiyorsun. Geriye ne kalıyor? Mimikler.

Geçenlerde bir mekânda denk geldiğim, artık enteresan olarak tanımlamayacağım bir durum bu. Masadaki 4 kişiden 3'ü telefonlarıyla uğraşırken 1 kişi de sanırım sıkıntıdan saf saf etrafa bakmaktaydı. Normal şartlarda hangi taraf olağan duruma ayak uyduruyor? İnsanlık nereye gidiyor'cu bir trip değil bu, banane, nereye giderse gider. Lâkin insanlar artık konuşmuyor, yazışıyor. Zaten normal şartlarda da "yazışıyor" o ayrı mevzu ama bu konuşmama, konuşamama olayı ileri boyutlarda artık. Herkesin nüfus kağıdında kütük ibâresi varken artık bir takım olması gerekenleri beklemektense bence ilk adımı erkek atmalı. Bak bak, saçmalığa bak. Nasılsa konuşmuyoruz anasını satayım, bunu mimiklerle anlat hadi? Yer mi? Sanırım bir de götümüzü sağlama aldığımızda konuşmuyoruz. Nasılsa... Diye başlayan cümleler var ya, onlar devreye girdiği zaman ne tarafından tutsan bini bin parça. O vakit konuşmuyorsun, zaten konuşacak bir şey de kalmıyor. Dokunmatik iletişim diyorum ben bu duruma. Dokunarak yazışıyorsun ya, e dokunarak da hissediyorsun karşıdakini; o zaman bir problem kalmıyor. 2013'e geldiysek eğer bir şekilde dokunmanın da şekli değişecekti, haksız mıyım Paul?

O değil de, lisede takdir teşekkür hesabı yaparken ne ara geldik bu duruma?


K.




20 Aralık 2012 Perşembe

Â

Şapkalı harfler sence de şık durmuyor mu kelime arasına iliştirildiğinde? Baksana şunun güzelliğine "Â"... Anlatılmak istenen upuzun bir cümle içinde şapkası olan bir harf. Bana göre bazı kelimelerin buna ihtiyacı var. Daha okunası, daha oturaklı, daha albenili yapıyor anlatılmak isteneni. Kimi arkadaşlarımı telefon rehberime öyle kaydederim ben, onların şapkaya ihtiyaçları vardır, daha şık dururlar bir köşede. İhtiyaç olan şey harfin üzerine atılan tek çizgi kadar basit olabiliyor kimi zaman. İnsan ne garip di mi? Göz o şapkayı istiyor aslında, bünye değil. Sanki bu da bir süre sonra ihtiyaçtan ziyâde alışkanlıklara döndürüyor mevzuyu. Görmeyi isteyen neyi nasıl görmek istiyorsa o şekilde yürüyor aslında tüm mevzu. Geçenlerde bir arkadaşımla konuşurken bahsi geçmişti "görmek" konusunun. Fotoğrafçı bir abim de Eskişehir yolu dönüşü muhabbette fotoğraf makinesinin ve lenslerin neyi nasıl gördüğünü ve bunu vizörden insana nasıl aktardığını anlatmıştı. O aklıma geldi birden, ki sonra düşündüm hakikaten karşı karşıya kaldığın durumun ehemmiyetine göre değişik lensler kullanıyorsun farkında olmadan. Kimisine 50mm sabitle, kimisine de kolum kadar bir lensle bakıp anca görebiliyorum. Sana bunu daha önce aktaran, seni nasıl gördüğünü noksan bir şekilde hissettirende kabahat, yoksa banane. Arkadaşıma da görme konusunu böyle dedim sanırım, tam bilemedim şu an. Elinin altında kırk çeşit görme aracı varken sen gidip şapkalı a harfine takılı kalırsın ama vakit yürüdükçe o nasıl gelir gözüne bilemezsin. Ama işte sorun olan şapkanın sana şık gelmesi, parlaması. Dedim ya cümle içinde kullanırken ister onu diye, müzikte de böyledir zaman zaman. Çaldığın şey bazen öyle bir akor ister ki, o kısım ona ihtiyaç duyar "tınlamak" ister sesler. Yönelimler, başka bir şey değil. O armoni o şekilde yazılmış ki senin o sesi tınlatmanı mecburi kılmış. Çalarsın bir süre sıkıntı olmaz.

K.

28 Kasım 2012 Çarşamba

Koklatma

Sinemada izletmekten ve sürüklemekten ziyâde filmleri okutan yönetmenler vardır. Her ne kadar film konusuyla aram pek iyi olmasa da, bellediğim bir kaç yönetmen bana hikayeyi izletmek yerine okutur. Bunların isimlerini "bikbikbikbik" diye sayıp şekle girmemi bekleme tabii benden, zirâ öyle bi' dünya yok. Abartma. Yaptıkları mesleklere farklı boyutlar getiren adamlar olarak tanımlarım ben bunları. Bunlar dedim, alınmasınlar ricâ edicem. Film ama içinde satırlar var; müzik? Altmetni müzikten başka her şey. Psikoloji, söz sanatları, hiciv, betimleme, cinas, saçmalık, saçmamalık, mantık her şey bir sürü şey... Sanki amacından sapmaya başlarmış gibi yapıp farklı yönelimler verdiğin zaman mevzunun sıradanlığını aşıyormuşsun gibi gelir bana hep. Sağa sapar gibi yapıp geri dönmek ya da "koklatmak" da diyebiliriz. Piyasa müzisyenleri arasında bir tâbirdir bu, şarkı bittiğinde ondan sonra gelecek şarkının melodisini başlamadan önce hafif bir çalar enstrüman. Koklatma denir buna. Sinemadan nasıl buraya geldiysek, neyse.

Bahsettiğim yönetmenler konuyu işlerken bir anda plan 360 değişir. Mekân bambaşka, oyuncular alakasız, konu ise hepten farklı bir yoldadır. Dikkat uyandırma, aman efendim koltukta yayılma bak bu hikayede neler oluyor'cu bir yaklaşım da diyebiliriz buna. Tabii bu kadar yerlerde bir tanımlama değildir onun teknik karşılığı ya, idare et artık. Yönetmenin tahayyül dünyasıyla eşdeğer gibi gelir bana bu; demek ki bu adam hayatını da bu şekilde yaşıyor. Potansiyel üretme ve alternatifler sunarak işlemek gibi bir şey kanımca. 20. yy'ın başından itibaren oluşmuş bir sanat/sektör, edebiyatla içiçe geçmiş, müzik kezâ konunun içinde ve hatta dibinde, görsellik tavanda e 100 küsür sene içersinde mevzuyu değişik açılardan ele alan adamlar da çıkmış doğal olarak. İzletmek dışında "okutmak" dedik ya az önce, o bahsettiğim farklı planlar ve alakasız hikayeler bana çok cazip gelir her zaman. Değişikliğin, algının ve tanımlayarak sunmanın farklı hallerini bir tek ben seviyor olamam heralde.

Yönetmenin değişen bakış açısıyla, standart algıda çeken yönetmenin elindeki malzeme mâlûmunuz aynıdır. Biri yukardan diğeri aşağıdan, biri sağdan öteki soldan. Fakat eldeki soğan-sarımsak? Aynı. Bir de bu şekilde deneyelim'lerin sonucunda doğan çeşitlemelerin ürünü çoğu zaman başarısızlık veya dar bir kitleye hitap eder. En azından benim çıkarımım bu, böyle. Ya genel gürûhun isteği doğrultusunda ortaya bir şeyler konur/konmalı ya da varılacak sonuca iki üst yoldan gitme'ci bir tavır ve yaklaşımla yapmalı. Bu da doğal olarak ortaya "değişikli" şeyler çıkartır. Unutmamalıyız ki!.. Neyi? Diyesim gelirdi lisede sürekli kompozisyon yazan o çalışkan çocuğa. Son paragrafları hep böyle başlardı. Gerizekalı.

Neyse.

K.

24 Kasım 2012 Cumartesi

Beşer

Kelimelerin doğru yazılışlarından ziyâde bir de telaffuzları vardır insanlar arasında. Doğrusu veya yanlışı günümüzde kimseyi pek de fazla enterese etmese de, herkes bir şekilde konuşuyor kendi arasında. İnternet dili ve yazımı en büyük etken bana göre. Yeni oluşumlar, doğru olan kelimenin yerine geçen alternatif kelimeler, harfleri yumuşatarak daha "sevimli" kılmalar ve daha bir sürü şey. Çok ayıp yerine çoğayıp türedi mesela bu aralar. Yadırganmıyor artık bu tür tercih etmeler. Eskiler bu mevzuya Galat-ı Meşrû derlermiş; yanlış olanı kullana kullana bir yerden sonra doğru kabul etme hali de diyebiliriz bunun için.

Yabma, çöb ve ayıb kelimeleri doğru kullanımdan daha çok "amaaan yerler ya" halinde artık. Ayıb kelimesi ise içinde bulunulan durumla doğru orantılı bence. Artık o kadar ayıp olmaya başlamış ki, ağzı dolu dolu AYIB ARTIK diye içinden geçiren insan evladı, bunu kalemine de -sanal dahi olsa- yansıtmaya başlamış. Hakikaten bazen ayıp denilebilecek şeyler oluyor günlük hayatta. Her ne kadar kendi kendine bunu desen de, hiçbir şey olmamış gibi pişkin bir vaziyette normallikler üzerinden devam ettirenler olabiliyor. Bu normal, çünkü beşer her zaman "kendine bencil", yapılabilecek pek de bir şey yok kanımca. Fakat tat kaçmaya başladığında bu senin duruşuna da, bakışına da, yazışına da yansıyor. Tıpkı ayıp yerine "ayıb"ı kullanmak gibi.

K.

13 Kasım 2012 Salı

Anorak

Sorun karşısında alternatif bir yol üretme hızın ne kadar? Benim çok sür'atli değil mesela, önce bir "hmm nasıl ya? eee?" yapmam lazım. Kimi insan da bunu pata küte yapabiliyor; onlara çok büyük hayranım. Olmadı mı yapıştır yenisini. Karşındakine belki elindekinin paketini değiştirerek "yeni gibi", belki de gerçekten yeni bir şey sunman lazım. Hem senin isteğin hem de negatifi pozitife çevirebilecek ortak bir nokta. Tabii mevzu tamamıyla kestirip atılmamışsa. Üzerine kafa yordukça daha mâkul bir şeyler çıkar sanırım ortaya. Sonuçta "bahar da yağmur da bizim değil, ama bu onların güzelliklerine şahit olmamıza engel bir durum da değil". Varlık üzerinden de akıldan geçenler tatmin edilebilir gibi geliyor bana artık; yahut buna inanmaya çalışıyor gibiyim, bilemedim.. Hatta varoluşculuk falan, Sartre'a bağlasam mı mevzuyu? Çok küfreder misin bana?..

Eski bir pantolonumu buldum kenarda köşede fakat onu oraya neden tepiştirdiğimi bir türlü hatırlayamadım. Üşenmedim yıkadım ve tahmin edebileceğin üzere giydim. Eve geldikten sonra neden buruşturup attığımı verdiği "rahatsızlıktan" ötürü anlayarak gerisingeri yerine koymadım, direkt olarak çöpü boyladı. Bunu neden yazdım? Onu bilmiyorum ama bir şeyin eskisinden "eskiden" hayır gelmemişse şimdi de gelmez, onu pantolon üzerinden betimlemek istedim. Oha çok ilkokul örneklemesi oldu lan, gerçi boşver, bana pantolon sana anorak. Var o boşlukları sen doldur keyfine göre.

Unutmadan bir de 21 Kasım Çarşamba Beyoğlu/Peyote'de çalıyoruz. Kiminle? Umut Töre Bandosu'yla. Neler çalıcaz? Grubun albümündeki "kendi şarkıları"nı. Bu hangi albüm? Gri Plak'tan çıkan "Apansız" adlı albüm. Nasıl bir müzik? Bunu tabii ki burdan anlatmam, gel, gör, dinle. Şimdilik al bir tane tadımlık:






K.


14 Ekim 2012 Pazar

"Orada leş gibi kokan iğrenç yeraltında, alaya alınarak güçlendirilmiş sıçancık yavaş yavaş kine; soğuk, zehirli, özenle sonu gelmez bir kine boğulur. Kinini kırk yıl en ince, en utanç verici ayrıntılarına dek anımsayacak; her anımsayışta kendinden daha bir yüz kızartıcı şeyler ekleyerek, bu uydurmalarıyla kendini yiyip bitirecektir. Bir yandan kuruntularından utanır; bir yandan da olanları anımsamaktan, yeni baştan kurcalamaktan, "olabilirdi" düşüncesiyle başka başka uydurmalar eklemekten kendini alamaz. Bağışlamak nedir bilmez. Belki öç almaya bile kalkışır, ama beceriksizce, miskin miskin, uzaktan uzağa, sinsice, ne öç almak hakkına, ne de başarısına inanmadan yapar bunu; öbür yandan öç almak istediği kimseden yüz kat fazla üzüleceğini, ötekinin kılının bile kıpırdamayacağını ta başta bilir. Ölüm döşeğinde bunları bir kez daha, bunca zaman birikmiş faizleriyle birlikte anımsayacak ve...Bakın işte, bu soğuk, iğrenç yarı umutsuzlukla, yarı inançla, kahrından kendini bilinçli olarak yeraltına kırk yıl diri diri gömmede; zorlamayla yaratılmış durumunun yine de kısmen içinden çıkılabilir olmasında; bütün o içe işleyen doyurulmamış isteklerinin özünde; kesin olarak verilen kararla bunun peşinden gelen pişmanlıklar çalkantısında yatmaktadır o garip acı hazzının özü."

