dikenin
kalbime battığı bir sonbahar günüdür
sen elini bulutların içinde gezdirirsin
bulutlar senin gözlerinin üstünde yürürler
içini kurtlar kemirir
bence mâlumdur
buğulanmış camların arkasında masmavi yüzün
senin ateşler içinde olduğun
bence mâlumdur
ellerin muhakkak çocuk elleridir
hep kimsenin bilmediği türküler düşünürsün
onlar neden daima okul türküleridir
süleymancıktan bahseder
kara toprakta açık yeşil bir yıldız gibi akıp giden
süleymancıktan
ve karınca yuvalarından bahseder
ışıksız kömürsüz karınca yuvalarından
gökyüzünde kızıl bir hilalin kaydığını görürsün
sen ansızın gökyüzünde görünürsün
gözlerinin rengi
bence mâlumdur
elinde değildir akşam serinliğinde üşüsün
eylül'den itibaren geceler hazindir uzundur
sokaklar yorulur uykuya varıp gelirler
sokakların üstüne bulutlar gelirler
bulutların üstüne yıldızların gözleri gelir
bir yıldız bir yıldızın ardınca gider
yıldızların kayboldukları yer
bence mâlumdur
karanlıkta bir şeyler kopar dağılır
uzaktan yabancı sesler duyulur
sen elini bulutların içinde gezdirirsin
elin hayallerimi dağıtır
bilirsin
sen elini bulutların içinde gezdirirsin
Sisler Bulvarı / A. İlhan
15 Aralık 2013 Pazar
9 Nisan 2013 Salı
Sosyalli
Alternatif dediğimiz kavram aslında ne kadar basit dursa da çok enteresan değil mi? Herhangi bir durumun veya cismin ikinci seçeneği de diyebiliriz buna. Baksana, olmayana ya da eksik kalana anında yapıştırabiliyorsun malzemeyi. İnsanın kendi için "yeni" üretme süreci günden güne o kadar hızlı ilerliyor ki, bazen şaşırmaya bile vaktim kalmıyor. Lâkin, mevzuyu sırf somutlukla değil soyut şeyler üzerinden de yürütebiliriz. Zaten şu an istemediğin ya da memnun kalmadığının yerine yenisini koyman en fazla 1-2 saatini alır, ben fikir bağlamında değişen seçenekleri merak ediyorum. Gerçekten alınan kararlar ve senin benim "yeni"m götünü ne kadar sağlam bir duvara dayıyor? Çoğu kişide sanki geride kalan düşüncelerin üstünün sıvazlandığı, mecburiyetlerin işin içine katıldığı veya lafı dolandırmazsak kendini peydâ edilen şeye inandırmak da diyebiliriz sanki bunun için. Yön değiştiren insanların karşılaştıkları şeyler -en azından- ötelediklerini bir yerlere tıkamaya yarayabilir, fakat gün gelir!.. Ulen ne kofti tripler var atasözlü falan böyle, keser döner sap şu bu, yürügit..
Değişiklik isteyen her bünye sıkıntı doğrultusunda yapar birtakım hareketleri, en azından bende böyle. Bir süre sonra rutine bağlandığında da fikir tüketimi diyorum ben buna. Alternatif üretme sürecini de her zaman buna bağlarım, boşluk doldurmaca gibi bir şey bu. Muhteremler ön safları sıklaştıralım! Eee hadi sıklaştır sıklaştır geçir birbirine hepsini, ondan sonra? Zaman dediğimiz şeyin hiç de sallanmayacak bir tarafı yok kanımca. Gidiyor yani mevzu, akıyor bir taraftan. Üretilen meşgaleler, hop diye ortaya gıcırının konması falan; yani demem o ki kontrol üzerinden ortaya çıkanların çok da faydalı ve kendini çekip çeviren durumlar olmadığı. Yoksa yeni gibi göz kırpan şeylerin, sosyal ortamların, sürekli fotoğraf çekilen sosyal ortamların, ulan nasıl eğleniyoruz 4-5 kişi bir araya geldik'lerin, hayatı üüüüf öyle bir yaşıyorum'ların aslında çok da bir bok olmadığını ve birçok insanın "çok fazla" sıkıldığını cumartesi gecesi alkolünden sonra atılan tweet'lerden veya şurdan burdan anlıyoruz. "Hiç mutlu değilim" cümlesini duymak için illa Bomonti'nin ya da Efes'in sponsor olmasına gerek yok.
Efes mefes dedim de, Kadıköy'de baya baya saat 22.00'dan sonra alkol satılmıyor. Muhalefet partili bir belediyeye