D. / 1864

7 Ekim 2012 Pazar

112

Bu yorgunlukla normalde osurarak uyumam gerekirken kalkmış kalem sallıyorum. Ah ben... Aman da ben... Ben ki ne ben... Ben diye bir şey var, ben'den çıkar bencilliğe kadar yürür o mevzu. Tahminen kimse hazetmez bencil insanlardan ama herkes de bir o kadar "kendine bencil" bana göre. Kendine bencil, iç çekişmesi olan bir kelime. Neyse. Bostancı'dan Taksim'e gelmem tam 2 saat 10 dakika sürmemeliydi gecenin 4'ünde. İsyan ettim, hem de çok büyük. Heh dedim saat başı! 112'yi yakalarım tam da durakların ordayım. Bekle bekle bekle bekle bekle. İnat edip ısrarla bekle. Allah da belanı versin 112, başka da hiç bir şey demem. İstanbul dışı olanlar 112'nin Bostancı - Taksim otobüsü olduğuna uyanamadıkları için ambulans sanabilirler, şaşırmayın kendinizi. Velhâsıl saat başı gelmesi gereken otobüs gelmedi haliyle. Ben naptım? Sarıdolmuşlara gittim. Cumartesi sabaha karşı o dolmuşlar genelde sarhoş dolu olur, nitekim yine öyleydi. Fakat ben, zaten saatlerce pop çalarak sarhoş eğlendiren ben, tatlı niyetine gelen bu sarhoşları da hiç çekemeyecek halde olan ben, onların sarhoş muhabbetlerine naptım? Maruz kaldım. "Oğlum, Nevizâde'de bu saatlerde her yer kız, yerlerde yatıyolar seçiyosun gidip resmen kehkehkeh!" lan allah kahretsin sizi ne diyeyim ki. Takrîbî 25 dakika bekledikten sonra kalktı sarıdolmuş. 20 dakikada Taksim'deydim. Bence o adamlar biraz daha kassa o arabalarla zamanda yolculuk yapabilirler. Aslında Zemeckis 1985'te Back To The Future'ı çekmeden önce kesinlikle bu sarıdolmuşlara binmiş, kuşkum yok yani. Ordan in eve gitmek için bir otobüs daha yakala; onun içinde kimler var? BU SEFER TAKSİM'Cİ ÖĞRENCİ SARHOŞLAR. "Ben bu azâbı çekmek için kimin âhını aldım?" dedim o otobüste kendi kendime. Tam arkamdaki eleman "ıslak hamburger" yiyordu, düşün. Toplu taşımadasın ve o toplu taşıma hakikaten çok toplu, saat 5'i geçmiş ve sen yoğunlaşan noktası sarımsak olan bir şey tüketiyorsun. Bu olmamalıydı, lâkin yapacak bir şey yoktu. Düşüncesizlik otobüs, minibüs, vapur ya da insan dinlemiyor.

Dedim ya ilk başlarda kendine bencil diye, bu da düşüncesizlikle ortak bir payda kanımca. O çocuk eğer o hamburgeri binmeden önce yahut indikten sonra yeseydi ben şu an buna kafa yormuyor olacaktım. Söylesen "sanane yeaaa" diyebilir. Hamburger üzerinden yürüyüp konuyu soyut bencilliklere de bağlayabiliriz. İnsanlar bunlarla karşı karşıya kalabilir, farkında oldukları halde hem de. Lâkin zaman zaman elden gelen bir şey olmadığı için, bile bile lâdes dersin o hamburger kokusuna. Neden? Çünkü saat 5 küsür, benim o otobüse binmem lazım ve eve gidip uyumam lazım. Farkındalıkla kendime eziyet ettiğim zamanlar oluyor. Bu da onlardan biriydi. Bak nasıl saçmalamaya başladım? Çünkü saat şu an 7'ye geliyor ve ben neyi zorluyorum hiç bilmiyorum. Gündelikte de neyi zorladığımın farkında değilim ne zamandır. Benim olmayan, benim olmayacak, benim olsa bile kendine bencil'lik üzerinden varolanın yok edileceği şeylere sahibim. Neden sıyrılmıyorum? Ya da o çocuğa "arkadaşım otobüstesin, burda yenir mi lan o geoit?" deseydim ne değişirdi? Karşımdaki düşüncesiz mi? Evet, düşüncesiz...

Peki ben niye orta kapıya doğru ilerlemiyorum?

Çünkü.

Hadi yattım ben.

K.

1 Ekim 2012 Pazartesi

Kurgu

Yaz geçti, Eylül geçti, zaman geçti hatta Ertaş göçtü. Nasıl bir unutkanlıktır bu bizdeki bilemedim kendi kendime. Hayıflandım az evvel, tesadüfen bir Kırşehir Bozlağı çıktı karşıma nette ona istinâden düştü dimağa tezeneli. Aman da ustamızı kaybettik, vay efendim Abdal Geleneği göçtü gitti tribine hiç girmek istemiyorum, lâkin çukur çok büyük onu biliyorum. Düşünsene, sözlü bir kültürün 74 yıllık taşıyıcısıydı bu adamcağız. Birikimler, şahit olunanlar, sallanan tezeneler, içilen rakılar, muhabbetler, düğünler, cümbüşler, babadan alınan meşkler, beraber çarpılan gırtlaklar; hop bir anda yok oldu... Her şeyi bir yana bıraktım, en çok yanarım yanarım canlı kanlı bir kere görüp dinleyemedim ona yanarım. Garip geldi garip göçtü, ne diyeyim; mekân-ı cennet.

Akıl karışıklığı gibi yok olmak bana göre. Var olanın, sımsıkı içeri çekilenin saatler sonra bir anda ortadan kaybolmasıyla, arada santimler varken arşınların görünmemesinin hiç bir farkı yok. Ya derdini anlatamazsın ya da anlattığını varsayarak devamlılığı sağlarsın. Bak, cümleler ilerledikçe konu aslında ne kadar karmaşaya doğru sürüklenip kendi kendine çelme takıyor. Bazen birilerine takılmadan da düşebiliyorsun tekleyip. İç çekişmelerin doğrultusunda olanlar, yedirememeler, elinde tuttuğunu harcatmak istememeler, e ler'lerin uzaması da sana bana kalmış artık. Aklına gelenleri sen doldur. Dedim ya akıl karışıklığıyla yok olmanın bağlantısı var diye, gerçeklerle bağdaştırıp yaşadığın şeylerin yüzüne çarpılmasıyla da alakalı bu. Hatırda olanlarla istekler hiç bir zaman bir araya gelmiyor, ki gelmesin de zaten. Zamanında çok düşünerek tasarladığın, kurguladığın şeylerin güvenilirliğini sağlaman imkan ihtimal dahilinde değil. Eee nasıl olacak? Yahut olması lazım mı? Olmazken nasıldı? Değeri, heyecanı, zevki ne kadardı? Harcadık mı? Ya hatta piç mi oldu bile diyebiliriz yok olan için. Bak hepsi akıl karışıklığı barındırıyor; çünkü yok oluyor o kurgun, çöküyor. Plastik kurgular diyelim bunlara istersen? Biraz daha sabret, sana hayattın sırrını da veririm. Yersen tabii. Neyse, adlandırmalar konunun önüne geçtiği zaman tüketilmişliği de beraberinde getirmiyor değil. Güzel bir dünya arayışı ve ortasına yerleşme çabasıyla, tırmanmaya çalışırken çöküyor ya zaten o kurgu. Olmadığının farkında olsak ne olur, olmasak ne olur?..

Okumadığım kitapların sonlarını hep tahayyül ederim. Bıraktığım yere gelene kadar ne nasıl gitmiş, kim neyin peşine düşmüş, adam kadın için ya da kadın adam için neler düşünmüş ona göre kurgularım sonunu. Bunları topladığında ya boklu dereye çıkar mevzu, ya da aradığın ama asla oturamayacağın güzel dünyanın ortasına.

K.

28 Mayıs 2012 Pazartesi

Ekümenopolis / Rantsal Dönüşüm

Akşamüstü okuldan eve geldiğimde ne zamandır sinemaya gitmediğim düşüncesi aklıma düşmüşken bir anda "aa ekümenopolis'i izlemedim" baloncuğu kafamda beliriverdi. Evcağaz arkadaşım Giray'ı da işin içine kattım ve düştük sinema yollarına. Şimdi diyeceksin ki nedir bu işin iç yüzü? Efenim şimdi şöyle:

Mâlûmunuz İstanbul'un belirli noktaları için son 3-4 yıldır "kentsel dönüşüm" diye bir yeniden yapılanma süreci söylenmekte ve icra edilmektedir. Peki kentsel dönüşüm nasıl bir dönüşümdür diye sorarsak, aslında dış yüzü için çok güzel makyajlanmış ve hediye paketi şeklinde süslenerek insanlara servis edilmiş bir rant mekanizması adını verebiliriz. En genel hatlarıyla özetlediğimiz konunun dış yüzü böyleyse içi nasıldır peki bu projenin? İşte sıkıntı tam da orada başlıyor zaten. Dışardan çok yararlı bir fikir gibi gözüken bu hareket tam da düşündüğün gibi birtakım güç odaklarının kentin merkezî ve işlevsel noktalarını büyük şirketlere/kuruluşlara peşkeş çekmesinden başka bir şey değil. Tarlabaşı, Sulukule, Ayazma, Bezirganbaşı gibi yerlerde yaşayan insanları, üstelik kentin sosyo/kültürel renginin önemli bir bölümünü oluşturan toplulukların barındığı bu semtlerde oturan insanları Halkalı, Taşoluk gibi oturdukları yerin 30-40 km uzağına atmak, topluluk dokusunu ve günlük işleyişi baltalamaktan başka bir şey değildir.

Tarlabaşı'nda 3 yıl yaşadım. Aman efendim o insanların da yaşamaya hakkı var gibi küstah bir savunma yapmıyorum burda, fakat varsayım üzerinden hareketle yarın evinden atılıp şehrin 30km dışında bir yere elinden alınan evinin cüzzi bir miktar parası sana verilerek yollandığını düşün. Üstelik sana verilecek olan "yeni" evin dandikliğinden, altına girdiğin borçtan ise hiç mi hiç bahsetmiyorum. Heh ne diyorduk, Tarlabaşı; orada bulunduğum süre içerisinde tabii ki tatsız olaylara da şahit oldum ama o yaratılan kötü imajı semti toptan yok ederek çözmek diye bir mantık dünya üzerinde yok. Sırf bir sokak üstü İstiklâl Caddesi diye binbir türlü kılıf giydirerek evleri, hem de yüksek tavan olarak tâbir edilen Rum ve Ermeni Mimârisi'nin güzelim örneklerini yok etmeye de kimsenin hakkı yok. Çingene Kültürü diye adlandırdığımız sosyal ahenge vurulan tırpandan bahsediyoruz burda. Sulukule! Birleşmiş Milletler'in dünya mirası listesine aldığı, soyut kültürler listesinde önemli bir konumda olan bir semt. Şimdi? Evlerin molozları dozerler tarafından kaldırılıyor. İnsanlar? Halkalı taraflarında.

Filmde kentsel dönüşümün hakikaten bir dönüm dönüm dönüşüm ve ayrışım oluşunu lime lime irdelemişler. Zengin - Fakir ayrımının ucu açık bir uçurumla konutsal bağlamda yapıldığını hergün gözlerimizle görüyoruz zaten. Süper güvenlikli, dikenli telli, girişinde görevlilerin beklediği harika konutlu siteler, diğer yandan istif mantığında dar metrekarelere "depolanmış" konumda olan fakir siteleri. Gelir dağılımı sonucunda yapılan bu mantıksız ayrımın oluşturduğu "öteki" kavramı iki taraf için de çok tehlikeli. İnsanları sosyal olarak ayırmak günlük yaşamın oluşturacağı negatif sonuçları ve olayları da beraberinde getirecektir. Zarar verme iç güdüsü her iki taraf için de kolaylaşacak, siz - biz kavramlarını daha da öne çıkartacaktır. Çünkü o yüksek güvenlikli sitelere yoldan geçen elini kolunu sallayarak giremeyecek, pespâye durumda olan sitelere ise zengin olan kesim zaten tenezzül etmeyecektir.

Peki Ekümenopolis'i nasıl tanımlıyorlar? "Ekümenopolis, 1967 yılında yunanlı şehir plancısı Constantinos Doxiadis tarafından ortaya atılan, günümüzün kentleşme ve nüfus artışı hızları göz ününe alındığında, gelecekte dünyadaki bütün kentleşmiş alanların ve megapollerin kuşaklar halinde birbirleriyle birleşeceği ve tek bir şehir oluşturacağı fikrini temsil eden bir terimdir". Polis, metropolis, megapolis ve ekümenopolis olarak şehir katlarını sıralayabiliriz. Ekümenopolis, nüfusu 30 milyonu aşan ve tam anlamıyla bir kaosa sürüklenmiş uçsuz şehri temsil eder. Bu terimin filme ismini vermesi ve fikrin tam da günümüz İstanbul'unu anlatması tabiki bir tesadüf değil. Planlanmış bir şehir planlamasından bahsediliyor burada, işi tesadüflere bırakmayı ve "toplumun refahı" martavalını kanımca kimse yemiyordur. Neoliberal kentleşme örneğinin dünyanın hiç bir kentinde tutmadığı ve İstanbul'da da tutmayacağı filmde üzerine basa basa anlatılıyor. Şehre yapılan devâsâ yapılar, askeri üssü andıran yüksek güvenlikli siteler, katlı otoparklar, alışveriş merkezleri ve güvenlik tehditi oluşturan bina yığınlarının geneli, yabancı şirketler tarafından inşâ edilmekteler. Peki bu yabancı şirketler kendi ülkelerinde bu yapıları yapabiliyorlar mı? Asla! Çünkü bu tür yığınların bir çözüm değil aksine tıkanma olduğunu kendileri bizden daha iyi bilmekteler.

Sermaye girdabının İstanbul'u aldığı esaretin kent sosyologları ve şehir plancıları tarafından irdelenerek, fikirler ortaya konarak, çözümler getirilerek anlatıldığı bu film, ne yazık ki kısıtlı salonlarda gösterilmektedir. Denk gelirseniz izleyin değil, mutlaka izleyin diyorum. Tahminen sinema gösterimleri bittiğinde internete düşürülerek daha fazla insanın izlemesi ve bilinçlenmesi sağlanır ve karşıt duruş toplu hareketlere dönüşür diye ummaktayım.

Filmde de sorduğu gibi: "Bu dönüşüm kentsel mi yoksa rantsal mı?".

K.

www.ekumenopolis.net

7 Nisan 2012 Cumartesi

Erkan Oğur / Telvin / Anatolian Blues Project

Gittiğim konserlerde genellikle sahnede olup biteni tahlil etmeye, kim ne yapmış nasıl durmuş, öyle mi çalmış böyle mi çalmış diye bin parçaya bölerim kafamı. Lâkin bazı konserlerde bu tutumu yakalayamıyorum. "Neden" diye kendi kendime sormayı denediğim oluyor, bulduğum cevap ise ya Aydın Esen ya Sarp Maden ya da Erken Oğur oluyor. Dün akşam CRR'de bulduğum cevap Erkan Oğur'du. Aman efendim o nasıl armoni, o nasıl sahne duruşu diye klasik konser sonrası triplere hiç girmek istemiyorum. Çünkü dün akşam sahnede olan şeyin adı "denge"ydi!

Anatolian Blues Project adı altında yeni bir oluşumla Telvin grubunu çeşitleyen ve genişleten Oğur, sahnede o yıllardır aranılan Doğu - Batı birleşmesini layıkıyla başarmış. İki farklı kültürün müziklerini birleştirmede yıllardır dinlediğim gruplar balans olayını -bana göre- hiçbir zaman ayarlayamadılar. Mutlaka bir taraf bir tarafa daha çok karışır, alto saksafonla yanık bir bozlağa giriş yapmaya çalışılır yahut dilli kavalla caz armonisi yürümeye kalkışılırdı. Peki bunun ortası neydi?

Ortasını dün gece sahnede hem çalgısını çalıp hem de diğer enstrümanları şef mantığında yöneten Oğur dinleyicilere başarılı bir şekilde gösterdi. Kadro toplam 10 kişiden oluşuyordu. Gitar/Kopuz, davul, saksafon, piyano, kontrbas, kaval ve 4 adet erbâne (erbâne genellikle kürt dengbejlerinde ve tarikat zikrlerinde kullanılan bendir biçiminde, dairesel, büyük kasnaklı vurmalı çalgı). Türk Halk Müziği'nden seçme türkülerin ve Telvin grubuna ait olan caz parçalarının bir yeniden yorumunu/inşâsını dinledik sahnede. Lâkin dediğim gibi, sahnedeki balans bu iki ayrı müziğin birbirine vıcık bir şekilde karışmasını önledi. Erbâneler, kopuz/perdesiz gitar ve kaval sahnenin sağında, kontrbas, piyano, davul ve saksafon da solunda duracak şekilde sıralanmıştı. Bu bana göre hissettirilmeden ortadan çekilmiş bir çizgiydi. Bu çizgi, müziklerin de teorik ve çalgısal olarak birbirinden ayrılmasına ve başta da belirttiğim gibi müzikteki Doğu - Batı sentezini yakalamaya yönelikti. Kopuzla girilen bir türküye sırayla doğaçlama çalınıp, sahnenin sağından soluna bir dalga mantığında ayrı ayrı sololarını kattı müzisyenler. Örneğin 9 süreli (2+2+2+3) olarak çalınan bir türküde solo kavala bırakıldığında diğer batı enstrümanları susarak ana ritm erbânelere bırakıldı. Ardından saksafona geçen doğaçlama sırası da, hissettirilmeden davulun da akışa katılmasıyla ters çevrilerek tamamen bir swing/walking'e döndü. Her iki tarafın da enstrümanları deyim yerindeyse birbirlerinin sahasına girmediler. Hep beraber çalınan parçalarda da mümkün olduğunca ortak bir çizgi yakalanmaya çalışıldı. Piyanonun başında olan Can Cankaya'yı ilk kez performans sırasında izledim. Piyasadaki caz çalan diğer piyanistlerle karşılaştırdığım zaman neredeyse hepsinden bir tık daha öne geçti benim için. Zirâ cümlelerine ve müziğe dokunuşuna tâbir-i câizse bayıldım! Parçanın tamamen ona bırakıldığı zamanlarda yaptığı doğaçlamalarda biraz Keith Jarett'ın stiline de kaçmadı değil ama kim bilir, belki o arada yerleştirdiği hafif lezzetler onun diğer piyanistlerden daha öne çıkmasını sağlamış olabilir. Jarett örneği tamamen bir ara çeşni mânâsında, yoksa tabii ki kendine özgü bir çalım stili var adamın.

Erbâne mevzusuna gelirsek, beni bu denli etkileyen bir kaç saz içinde erbâneleri rahatlıkla baş köşeye koyabilirim. Hele ki sahnede 4 adet varken. Adamlardaki o uyum ve müziğe odaklanmayı anlatamam. Doğu müzik kültürünün ritm algısında önemli bir yeri olan bu sazlar, icra edildiği müzik ne olursa olsun yerle temasını kesmeye rahatlıkla yetecek şekilde tasarlanmış. Bu proje için de bence oldukça uygun bir kadro seçilmiş, diğer çalgılarla daima kontakt halinde çaldılar.

Yanılmıyorsam geçtiğimiz aylarda bu işin bir de dvd'si çekilmişti. E dvd çekildiğine göre albümü de kaydedilmiştir doğal olarak. Ne diyelim sabır sınırlarını zorlayarak bekliyoruz. Bu arada Erkan Oğur'un solo albümü "Dönmez Yol" da piyasaya çıktı. Bir kaç şarkısını netten dinledim. Hû'lar Hü'ler havalarda uçuşuyor yine...



K.

4 Mart 2012 Pazar

Makbûl

Uzun aralıklarla yazmak daha da olgunlaştırıyor insanı desem de inanma, tamamen şekilden ibaret bu tür söylemler nazarımda. Nazarım da ne turşu bir sözcüktür yahu. Turşu! Olsa da yesek... Bu yazı böyle sonsuza kadar bir önceki cümleye atıfta bulunarak gider sanırım. Tıpkı Wagner'in o bitmeyen "sonsuz melodisi" gibi... Aman yarabbimsi heryerim sanat sanat sanat! Hatta san'at at. Haftada bir yazdığım zamanlar da oluyordu lâkin bazen unutuyor, bazen de hevesin kıvamını bir türlü tutturamıyorum. Hem çok fazla yazı yazmak da cilde zararlı, mazallah etraf ordinaryuslarla dolu aman laf etmesinler cancağzım.

Sömestr oldu, tatil yapıldı, köprünün altından su mu geçmedi tabii ki. Herşey aynı terâne. Bu tatilimsi dönemde İzmir'deydim birkaç gün. Kalmalı İzmir yapmayalı baya da uzun zaman olmuş, farketmemişim. İzmir'deki minik arkadaşımla vapura doğru ilerlerken "arkadaş, bir şehir hiç mi siyaset kokmaz yahu!" dediğimi hatırlıyorum. İstanbul'da o bilinçaltından bastırılan siyaset, o bürokrasi, o töbeler olsun bahçedeki çimin üstünde bile olan camii figürü İzmir'de yok! Doğal olarak bir eksiklik oldu sanki bende. Hissedilmeyen bir baskı var İstanbul'da. Fakat İzmir farklı, İzmir güzeeeel. Alsancak, Kıbrıs Şehitleri falan o muhit lise yıllarımızda "ders kitabı alma" bahanesiyle Kuşadası'ndan kaçıp takıldığımız yerler, özlemişim. Fakat haftasonuna denk gelmediğim için Alsancak'taki o canlı müzik furyasına kaynayamadım. İzmir'in barlarında müzik olayı daha bir değişiktir biliyor musun Tâlât? İstanbul gibi 9384093 çeşit müzik yok oralarda; ama olan da, yapan da taş gibi yapar. Mesela o vapura giderken yanımda olan minik arkadaşım cuma-cumartesi günleri "boombax" adlı müzikholde çalıyor. Civarı bilenlerin sık uğradığı biryer, gidin efenim gidin. Biz de madem rokçu gençleri yakalayamadık, cozcu abileri dinleriz diyerekten "suratsız" bir sahibi olan çiçek adı konmuş bir mekana gittik. Sırf o adamın yüzsüz tribi yüzünden belli etmek istemiyorum yerin adını. Bu blogu da 2milyon kişi okuyor ya zaten, duyan gitmez duyan gitmez şimdi. Neysem girdik baktık mekanda: 1- Yavuz Darıdere 2-Kürşat And! Aman da aman diyerekten İstanbul'daki genç nesil caz tayfası için önemli noktada bulunan hocaları biraz dinledikten sonra sıvıştık Karşıyaka'ya doğru. Karşıyaka = Midye der, İzmir konusunu burda noktalarım.

Müzik, musıkî falan bunlar çok hoş şeyler. Hobi olarak ilgilendiğim bu alanda yaptığım gözlemler sonucu "grup müziği" olarak adlandırılan oluşum, toplaşım, sinerji yahut enerji adını her ne koyarsan koy çok zor bir durum. İyi bir müzisyen "toplama" bir grubun götünü toplayamaz. Grup olarak adlandırdığımız şey nâçizâne bütünün bir parçaları gibidir. Eğer biri yahut ikisi iyi/kötü oluyorsa o mevzu komple sıçar, ben bunu bilir bunu söylerim. Sonra yok efendim olmadı, bizi yarı yolda bıraktın gittin durumları çok fazla oluyor. İtinayla prova terk edilir, çünkü olmuyorsa olmuyordur bunu kasmanın bir alemi yok. O değil de taş çatlasa 15-20 güne tabanca gibi bir grup geliyor "nazarımdan" hah! Senkop ne demek uzun süre sonra yeniden hatırladım yemin ederim. Groove başka bir olay.

Hevesleniyorsun, aa şöyle olur böyle olur hede hödö; sonra bir bakmışsın hevesin abuk subuk şeylerden kaçmış gitmiş bir yerlere. Bu müzik de olabilir, okul da olabilir, arkadaş muhabbeti de olabilir, sevgili de olabilir. Lâkin günlük sosyal hayatında yaşadığın rutinler sanki mevzunun şevkini daha çok tetikliyor gibi. En azından bende böyle vukû buluyor mevzu. Üzerine titrediğim şeylerin biri gelip üzerine sıçtığı zaman aklıma tek soru gelir; "neden". Küstah, ukalâ, saygısız insan modeli daha çok makbûlmüş bu çevrede Makbûl İbrahim Paşa'cım. Heves kaçarsa don düşer, don düşerse takke görünür. Yok takke düşerse don. I ıh.

Olmadı lan sanki o söz.

K.

8 Ocak 2012 Pazar

Yeniyıl Yeniyıl Yeniyıl

2012! Her yıl yılbaşı geyiğinde "seneye görüşürüz" esprisini yapmaya bayılıyorum ve özellikle sevdiğim insanlara bu zûlmü çektirmeyi ayrı bir seviyorum. İyisiyle - kötüsüyle bir yıl daha... Off o ne saçma birşeydir öyle. Geçti gitti işte, lâkin işin enteresan tarafı her yıl sonunda bir önceki yıla sinkaf ederek diğerinin daha iyi geçmesini diliyoruz, ki buna ben de dahilim. Kendimizi kandırıyoruz, pek de güzel oluyor orası ayrı yoksa insan nasıl yaşar değil mi sevgili dostum Rüçhan? Ülkenin genel sorunu olan "yılbaşında napıyosun?" soru kalıbı bu yıl çok zâyiat vermeden atlatıldı gibi bir his var içimde. Ben de bu yıl her yıl olduğu gibi emekçi kesime hizmet ederek pek sevdiğim bir arkadaşıma sahnede eşlik ettim. Kimdi bu arkadaşım? Bostancı'nın güzîde mekânlarından biri olan bilek-cek'de sahne alan Ardacan Algan!

Müzisyen kesim bilir, sahnede muhabbet güzel olunca yapılan iş daha bir zevkli hâle geliyor. Çaldığın insanla aranda olan münâsebet senin işe olan verimini ya yükseltir ya da düşürür. Benim için en azından böyle. Bir de işin müzisyenler için enteresan bir yönü var; hem eğleniyorsun, hem sevdiğin işi yapıyorsun, hem istediğin kadar içki içebiliyorsun ama o kadar şeyin üstüne sana bir de çıkartıp para veriyorlar! Velhâsıl yedik, içtik güzel de zaman geçirdik. Yılbaşı yılsonu farketmiyor, muhabbet güzel olsun yeter.

Bu hengâmeden 10 gün kadar önceydi asıl mesele! Neydi? Tabii ki Ehl-i Keyf'in albüm lansmanı konseri. 21 Aralık akşamı Beyoğlu Bronx Pi'de çaldık Ehl-i Keyf dostlarla. İkinci albüm olan "Hasar Tespiti"inden parçalarla beraber 1. albümden de 7-8 tane şarkı çaldık. Yoğun bir prova döneminin ardından gelen bir "enerji patlaması" da diyebiliriz o konser için. Cayır cayır çaldık kısacası, devamı da gelecek bu serinin. www.hasartespiti.com adresinden albümü dinle Rüçhan, şişirme beni hadi.

Şişmek de çok acayip bir tâbir olsa gerek. Bizim mektepte çok kullanıyorlar onu, hani şu kanservatuvar olan. Şiştim, falan, mesela. Bunlar en fazla kullanılan kelimeler, hocasından tut öğrencisine herkesin dilinde. Bknz. - Abi çok şiştim ben şu an mesela. Türk Dil Kurumu beynini yakar yemin ederim. Şişmek sıkılmak mânasında kullanılan bir kelime oluyor orda. Gerçekten de insanın çok sıkıldığı dönemler olabilir bu gayet doğal. Sıkılan insanın üstüne gitmemek gerekiyor ki daha da "şişip" etrafındakilerle beraber patlamasın. Bunlara birçok etmen de neden olabilir; örneğin samimiyetsizlik, mantıksızlık, en berbat olanı da yalancılık. Nâçizâne her insanın tahammül sınırlarını zorlayan belli konular vardır, e bende de olmuyor değil. Nedir bu? Samimiyetsizlik! Bildin Rüçhan bravo sana. Ne bok yersen ye ama o samimiyeti elden bırakma yoksa mevzu çok tatsızlaşır, bu da pek güzel olmaz kanımca.

Gelelim bu haftaki kitap ve CD köşemize. Rabbim ne kadar da sosyal içerikli entelektüel bir kişiliğiz hepimiz.com Yılbaşının hemen ertesinde Everest Yayınları tarafından piyasaya sürülen "Sevgili Halit: Halit Refiğ'e Mektuplar" adlı kitap, Yeşilçam'ı bir kimliğe ve şekle sokmada büyük payı olan yönetmenlerden Halit Refiğ'in; Oğuz Atay, Ahmed Adnan Saygun, Yıldız Kenter, Metin Erksan gibi isimlerle Amerika'da olduğu dönemde yazıştığı mektupları içeriyor. Refiğ'in ne denli geniş ve derin bir anlam dünyası olduğunun bence bizlere kanıtıdır bu yazışmalar. Mektuplardaki samimiyet az önce bahsettiğim mevzudan ötürü kitabı hemen yarılamama da neden olmuş olabilir, bilmiyorum. Eşi Gülper Refiğ'in onun hakkındaki söylemleriyle başlayan ve Halit Bey'in 2004 yılında mektuplarla ilgili yazdığı bir kaç sayfalık yazıyla devam eden kitap, rahmetlinin ağzından sanki tekrardan iki kelam duymak kadar heyecanlandırdı beni. Velhâsıl Türk Sineması'na ilgiliyseniz ve ustanın algı dünyası, arkadaş ilişkileri, muhabbeti gibi mevzularına tanık olmak istiyorsanız kitabı hemen edinin derim.

Müzik kısmısında ise yeniyılın ilk haftasında albümünü piyasaya süren ve uzunca bir süredir sesi soluğu çıkmayan Jülide Özçelik konuğumuz. Oha çok TRT spikeri kıvâmında bir giriş oldu. Jazz İstanbul Vol.2 adıyla çıkarttığı ilk albümünün devamı niteliğinde olan kayıtlar... Pek resmi oldu sevmedim. Albüm yanıyo hafız! Tertemiz çalınmış tüm çalgılar, bayıldım. Şaka bir yana ipod'umda daima olan bir albüm vol.1'in yanına daha da güzel kayıtlar gelmiş oldu. Hatunun sesinin duruluğundan ve güzelliğinden tabii ki bahsetmiyorum bile. Caz falan geçince işin içinde insanın kafasında belli kalıplar oluşmuyor değil, lâkin şarkıları dinledikten sonra bu türe uzak olan insanların bile aslında yakın hissedeceği motifler, temalar, şarkılar içinde mevcut. Bir Gönül Dağı okumuş, beynin yanar Rüçhan. Yar oy deyişi titretiyor yemin ederim. Tutturuyorlar ya bir sentez muhabbeti; işte batı-doğu, türk müziği-caz hede hödö al sana yapılmış en nâdide örneği. Bundan önce bir tane daha vardı o da Jülide Özçelik'in ilk albümüydü tabii ki. Hemen koş git al ve dinle.

Hatta al sana tadımlık:



K.

30 Ekim 2011 Pazar

Köfte

En son yazıyı taa yazın başında yazmam ve bugün otobüste eve gelirken "ulan benim bir blogcağzım vardı" uyarısının aklımda yanıp sönmesi bence yaşlandığıma delâlet. Bildiğin unutmuşum ben yazı yazmayı. Daha doğrusu yazı yazmayı değil de blogcağzıma birşeyler karalamayı. Hey gidi, koca bir yazı daha tükettik şu âhir ömrümüzde; nasıl mı geçti? Tahminen bunu sormadın ama bakma işte maksat laf olsun torba dolsun. Her ne kadar romantik dönem bestecileri gibi vıcık vıcık içeriğe sahip bir blogcağzım olamasa da arada sırada girip göz gezdirebileceğin bir profil burası Şakir, gel yani canın sıkıldıkça. Romantik dönem bestecileri dedik de, Brahms'ı pek severim. Artık pek piyasa da olsa, 3. senfoni'nin 3. bölümü seviştikten sonra uyumadan önceki o "kısa süreç" içerisinde dinlenebilir. Macar Dansları var bir de, onları da günün çeşitli saatlerinde dinleyebilirsiniz sevişmeye gerek yok.

Şarap dedim de, demedim mi? Demiş say sen, yazın Ada'da -ada burda Kuşadası oluyor- sahil kenarında hep takıldığımız bir mekanda oturuyoruz Şakircim, yine şarabın romantikliği üzerine bir geyik dönerken yakın kısa boylu bir arkadaşım "abi evet şarap çok önemli mevzuda" dedi. Biz de hani şarap - peynir ikilisi yahut farklı birşey söyler diye beklerken; "şarabın yanında tavuk alacaksın, hem de bütün tavuk. folyoya sarıyolar ya ondan, çok güzel gidiyor şarapla" diye cümlenin devamını kondurdu. Bilmiyorum hiç southpark izledin mi? Eric Cartman çok abuk subuk birşey söylediğinde diğer 3'ü 10 saniye kadar ona anlamsız anlamsız sessizce bakarlar, heh işte orda da aynı durum oldu ve tepkisiz bir şekilde başka bir konuya geçildi. İşte böyle Şakir, çok anlamsız oldu şu bir önceki paragraf ama idare et benim de yazım böyle adamlarla geçti işte. Bütün yaz bira içip fındık fıstık yiyerek zaman öldürdük. Çok gereksiz gelebilir ama hayır, tatil dediğin şeyin amacı da odur bence. Bknz. göt yayma eylemi.

Uzun zamandır yazı yazmadığım otobüste aklıma geldi dedim ya, nerden mi geliyorum? Maçka minikçiftlikpark'tan. Mâlûmunuz 1 hafta önce bir deprem hadisesi yaşandı Van'da. Oraya yardım amaçlı bir rock konserleri etkinliği vardı. Ama biz naptık? Tabii ki bilet almakta geç kaldık ve biletler tükendiği için konserin bir kısmını kapıdan "beleşcilik" mantığıyla izlemek zorunda kaldık. Konser yardım amaçlı olduğu için ve televizyondan da yayınlandığı için alanın etrafına kocaman bir led ekran kurmuşlar dışarda kalanlar da izlesin diye. Biz de cicili bicili bir arkadaşımla beraber mecburen bir süre ayakta, sonra köfteciden aldığımız saman kağıtlarıyla çimlerin üstünde, ondan sonra da diğer bir köftecinin minik taburelerinde konserin bir kısmını izledik. Fakat köftecileri burda es geçmemek lazım çünkü dörtbir yanımız köfteciydi. Yol kenarında 3490348 tane köfteci vardı. Köfteciler -farkındayım çok köfteci dedim- o kadar fazla köfte yapıp etrafa duman salıyorlardı ki bir ara ortamdaki oksijen yerini köfte dumanına bıraktı ve biz bu halde koskoca bir led ekranın önünde oturarak Duman grubunu izledik. Ne kadar ironik bir durum değil mi Şakir? Heryer köfte dumanı ve biz Duman dinliyoruz. Lâkin şikayetci değildim, değildik. İçeri girebilseydik daha bir güzel olurdu fakat erken gelen oturur (EGO) mantığı ile insanlar bir çırpıda biletleri tüketivermişler. Organizasyona baktığımda kısa süre içerisinde bu kadar koordineli bir iş yapıldığına pek şaşırdım açıkçası. Gruplar 2'şer şarkı çalıp indiler ve aralarda pek bir sorun yaşanmadı. Yanılmıyorsam sms'lerle birlikte 480binlira civarında da bir yardım toplanmış. Tebrik etmek lazım. Bu tür organizasyonları festival şekline dönüştürüp cüzzi bir miktara bence insanların müzik dinlemesi devamlı hâle getirilebilir. Dediğim gibi muazzam bir iş olmuş kangurucıleyşıns...

Bu arada yaz bitti mektep açıldı falan filan derken ben yeni bir eve geçtim. Artık bir Pangaltı sakiniyim. Buralar pek hoşmuş, sevdim. Sakin yerler sonuçta, civarda da bir sürü arkadaşım oturuyor hoş daha ziyaretlerine gidemedim o ayrı mevzu. Fakat şunu anladım ki, evdeki huzur çok önemliymiş arkadaş ben bunu bilir bunu söylerim. Hele hele ev arkadaşı dediğin canlı çok çok önemliymiş. Benden naçizâne bir tavsiye abuk subuk adamlarla aynı eve çıkmayın, canınız sıkılır. Maddiyatını bir yana bırakın, manevi olarak yıpranırsınız. Tereddütte kaldığı zaman insan sonuçlar farklı olabiliyor bence. Bu hem ev mevzusu için olsun, hem de günlük yaşamda insanın her türlü farklı aktivitesi için. Mevzuyu sallantıda bırakmak yerine onu yapmayı tercih etmek, hem kendi iyiliğimiz için hem de karşımıza gelen insanların iyiliği için pek sağlıklı olur. Daha sonra bu pişmanlıklarımızla bir zamanlar yapamadıklarımızı içimizde ukte olarak insanlara belli etmek zorunda kalıyoruz ve karşımızdakiler haklı çıkıyor. Ama oluyor öyle arada, yapacak da pek birşey yok.


O değil de ben konserde çimlerin üstünde otururken belim çok üşümüş be Şakir, ya çocuğum olmazsa?


K.

22 Haziran 2011 Çarşamba

Kek

Yol hikayeleri yazanlara hep imrenmişimdir. Ne bileyim karavan olsun, motosikletle yahut bisikletle ülke turlarına çıkmak olsun bir şekilde seferî bir halde başa gelen şeyleri kaleme almak çekici gelmiştir hep. Peki şu an kalem kullanıyor muyum? Hayır. Lâkin olsun ben yine de notumu düşer, kendimce hevesimi alırım.

Şehirlerarası otobüs taşımacılığı, hakkını vermek lazım ki Türkiye'de gerçekten çok ilerledi. Ben ufaklığımdan hatırlıyorum o eski püskü mercedes O302'leri. Takır tukur sallana ballana gider, üstüne üstlük insanlar bir de sigara içerdi. Yaz günü falan yolculuk edenin vay haline, bildiğin azap çekiyordu insanlar.

Peki şimdi nasıl?

Analizli makale tribine girdim ayrı paragraf açarak farkettin mi? Pek bir bilim insanı, pek bir 24'ümde tüm dünyanı çözdüm yedim ham yaptımcılık oynadım bir an. Neyse mevzu bu değil; şimdi sana bulunduğum otobüsteki teknolojik olanakları sayıyorum.

1- Koltuğun arkasında gömme dolap stilinde yapılmış minnak inç boyutunda 12 ulusal kanallı, 3 film, 1 müzik ve 1 de otobüsün önüne montelenmiş kanlı canlı yayın yapıp yolu gösteren 1 adet kanallı televizyon.

2- Evdeki sınırsız sömürme mantığında bağlatılmış olan internet bağlantısına benzeyen -ara ara kopsa da- 1 adet beeğğğdaaağğvaaaa net.

3- PRİZ. Çok şaşkınsın değil mi? Zamanında su var mı acaba bu otobüste diye sorguladığın taşıta adamlar "priz" yapmış. Verdim prize fişimi, çekiyorum elektriği Refik, var mı benden kekası? Slogan gibi oldu he...

Güzelliklerin yanında standart otobüs bedbahtlıkları da mevcut tabii. Bunlardan bazıları; sürekli saçma sapan bir şekilde ağlayan ve yattığı yeri yadırgayan bebek, horlayan adam, horlayan adamlar, muavinin sinir sınırlarını zorlayan memnuniyetsiz yaşlı teyzeler, bundan 2 tane alabiliyor muyuz? Diye soran abiler ve tabii ki koltuğu senin ağzının içine kadar yatıran ammavelâkin senin arkanda oturan teyzenin mızmızlanmasından ötürü senin yatıramdığın ve acı çektiğin koltuk. Bunlarsız yolculuk olmaz Refik, hayatın gerçekleri gibi, ekmek gibi su gibi kabulleneceksin hepsini. Tam yanımda ise babasının bindiğimizde bana emanet ettiği ve tatile yeni girmiş bir adet ergen mevcut. Ortaokul 3. sınıfı yeni bitirmiş ve artık adını ezberleyemediğim sınavlardan birine girmiş, üzerindeki yoğun stresi atmak için İzmir'e abisinin yanına gidiyormuş. Babası kırk tembih etti çocuğu; onu yapma bunu yapma, inerken şöyle binerken böyle, yok sabah vardığında önce beni sonra abini ara falan filan. Ben de üzüldüm çocuğa abi tribine girdim "bak kulaklığı televizyona bağla şurdan kanallar değişiyor" falan derken çocuk 2 dakika sonra LAK diye ayfon çıkarttı cebinden. Kime ne anlatıyosun Kerim Efendi dedim içimden...


Telefonla sanırım babasına sürekli rapor veriyor çocuk. Eee evladına bağlı oluyor ebevynler. Bağlılık güzel şey heralde, evlatlı olanını daha tatmadım ama gün gelir o da olur belki. İnsanların birilerine bağlı olmaları ve karşılıklı alışveriş içerisinde olmaları ne boyutta olursa olsun tatlı bir durum. Ama zaman oluyor karşısındakini kırabiliyor insan, dikkat etmek lazım. Ben de kırıyorum istemeden birilerini. Fakat işte süreklilik isteyen mevzular ortak noktalarda buluşursa kendini idame ettirebilecek boyuta erişiyor. Yoksa bir zaman sonra tıkanırsın ve akabinde çatırdamalar başlar. Ben bir bilekberi bbm kodu ne işe yarar anlamam, anlamak da istemem açıkçası ama sen de balık ekmek yemekten hoşlanmazsın ve ıssrarla hoşlanmak istemezsin. Bu çok basit iki örnek üzerinden ortak noktaya ulaşılamayacağını artık kavramak ve ona göre davranmak lazım. Yoksa zaman geliyor insanlar kırılıyor.

Balık ekmek üzerinden kırılmayan insanlar seçim sonuçları konusunda kırılabiliyor mesela. Seçim diye birşey vardı değil mi geçen günlerde? Evet evet, seçtik, seçiyormuş gibi yaptık ama nedense 3 dönemdir bir türlü seçemedik. Tüm facebook eşrâfı cehepe'ye oy verdi, peki iktidar partisine oy verenler kim? Diye herkes sorguluyor bu aralar. Dönen dolapları, silinen algıları, yedirilen vaadleri, havaya leblebi gibi sıkılan hümanizma ve özgürlük yalanlarını, değişen kalıpları, inkar edilen geçmişi, "aman canım savaşmasalarmış, kurtarmasalarmış ben mi dedim"ciliği, çok değil 8-9 sene önce adını besmeleyle ağzına aldığın isimlerin nasıl mavraya bağlandığını, üniformalı ve favorileri kulak hizasında kesili abilerin teker teker "hain" etiketi ile paketlendiği, yeni dünya düzeni kisvesi ile avuç avuç yedirilip daha sonra boğum boğum içimizden çıkacak olan yalanları seçemedik. Çok acılı, popülist bir paragraf yazdım, nasıl? Gazeteci ağzıyla yazıldığı zaman algılayabiliyor insanlar olanları fakat ne senin facebook listende ne de benim arkadaşlarım arasında akepeli yok Refik. O ortalarda dönen videolar ve yenilen nanelerin ispatını sen, ben, biz, siz, onlar izleyebiliyor. İş, aş olmayan evde internet de yoktur kanımca. Al sana bir kilo bulgur ve 1 rey. Az önce sana seçimin sırrını verdim. Hatta Selim Sırrı Tarcan diye de bir adam vardı, ona benzeyen isimde de bir adam var şu an mecliste. Özgürlük, hak hukuk falan filan ama Taksim'den okula gitmek için geçerken "özgürlük" adına benim götümde patlayan bombanın hesabını kimse veremez bana. Ya öyle işte...

Ara ara elimden geldiğince çiziktirmeye çalıştığım yazılara ve anlaşılacağı üzere İstanbul'a bir vakit ara.

O değil de bu kekten 2 tane alabiliyor muyuz?


K.

15 Mayıs 2011 Pazar

İskender

Bildiğin 1 aydan fazla olmuş son yazıyı yazalı, unutkanlık zor zanaat. Eskiden haftada 1 yazardım. Eskiden dediğim de geçen sene, lâkin nedendir bilmiyorum ara ara aklıma gelse de "eeeaaah sonra yaparım" dediğim oluyor son dönemlerde. Üşengeçliği seviyorum sanırsam. Güzel de birşey zaten herkese tavsiyemdir. Üşengeçlik demişken; Bursa'ya gittik geçen pazartesi günü, "bölüm gezisi" başlığı altında yapılan bu hareket için saat 7:45'te toplanma emri üst mevkilerden mail yolu ile bildirildi. Üşenme falan hak getire, sabah saat 7:45'te okulda hazır ve nâzır bir vaziyette bekliyordum. Neden? Çünkü işin ucunda 1,5 tereyağlı iskender yuvarlamak vardı da o yüzden. Peki bu amaç sonuca ulaştı mı? En âlâsından!..

Bu tür toplu organizasyonlarda genellikle insan sayısının fazlalığından dolayı hazırlanan programlara tam olarak uyulamaz. Nitekim bizimki de öyle oldu, 8'de hareket edilmesi planlansa da 8'i çoktan aşmıştı saat yola çıkıldığında. Okuldan tahsis edilen midibüs ile tıngır mıngır yollara düştük. Develer tellal sinekler berber, köprü trafiği alabildiğine yoğun biz Topçular Feribot İskelesi'nin yolunu bilmez iken, sora sora Bağdat bulunur mantığında Bursa için arabalı feribotumuza sonunda ulaştık. Bu arada Kartal, Pendik ve Tuzla enteresan yerlermiş bunu da yolda görmüş olduk. Öyle böyle derken saat 12 civarı Bursa'ya varmış olmanın verdiği rehavetle "iskender iskender iskender iskender" diye aranan küçük bir güruhla başladık han, hamam, türbe ve camii gezmeye. Bursa'daki erken dönem Osmanlı Mîmârisi mutlak gidilip görülmeli. Özellikle Ulu Camii'nin ortasında bulunan camdan kubbe ve altındaki havuz harkûlâde. Osman Gâzi'nin türbesi oldukça heybetli, OSMANLI İMPARATORLUĞU diye büyük harflerle haykırırcasına ailesi ile birlikte tepeden Bursa'yı izliyor. Harika bir manzarası vardı türbenin olduğu yerin. Tabii tokitoki'nin toplu konutları şehrin ortasında ibrik gibi sivrilmeseymiş daha da bir güzel olacakmış. Şehirdeki payitaht havasını ve yeşil(!)in hakimiyetini daha girer girmez hissediyorsunuz. İskender mevzusuna girmiyorum. Es geçtim farkında mısın? O derece yani... O gün bölümcenek zafiyet geçirmediysek iyidir. Kestane şekeri, mevsimin ilk eriği, iskender, kazandibi ve daha bir sürü abur cubur. Bir de mısır ekmeği kapışması vardı. Bildiğin kapıştık çünkü yemek için. Bu sırada da çok güzel siyah beyaz fotoğraflar çıktı ortaya. Bölümden bir arkadaşım da bunu "müzikolojinin son akşam yemeği" olarak tanımladı. Anlıyorum şu an okuyunca çok mânâsız geliyor ama fotoğrafı görsen öyle düşünmezsin Rıfat, uğraştırma beni. Yedik içtik gördüklerimizin bir kısmını anlattık ve dönüş yolundaki muhabbet-i geyik ile beraber İstanbul'a geri döndük. Velhâsıl mezun olan arkadaşlarla geçirdiğimiz güzel bir gündü.

Değişik şeyler yapmak, bulunulan ortamdan uzaklaşıp zihnini dağıtmak her zaman insanlara güzel gelir. Tıpkı Bursa gezisi gibi. Bundan ben de hoşlanırım. Lâkin dikkatimi çeken birşeyler var son zamanlarda; etrafımdaki tanıdığım veya tanımadığım insanların bu tür kaçışlara, değişikliklere ve farklılıklara çok fazla ihtiyacı var. Eskiden senede belli dönemlerde tatil veya kafa dinleme ayarında belli birtakım şeyler yapılırdı fakat şimdi bunu her an isteyenler var. Napıyorsun? Sorusuna "sıkılıyorum" cevabını duymaktan çok sıkıldım. Bu artık ortak bir kanı haline dönüştü, sıkılıyorum. Peki neden sıkılıyorsun? Ben de sıkılıyorum çünkü. Acaba herşeyin elimizin altında oluşundan, düşündüğümüz veya aklımızdan geçenin kısa bir süre zarfında hemen varolabildiğinden ya da eskiden zor olarak adlandırılan şeylerin şimdi çok kolay oluşundan mıdır bu sıkılganlık? Merak ediyorum insanlar televizyonun yeni yeni yayıldığı tek kanallı dönemde veya Belçika'daki bir tanıdığını aramak için saatlerce santralden hat bağlanmasını beklediği zamanlarda bu sıkıntıların getirilerini nasıl aşıyordu... Şimdi nasıl? Kanal mı? Binlerce. Telefon mu? Görüntülüsünden... Geriye sadece bu arayışlardaki somutluklar kalıyor. Yani sesini ve görüntüsünü duyduğun kişiye sadece dokunamıyorsun, o kadar. E o da olsun artık bir zahmet. Bu tür örnekleri sadece teknolojik olaylar üzerinden görmemek lazım, bu kolaycılık insanın hayatındaki her alana yansıyarak napıyorsun sorusuna "sıkılıyorum" cevabını vermesini sağlıyor. Elde alternatifin çok olması da bunlara zemin hazırlıyor tabii ki. O olmadı bu, bu olmadı o zaman şu. Eee sonra? Tüket tüket tüket... Tüketim Toplumu kavramı da bence bu tekelleştirilen insan modelini yaratmak için ortaya atılmış birşey. Ye, iç, sıç, yat, seviş, çalış, eve geri gel, ye, üret, yat, para harca, para kazanama, yine de harca, eve gel, ye, iç, öl. Gün geçtikçe kabaran dünya nüfusunu bir şekilde kontrol altına alma ve ehlileştirmenin gözümüzün önünde olan şeklidir bence bu. Bence'yi çok fazla kullanıyorum dikkatimi çekti az önce. Yazdığım şeylerin kendi kıçımdan uydurulma şeyler olduğundan mütevellit olsa gerek. Neyse, konu nerden nereye geldi. Sıkılma Rıfat, oluyor öyle arada.

Müzik dinlemek insanın sıkıntısını alıyormuş der konuyu buraya alakasız bir şekilde bağlarım. Hani yazmıştım bir ara hatırlıyor musun? Ehl-i Keyf vardı, yeni dahil olmuştum, onların ikinci benim ise onlarla beraber ilk albümümü kaydetemiştik; heh işte onun miks, mastering, tasarım, edit büdüt, şu bu herşeyi neredeyse bitmek üzere. Mayıs sonlarına doğru piyasada arz-ı endam edecek kendileri. Deneyevi Stüdyosu'nda kaydettik albümü ordan da teee yurt dışlarına gitti cilalandı parlatıldı geri yollandı. Albümün adı "Hasar Tespiti" öyle çok satalım para kazanalım mantığında bir proje değil bu. Albüm 3-5 paraya raflarda satılacak ve bu sırada "yok abi ben para mara veremem" diyen olursa da grubun internet sitesinden albümü indiregandi yapabilecek. http://www.ehlikeyf.biz/ bu resmi web adresi, facebook, myspace, twitter gibi mecralardan da arayıp bulabilirsiniz kendilerini. Web sitesinde şu an bulunan parçalar ilk albüme ait, onlarda ben yokum. Yeni albüm piyasaya düşer düşmez netten ben senin kafanın etini yerim merak etme zaten. Ufaktan kulak kabartmaya başla Rıfat, hadi bakalım.


Ya herşeyi geçtim neden sıkılıyorsun sen? Otur bakayım şöyle...


K.

9 Nisan 2011 Cumartesi

İntibâ

Nasıl bir konser yığılması oldu öyle? Mayıs ayından itibaren "hadi canım gelmez onlar" dediğimiz bir sürü grup ve sanatçı birer birer İstanbul'a geliyor. Marron 5, Deep Purple, Whitesnake, Iron Maiden, Amy Winehouse, Bon Jovi ve tabii ki Jamiroquai... İstanbul Caz Festivali'ni saymıyorum bile. Chick Corea'lar, Hiromi Uehara'lar havalarda uçuşuyor o festivalde. Sırf bu konserler için bile bu yazı İstanbul'da geçirebilirim lâkin biletler için sponsor bir holding bulmak gerek. Caz festivalinde öğrenci bileti bulmak mümkün, 25-30 lira civarı olması lazım. Gerçi Harbiye Açık Hava Tiyatrosu gibi bir yerde teeeeeeeeeaaaoo en tepeden izliyorsun konseri ama olsun, önemli olan duymak değil mi hemşire? Fakat bu Kuruçeşme ve Küçükçiftlik Park gibi mekânlarda olan konserler için aynı şeyi söylemek pek mümkün olmasa gerek. Neyse, oo piti piti yapıp seçicez artık içlerinden bir kaçını. Fakat kesin olan tek bir konser var o da Jamiraquai tabii ki. O sound'u dinlemeden bu dünyadan göçmek istemiyorum. Umarım Türkiye'de de o çıtayı yakalayabilecek bir grup olur günün birinde...

İstanbul'dan kopamama ve ona bağımlı olma nedenlerinden biridir bu tür müzik organizasyonları fakat işin leş tarafları da yok değildir. Örneğin güneşli, kupkuru bir günde İstiklâl Caddesi'nde yürürken bastığın bir taşın dibinden caaaaaaart diye pis su fışkırması gibi. Geçen gün sırf bu yüzden eve dönüp pantolon değiştirdim. İstanbul'un şüphesiz en önde gelen vitrinlerinden biri olan bu caddenin bakımı Beyoğlu Belediyesi'ne bağlı. 2 yıldır ev-okul arası neredeyse gün aşırı geçtiğim bu yerdeki bakımsızlığı anlatmam saatler alır heralde. Belediye işini yapıyor mu? Evet yapıyor ama aksaklıklar olduğuna göre eksik yapıyor. Bir yandan haklılar, günde bilmem kaç bin kişi geçiyor oradan fakat 5'se 10, 50'yse 100'e çıkartmalılar personellerini. Hele o çöp mevsusuna hiç girmiyorum, rezalet ötesi. Koca koca poşetleri günün en kalabalık saatlerinde çöp arabası gelecek diye yolun ortasında bırakmak neyin mantığıdır hiçbir zaman çözemedim. Velhâsıl burdan Beyoğlu Belediyesi'ne seslenmiyorum ne halleri varsa görsünler banane ya.

İnsanlar nasıl bir işle uğraşırsa uğraşsınlar çevrelerinde kanımca her zaman iyi bir intiba bırakmak isterler. Yani bu genel bir kuraldır ya da kural olmasa bile içgüdü yönlendirmesi sonucu bir şekilde birey bunu kendi kendine yapmak ister. Tabii kendini yetiştirmiş, aklı başında sağlıklı bir insandan bahsediyoruz burda. Ergen beynine sahip kazık kadar heriflerden değil. Ammavelâkin öyle tipler de çıkmıyor değil insanın karşısına. İş ahlâkı çok önemlidir ki iyi intiba bırakmak bu ahlâk çerçevesinde olur zaten. Bu böyledir, bunu tartışmaya hiç gerek yok. Çeşitli bahaneler doğrultusunda bu düşünceyi bertaraf etmeye çalışmak bana göre sıçtım sıvıyorumun başka bir şeklini almış halidir. Hop geldim gidiyorum, banane bu benim hayatım, kimse bana karışamaz diye birşey yoktur çoğunluklar içinde. Tabii ki bu saydıklarımı yapar, kimseyi kazımıyorumculuk da yapabilir insancık ama nolur sonunda? Artık orayı da sen doldur. Deve kîni taşıyan insanlar vardır -örneğin ben gibi- tekrar döner dolaşır aynı fırsatlar geldiğin a yerine b planı tercih edilir, ederler, ederim ki edilmiş var.

Çalıştığın ortam da birçok şartı daha iyi ve daha kötü yönde etkiler aslında. Mesela ben herhangi bir barda çalarken iki şey arıyorum genelde. Güzel bir seyirci ve adam akıllı kendimi duyabileceğim bir ses sistemi. Bunlar olmadığı zaman hiçbir şekilde hayır bekleme, olabildiğince hayırsız oluyorum çünkü. Geçenlerde başıma geldi; kendini tonmaister diye tanıtan bir zât-ı muhterem, elektrikçi mantığıyla bütün enstrüman tonlarının ve dengelerinin en münasip yerlerini bıdıklıyarak tüm geceyi berbat etti. En son ben dahil herkes sırayla dönüp düm düz gidiyordu herife. Herkes kendi işini yapsa ne güzel olur değil mi? Orda gördüğün iki üç hatuna şekil yapıcam diye sürekli mikseri kurcalamak neyin kafasıdır? Hadi kurcaladın o caka attığın hatunlar anlıyormu bakalım senin ne yaptığından? Mikser ne desen sana orda mutfak robotu der. Ne bekliyorsun yani onu anlamadım? Neyse, eğer bunu okuyorsan seni hiç sevmedim tonmaister, bunun farkında olarak devam ettir hayatını artık.

Heh ne diyorduk? İş hayatı ve ahlâkı çok önemlidir naçizâne. En azından sana diğer kapıları açman konusunda çok yardımcı olur, yani hep öyle derler.

v - w, z - s, g - q, k - g, b - p...

Yukarıda görmüş olduğunuz tablo alfabede yeni kullanılmaya başlanan ve eskileri ile yer değiştiren harflerdir. Tez yazma aşamasında olan insanlarda bile rast geldiğimiz bu gerizekalılık örneği; görüşürüz yerine görüsürüs, var yerine war, kullanmıyorum yerine qullanmıyorum, ben yerine pen gibi kelimelerde sıkça karşımıza çıkmaktadır. Yapmayın der Oktay Sinanoğlu'ndan By By Türkçe adlı kitabı sizlere tavsiye ederim. Üstte görmüş olduğunuz şifreli YGS tablosu bir bir kursağınızda kalsın inşallah. Yapmayın, etmeyin gözünüzün yağına ekmek banayım. Iyyy...

Ya onu bunu bırak bence o YGS şifrelerini çözse çözse o çılgın saçlarıyla Ömer Çelakıl çözer...


K.

26 Mart 2011 Cumartesi

Atmosfer

Kalktı mı blogspot yasağı? Bir ara "bu siteye giriş mahkeme kararıyla engellenmiştir" diye kocaman harflerle kırmızı kırmızı yazıyordu sayfayı tıklayınca. Bazen de pat diye girebiliyordum. Türk'ü kapıdan kovsan bacadan girer kasmasınlar bence hiç. Yasak yasak yasak... Nereye kadar? Diye sorgulasam kaç kişi ciddiye alır bunu? Yasağa maruz kalmak güzel birşey zaten. Neden dersen, dedin mi? Ben dedim, hep derim zaten "neden" diye. Neyse. Düşünsene alabildiğine özgürsün, hiçbir şekilde kısıtlama içerisinde değilsin, istediğin herşey üzerine kalem sallayabiliyorsun ve kimse sana "hoop yavaş ol bakalım" demiyor. Eee nereye kadar? Bu şekilde nereye kadar üretebilirsin? Ortada eleştirebileceğin yahut sorgulayacağın hiçbirşey kalmaz öyle bir durumda. Kısıtlandığın sürece meyve verir, kalemini ya da meziyetin her neyse onu geliştirebilirsin. İrdelemek ve eleştirmek çok çok özgür ortamlarda pek sağlıklı sonuçlar vermez kanımca. Çünkü ortada altını deşebileceğin birşey kalmamıştır artık. Sansürün faydalı olduğu değil burda mevzu, ortaya konan ürünlerin ne derece verimli olduğu. Herşeyi geçtim; sansüre karşıyız. Evet...

Sosyal medya lafı geçtiğinde en popüler olan şey ne son zamanlarda? Tabii ki Facebook. Aman efendim ben kimsenin doğum gününü kutlamam kesinlikle, yok ben sadece iletişim için giriyorum, vay efendim kırk yılda bir açıyorum, bakmıyorum bile zaman kaybı, ne o Facebook'tan çıktığın yok, bikbikbikbikbikbik... Eğer birileri sana bunları vızıldıyorsa bil ki o senden daha çok online ve ölümüne yalan söylüyor. Bu türler doğa üzerinde çok yaşamamakla beraber kendi profillerinde herhangi birşeye yapılan yoruma 35. saniyesinde cevap yazıp, sürekli perde arkasından olayı takip ederler. Yemeyelim bunları, nitekim de yemiyoruz zaten. Orda olup olmamak ne beni bağlar ne seni, işimize bakalım şişirmeyelim birbirimizi.

Bu sitedeki en büyük samimiyetsizlik örneği ise doğum günü kutlama mevzusudur. Dikkat ediyorum da yollanan en klişe mesaj "doğum günün kutlu olsun". Cevap; "teşekkürler"... İki taraf da zorakiliğin sınırlarını zorum zorum zorlamakta. Kutlama mesajı yazan, o ismi orda gördüğünde kendini mecbur hissederek o 4 kelimeyi zar zor oraya giriyor. Bakıyorum bir de doğum günü çocuğunun isme göre yorum yapma ve beğenme hareketi var. Hadi onlar şanslı olanlar kimisine tepki bile vermiyor adam. Nezaket diye bişey vardır di mi? Hadi zor zar da olsa iki kelam birşey girmiş kutlamacı şahıs, hiiiç onun umrunda bile değil. Baya baya yakınlığa göre ve sevip sevmeme durumuna göre yorum yapılıyor bu mesajlarda. Bir kaç kişide çok dikkatimi çekti bu benim, enteresan hakikaten...


Atmosfer denen bir kavramdan bahsedilir muhabbetlerde farkettin mi hiç? Bildiğimiz atmosfer, stratosfer falan filandan bahsetmiyorum. Herhangi bir mevzunun atmosferi, böyle havası gibi birşey demekmiş. Onu bir de bozanlar veya yerine oturtanlar oluyor. Kimisi iyi niyetinden, kimisi dayanamadığından, kimisi olayın artık farklı bir boyut almasını istediğinden ya da çok sıkıldığından o atmosfer olarak adlandırılan şeyi bozmaya yeltenebiliyor. Gerçi bozmak kavramı burda ne mânâda kullanılıyor onu iyi tartmak gerek. Artık nasıl bir hâlet-i ruhîye içine giriyorsa bilinçsizce davranabiliyor insan. Pişmanlık ya da memnuniyeti işin içine katıp o şekilde değerlendirme yapmak gerek ki etraflıca düşünüp işin içindeki iyi niyeti -varsa da kötü niyeti- tahayyül etmeli. Hiç olmamış gibi davranmak da bir çözümdür aslında ama ne kadar olmamış gibi davranabilirsin? Olmuşla ölmüşe çare yok derler atasözleri; bir kere de tutmasa zaten şu sözler bırakıcam bu işi.

O değil de petrol var dediler geldik, yanımızda da demokrasi getirdik!..


K.

9 Mart 2011 Çarşamba

Tüket'mek

Talebelik hayatı malum zordur bilirsin, tek başına çevirirsin herşeyi; temizlik, yemek, çamaşır, bulaşık şu bu daha bir yığın şey. Çevirirsin ya da çevirmeyi bir şekilde öğrenirsin. Oturduğum evde odaların döşemeleri parke kaplı e parke de dakikasında toz tutan birşey. Sürekli bir temizlik halinde olman gerekiyor. Hele pinpirikli bir insansan yandın, sakın parkeli bir eve bulaşma derim. Pazar günüydü sanırım, baktım ki temizlik yapmam gerekiyor hazırladım deterjanı kovayı geldim musluğun başına. A-aa, o ne? su yok! Çok nadir su kesilir buralarda, öyle iki günde bir kesildiğine hiç rastlamadım. Şans bu ya, en son kesintide kullandığım büyük pet şişeleri de doldurmadan yerine bırakmışım. Neyse gelir belli bir müddet sonra umuduyla bıraktım yerine ıvır zıvırı.

Fakaaaaat gel zaman git zaman su mu yok ortada? Eee dedim, hani su? Tüm gün geceye kadar zırnık su gelmedi çeşmelerden. Mecbur içme suyunu kullandım bazı ihtiyaçlar için ama o da bitti haliyle...

Sonra bir an aklıma geldi, şu şartlarda eldeki mevcut su tükense ve kuraklık yaşansa naparız?

Mantık olarak doğal zincir denilen şeyin çıkış noktası su olduğuna göre lâmı cimi yok, bittik. Yerine koyabileceğin alternatif hiç birşey yok çünkü elinde. Fütüristler bas bas bağırıyor "su savaşları" olacak diye. Olur mu gerçekten? Bugün bu umarsızca, şarıl şarıl kullandığımız su yüzünden insanlar birbirlerini öldürüp toprak mı işgal edecek? Yok canım öyle şey mi olur hiç, ne gerek var savaşa? "Kaynakları" çok olan ülkelerde boşa giden "suyu değerlendirme" kılıfı adı altında barajlar ve hidroelektrik santraller (HES) yapabiliriz.

Değerlendirmek? Boşa gitmek? Nasıl yani?..

Baraj ve HES'leri 49 yıllığına yabancı kaynaklı şirketlere kiralamaktan bahsediyorum. "Değerlendirme"nin arkasındaki anlam bu. Altta paylaştığım videoyu izlediğin zaman daha iyi ve detaylı olarak anlayabileceksin ne demek istediğimi. Kiralamak ve legâl olarak -el altından- suyu satmak. O yüzden savaşa ne gerek var... En azından şimdilik. Doğal olan bittiği, yağmurlar yağmadığı, ekolojik dengenin tam olarak içine sıçıldığı zaman elde kalan için savaşın kralı yapılacak zaten, emin olabiliriz.

Su olmadığını kafanda tahayyül etsene 5 dakika. En basitinden; yediğin elmayı, kullandığın çamaşırı, sabah uyandığında yüzünü, gece yatmadan dişini, yemek yediğin tabağı, yaşadığın yerin temizliğini, yazın için yandığında şişeyi lık lık diye yuvarlamayı, tuvalette ihtiyacını giderdikten sonra -ıyy deme hiç hepimiz yapıyoruz bunu, saklamayalım- sifonu çekmeyi, küçük çocukların boş kalacak olan su tabancalarını -biraz acıtasyon-, tarlaya ektiğin mahsülün sulanmasını, vücut temizliğini ve daha onlarca şeyi nasıl yapacaksın?

Su olmazsa bunların hiç birini yapamazsın, yapamam, yapamayız.

Burda mevzu sosyal mesaj verelim aman duyarlı olalım değil, banane zaten herkes kendi mesajını bir şekilde çıkartır sağdan soldan. En azından çıkartmak zorunda kalacağı günlerin çok uzak olmadığının herkes yavaş yavaş farkına varmaya başlıyor. Biraz "farkındalık" başka birşey değil.


K.

Anadolu'nun İsyanı from Anadoluyu Vermeyecegiz on Vimeo.

">

25 Şubat 2011 Cuma

Kılıf

Birikim nasıl birşeydir? Ne doğrultuda oluşur? Hani derler ya çok okuyan mı bilir yoksa çok gezen mi diye, işte ben onu hiç anlamam. İkisi de bir bok bilmez bence. Tecrübe ya da birikim dediğin şey sen dursan bile kendi kendine etrafında birikmiş olur, sen farkında olmadan GÜM diye birileri senin kucağına onu bırakır zaten. Kullanma şeklin ve aldığın geri dönüşümdür tatlı olan. Hani yazar ya tuvaletlerde "nasıl bulmak istiyorsan öyle bırak" diye, gerçi alakasız ama neyse.

Bana göre ne kadar tecrüben ya da birikiminin olduğunu etrafa bir şekilde göstermeye çalışman, çok okudum ve çok gezdimcilikle eşdeğerdir. Şekillenen dağarcığını iyi yönde ve "hissettirmeden" bir yanındakine aktarabilme yeteneğin, senin o dışavurumculuğunu ne kadar ustaca kullandığının bir göstergesidir. "Yahu senin yaşın kaç arkadaşım bu şekilde öksürüyorsun burda?" bunu ben de kendime sormuyor değilim ama öyle be abi, bunun yaşla başla hiçbir alakası yok bence. Bence dedim farkında mısın? Genellikle bunu her yazdığım yazıda aralara serpmeye çalışıyorum. "Bence" diyorsam bana göredir, genel değildir, benim düşüncemdir. Uy uyma, sev sevme. Beni gram bağlamaz... Ne bildiğini, ne okuduğunu, ne izlediğini, ne incelediğini, nereye gittiğini, ne aldığını, ne giydiğini, ne dinlediğini ben veya bir başkası sormadan ve de yeri gelmeden an-lat-ma. Bunu günlük hayatına aleni olarak yansıtma, yansıtma ki yeri geldiğinde lök diye yerleştirdiğin kalıp 3.2 şiddetinde sarssın. Dikkatini çekerim yalnız "yeri geldiğinde"...

Birikim dediğimiz bütün ve bu doğrultuda belirli ölçülerde toplanan malzeme, birtakım toplumsal kimlikler oluşturmakta insan üzerinde. Bu, halk arasında "entel-dantel", halk olmayan beyaz Türkler arasında "entelektüel", halk ve beyaz Türkler arasında kalan tabakada ise "entel" kısaltması ile zikredilir. Bana pek tatlı ve samimi gelmez bu etiketler o yüzden de çok sık kullanmamayı tercih ederim. Yaşam biçimine göre insanların seni belirli sıfatlarla adlandırmaları ya kedi-ciğer muhabbetidir ya da yaptığından zırnık çakmamalarından dolayı oluşan ıvır zıvırlar. Sahte duruşlar, belirli gayelere ulaşmak için sarf edilenler, ulaşma yolunda etrafındakilerin üstünü başını çekiştirmen, farkında olmadan boka batman, sağına soluna bikbikbik konuşucak malzeme vermen aslında ne denli anlamsız bir çember içinde olduğunun belirtileridir. Kendince yaptığın hareketler ve davranışlar bir zaman sonra pembenin aslında siyah olduğunu canını yaka yaka farkettirir. Bu tür sıfatlara sahip olan da samimiyetsizlik çerçevesinde o etiketleri kaybetmemek için saydıklarımın çoğunu yapar. Nesin? Taksim'de de takılsan sahtesin, Cihangir'de de takılsan sahtesin. Galeri gezsen de sahtesin, bağdaş kurup yer sofrasında yemek yesen de sahtesin. Bunları bana anlattığın ay ay ay, oy oy oy diye ballandırdığın için de sahtesin. Çok bildiğin için de sahtesin, az bildiğin için de sahtesin...

Her insanın pek hoşnut olmadığı belirli mevzular vardır. Bugün sevmediğim şeyleri yazasım geldi. Fena mı ettim sevgili blogger? Bence etmedim, aa yine bence dedim. Sarp Maden'in "Bence" diye bir albümü var, dinle onu denk gelirsen. "Ben" kökü üzerinden bencilliğe girsek mi? Yok vazgeçtim. Bencillik pis bir mevzudur, üzerine konuşmaya bile değmez. İyi niyeti suistimal var bir de, 6 aydan başlar alimallah. Tavsiye dahilinde değildir. Şu satıra gelinceye kadar okurken bile sıkıldın di mi? Düşün işte, insanlar bu tür şeylere maruz kalıyorlar bazen. "Yok yahu o böyle düşünmez, böyle davranmaz dediğin adam şapkadan tavşan çıkarırcasına şaşırtıveriyor seni. Eee bu işler böyle Hilmi, yapıcak pek fazla birşey yok. Ona göre kılıf alsaydın. Kılıf mı? neyin kılıfı?..

K.

7 Şubat 2011 Pazartesi

Koltuk

Eh bir yarıyıl tatilinin daha sonuna geldik, hadi bakalım herkes mektebe. Eskiden "sömestr tatili" denirdi, hâlâ kullanılıyor mu acep o? Çok tavım aslında o kelimeye, sömestr; o sondaki -str itici geliyor bana, 3 tane harfe de bu kadar takılır mı arkadaş, peh. Malum tatil yine İstanbul - Kuşadası arası mekik dokuma durumu oldu en otobüslüsünden. Fekat bu sefer ilginçtir dönüş yolunun ilk 2 saati hariç gayet sorunsuz ve güzel geçti yolculuk. Gidiş yolunda bindiğim otobüste televizyon ve internet bağlantısı vardı. Tamam bunlara alıştık artık her otobüste olması standart bir duruma geldi ama o koltuğun yanındaki priz neydi peki? Baya bildiğin adamlar sen bilgisayarını bağla diye priz koymuşlar kenara... Yok artık daha neler dedim ve tabii ki ben de bilgisayarcığımı bağladım o prize. Prize bilgisayar bağlamak da enteresan olur düşününce, neyse. Yanımdaki yolcu arkadaş ise olayın nerdeyse dışkısını çıkartmış bir vaziyette seyahat etmekteydi. 1 lap top, 2 tane o en büyük ekranlı dokunmatik cep telefonlarından ve 1 de 16gb'lık elim kadar bir ipod. Dedim ki; sen radyasyondan ölürsün 1 saate kadar, yanında beni de götürürsün. Nasıl bir iletişim manyağısın? Nasıl bir sosyalsin de bu kadar cihazı yanında taşıyorsun sen?.. Sabaha kadar çıkçıkçıkçık yazıştı zaten, sonra da yüzü yeşilleşmeye başladı ve eridi...

En tatsız olarak tanımlayabiliceğim şey koltuğun yatmamasıydı. Standarttır zaten o, her yolculukta en az 1 şanslı insanın başına gelir ve o koltuk yatmaz. Bu sefer ki şanslı da bendim nedense. Öndeki vatandaşın geriye yatırmaması da cabası, sağolsun varolsun sağlığına duacıyız. Peki dönüşte %70'i boş olan otobüste önüme çocuklu bir aile gelmesi ve aile babasının koltuğu sonuna kadar yatırması bana bu ahir dünyada yaptıklarım için bir ceza mıydı? Onu zaman göstirir sanırım. Var'an Turizm'in osbüslerinde öyle bir problem var; koltuklar 180 derece yatıyor. Koltuk değil zaten onlar yatak diyorum ben kendilerine. Eğer sen dik oturuyorsan, önündeki de tam olarak yatırmışsa adamın yahut kadının anlı senin direkt olarak ağzının içine giriyor, o derece. Neyse öyle böyle gittik - geldik medcezir yaptık ve tatili yedik. Mektep yarın açılıyor, yarreppim çok heyecanlıyım. Bu içimdeki ilk gün heyecanını şu yaşıma geldim hâlâ atamadımdımdımdımdım... Dımıdan havası.

O değil de Gary Moore Ölmüş... Nasıl olucak şimdi? Still got the blues'lar öksüz kaldı diye show haber başlığı atıyim mi sana? Bize de sahnede çalarken Emre Abi'nin "bu şarkıyı bıdı bıdı'nın anısına çalıyoruz şimdi" diyeceği adamların arasına bir kişi daha dahil oldu. Şaka maka o sustain'li tonlarını özlüycez Gary Moore'un...

Bir de tatilde 5man diye bir grup izledim İzmirli, çocuklar çok iyi çaldılar. Alsancak Kybele'de çalıyorlarmış, tanımıyorum hiçbirini ama hepsi groove çocuklar. Çok şeker bir sesi olan vokalistleri var, grubun adı 5man ama vokal hatun. Bak bak nasıl? Bir o kadar da şakacılar değil mi? Kelime esprili grup adı üreten bir de davulcuları var. Velhâsıl İzmir'de ikâmet ediyorsanız eğer gidiniz ve dinleyiniz. Her Çarşamba, Alsancak Kybele.

Musıki dedik ya bir kere e hadi öyle gidelim. Gevende'nin "Sen Balık Değilsin Ki!" adlı 2. albümleri çıkmış. Neden, nasıl oldu bilmiyorum ama konserlerine gittikten sonra takip etmeye, bu albümü de dinledikten sonra bayılmaya başladım bu gruba. Sahneleri çok iyi ve çalgılarına çok hakim adamlar. Aynı oranda albümde de hissedebiliyorsun bunu, "bütün" olarak çalmışlar. Müzikte, özellikle de grup müziğinde bir bütünü yakalamak ve o doğrultuda çalmak çok önemlidir. Eğer o kıvamı tutturabilirsen 93 kat ince hamurlu antep baklavası gibi leziz olur ortaya çıkan ürün. Bu adamlar da o lezzeti gayet iyi yakalamışlar, takip edin. Sana dedim şşşş takip et!..

Gelelim Elif Çağlar Muslu'nun M-U-S-I-C albümüne. Hatta gelmeyip uzaktan dinlesek, izlesek bile olur. Bana göre, bak bana göre diyorum dikkat edersen merkez benim burda ve bu blog benim, o halde benim kurallarıma uymak zorundasın burda. O elindekini sakince yere bı... Ne diyorduk, heh; bence Türkiye'de bugüne kadar çıkmış kadın caz vokal albümleri arasında abartısız en iyisi bu albüm. Bu çıta Elif Çağlar Muslu'nun albümünü dinlemeden önce benim için " Jülide Özçelik - Jazz İstanbul" albümüydü. Şimdi bir tık, hatta birkaç tık geçti onu bu albüm. Davulcu bir arkadaşıma yolladığımda bir parçasını; "Türk değil di mi bu kadın? Amerika'da mı çıktı bu albüm?" diye peşpeşe bir sürü soru sordu. Teknik ve enstrüman açısından bir kaç tatsız yer olsa bile geneli o kadar beğeniyorsun ki, o kusurlar bile görüş alanından hızla uzaklaşıyor. Ayrı ayrı tadı olan tüm parçaları anlatmıycam sana burda şimdi, git al albümü uğraştırma beni.

O değil de diyerek bitirmek ve daha başka bir konu daha açmak isterdim sana ama adını feriha koydum. O nasıl bir saçma dizi ismidir arkadaş...

K.

17 Ocak 2011 Pazartesi

Maval

"Gün geçmiyor ki yeni bir gariplikle karşılaşmayalım" diye bir cümle vardı haber bültenlerinde, anımsıyorum. İstanbul hakikaten enteresan bir şehir, hele ki benim oturduğum semt daha da bir enteresan. Tarlabaşı diye bir gerçek var İstanbul'da. Zenci, Roman, Laz, Arap, Kürt, Türkmen her çeşit kökene mensup insan var etrafta ama tabi ki bu çeşninin içinde en dişe dokunanı Türkler. Oturduğum binanın iki blok ötesinde, karakolun tam karşısındaki apartmanın çatısına tiner ile baya bir haşır neşir olmuş bir zât-ı muhterem çıktı bugün. Dikkat çekmek için çatıdan aşağı 3-5 kiremit salladı, e haliyle de istediği dikkati de çekti. Ne işi var o çatıda dersen, konu başlığını "intihar" olarak özet geçerim sana...

Sirenler mirenler, bir anda itfaiye arabalarıyla doldu evin önü. Balkondan noluyor diye izlerken bir anda telefon çaldı, 5 dakika içeri gidip geldim ve tekrar aşağı baktığımda yolun iki yakasında da 1837843781764 milyon baloncuk insan toplandığına şahit oldum. Ne ara yayıldı o intihar haberi, nasıl o kadar insan bir anda peyda oldu anlamadım. Türk milleti meraklı derler, hakikaten de öyle. "Sen niye balkondan izledin?" dersen, e ben de Türküm, ondan olsa gerek. İtfaiyeci abiler hemen otomatik pompalarla şişirerek o büyük hava yastığını adamın muhtemel atlama noktasının altına koydular. Fakat bir yandan da yer kısıtlı ve apartmanın tam önüne park etmiş araçlar vardı. Yani adam mazallah atlasa o çokta büyük olmayan hava yastığına denk gelme ihtimali zannımca çok düşük olacaktı. Nitekim de atlamadı zaten, polisler bir şekilde ikna edip adamı ordan çekip aldılar. Beni asıl hayretler içersine düşüren -nedense- o adamın çatıya çıkıp intihara teşebbüsü değil, aşağıdaki güruhun "atla atla atla, hadi bekletme bizi, atla da izleyelim" gibisinden insanı dehşete düşüren tezahüratları ve ıslıkları oldu. Abartmıyorum en az 60-70 kişi elinde cep telefonu ile olayı başından sonuna kadar görüntüledi. O kalabalığın arasında elini sabit bir şekilde çatıya doğru tutarak görüntü alan insanları hayal edebilirsin.

Anlamakta zorlandığım şey, o insanların yaşanılan şeyi ne boyutta algıladıkları. Gülme seslerinin ve çatıdaki adamın kenara biraz olsun yaklaştığında, aşağıda oluşan heyecanla orantılı alkışın nasıl bir dışavurum olduğunu çözemedim. İnsanlar için sonucu "ölüm" olabilecek bir şey bu derece dalgaya alınacak kadar basitleşti mi artık? O kıvama mı getirildik, yoksa zaten o maya baştan beri içimizde mi vardı? O adam ordan atlasa, yani hayal bile etmek istemiyorum ama beyni o asfaltın üzerinde kalacaktı büyük ihtimal. Çünkü bina yüksek ve itfaiyecilerin mevcut teknik ekipmanları ile onu denk getirip tutabilmeleri çok zordu. Peki sen o adamın atlayışını kameraya kaydettikten sonra o görüntüyü kime izleteceksin? Hiç mi etkilenmeyeceksin ondan? Yoksa her şey meraktan ziyade "herhangi bir haber kanalına bu görüntüyü okuturum'dan" mı ibaret? Sonuçları ne çıkar bilmiyorum ama ben bugün orda gördüğüm ortamdan garip bir şekilde etkilendim. İnsanların geldiği boyut nasıl bir duruma erişti anlam veremiyorum. Hayır bu durum "oov merhaba halk, ben sizi anlamıyorum neler yapıyorsunuz böyle aman tanrım" gibilerinden bir şey değil; hakikaten orda belki bir insanın hayatı sonlanacaktı ve aşağıda onu izleyenler bu sonu görmek için ellerinden geleni yaptılar. Velhasıl öyle bir durum olmadı ve polisler bir şekilde adamı ikna ederek çatıdan indirdiler. O 5 dakika içinde toplanan kalabalık da yine aynı hızda bir anda gözden kayboldu, iyi de oldu.

Oluşturulan veya ısrarla oluşturulmaya çalışılan altkültür - üstkültür ayrımını artık çok âşikâr bir şekilde gözlemleyebiliyorsun. Gelinen nokta iç açıcı mı yoksa aksine kapatıcı bir etkiye mi sahip, bunu bekleyip görmeye hiç gerek yok. Tam da aklından geçen gibi, çok saçma ve anlamsız bir hal almış durumda. Hani derler ya "senin annene, kardeşine yapsalar naparsın arkadaş?" ya o çatıdaki aşağıda ıslık çalıp atla diye bağıran adamlardan birinin yakını olsaydı? Aslında ne kadar basit bir varsayım değil mi? O adam tahminen ıslık ve alkış kombinasyonu düzeyinde bir tepki verip, önüne gelene saldırarak sonuç almaya çalışırdı. Bunu sadece eğitimle çözebiliriz vıdıvıdı diye maval okumayacağım tabiki, banane nasıl çözerse çözsün. O benim çözüm getirebiliceğim ve sonucunu değiştirebileceğim kadar basit bir durum değil. Beni rahatsız eden "neden ben böyle bir duruma şahit olmaya maruz kalıyorum?" asıl batan durum bu...


K.

8 Ocak 2011 Cumartesi

İletişmek

Ooooooooooooon, dookuuuuuuuz, sekiiiiiiiiiiiiiz... Dur yahu, çoktan girdik değil mi yeni yıla? Evet evet, hatta 8 gün geçmiş üzerinden vay be. Zaman ne çabuk geçiyor geyiği yapiyim mi sana? Dur dur kapatma sayfayı tamam vazgeçtim. Ben 2010'da kalsam olur mu? Yeni yıla girmeden başladı gudubetlikler bu sene. Normalde her sene çalışırım ben yılbaşında, musıki icrası falan filan. Bu sene öyle olmadı, daha doğrusu olamadı. Arka arkaya 3 tane birden iş iptal olur mu arkadaş? Bu nasıl bir yeni yıl, sağlık, mutluluk, iş, para, huzur kombinasyona giriştir. İş konusunda daha başta tökezlediğime göre devamı da böyle gider bunun... Dememi bekleme benden. Hangi yıl güzelliklerin çoğunlukta gittiği bir yıl oldu ki? Acı gerçekler diye birşey var biliyorsun değil mi Hamit? Her yıl aralık ayının sonunda tekrarlanan hayaller, dilekler ama nerden tutarsan tut yine de pamuk gibi elinde kalıveriyor. Yalan o dilek milek. Yok öyle armut piş ağzıma düş, zeminini hazırla ki kendi gelsin bikbikbikbikbikbik... Latîfe yapıyorum yahu, Merkür uzaklaşıyormuş bu yıl o yüzden güzel geçicek herşey. Ne alakaysa...

İstanbul için Taksim diye bir gerçek vardır yılbaşında. Bu sene de o gerçek hiç mi hiç değişmeyerek tüm heybetiyle ortadaydı. Saat 20.00 civarlarında Kadıköy tarafında geçmek için evden çıktığımda, İstiklâl Caddesi'ne çıkmamla Tarlabaşı Bulvarı'na geri kaçmam bir oldu. O nasıl saçma bir kalabalıktı, daha doğrusu o kalabalık mıydı? Onlar insan mıydı? 8 güç geçti hâlâ çözebilmiş değilim. Bence İstanbul dışından otobüs kaldırıyorlar yılbaşında Taksim için. Yok yani öyle bir güruh başka hiçbir yerde yok. Erkek olduğum halde ben bile sorguladım kendimi burda ne işim var diye ki hatun milletini düşünmek bile istemiyorum. Zaten mevzuyu herkes biliyor gerisini anlatmaya gerek yok. Ev iyidir yılbaşında, candır...

Herkesin birbirine sorduğu klasik soru vardır yılbaşı ertesi görüşüldüğünde. Naptın yılbaşında? İdeal cevap ise; sanane'dir. Tabii bu herkese söylenemez potansiyeli olana yapıştırıcaksın, o zaten afallar. O esnada arazi vitesine takıyorsun 3-4 saniye sonra o anca kavrar zaten olayı. Neyse çok gereksiz geyik yaptım girişte. Hmm ben mi naptım bu yıl? Mevcut mahalde çok fazla serotonin salgıladım, var gerisini sen anla...

Ortak noktalar vardır insanlar arasında, bilir misin? Onlar bazı şeylerin devamlılığını ve düzgün gelişimini sağlayan köprülerdir bana göre. 2, 3 veya duruma göre değişen insan sayısında aradaki bağları kurmaya yarar. Benim için çok önemlidir ortaklık. Herşeyden önce arkadaş olmanı sağlar; he baktın neredeyse eksi düzeydesin o zaman incelir incelir ve kopar. Hiçbirşey anlamaz tavşan gibi kalırsın ortada. Nitekim bende çok zuhûr eder bu mevzu. Ketum olur çıkarım o birikintinin arasında. Çünkü iteklesen de ilerlemez mevzu, ne tarafından tutsan elinde kalır. Haklı mıyım, haksız mıyım onu hiçbir zaman sorgulamadım fakat ortada pek de tatlı sonuçlar bırakmıyorsa sanırım çok da haksız sayılmam. Benim veya senin karşındakine anlattığını -duruma göre minimum düzeye indirgeyerek- zat anlamıyor yahut anlamak için çaba göstermiyorsa, ben sorunu kendimde değil ona maaş bağlayan devlette ararım. Nolcak bu hükümetin hali? Değil tabii konumuz. Ne diyorduk, heh; o anlamama noktasında da zaten ortak noktalar devreye girip seni ve karşındakini büyük bir girdaptan kurtarır. O ortak noktalar bana göre anlaşmanızı sağlar, iletişimi hızlandırır. Yoksa sen onun nezninde, o da senin gözünde "ne sayıklıyor bu aptal" konumundan, amuda kalksa bile kurtulamaz. Bir de mecburiyetten dolayı aynı yerde bulunduğun insanlar vardır, o konuya hiç girmiyorum bile. Velhâsıl iletişim önemlidir, yoksa altın tepside sunsan bile muhattap aldığın canlı seni anlamıyorsa onu tadı, tuzu fazla kaçmış sulu yemekten farksız değildir.



Ya herşeyi geçtim yılbaşında naptın?


K.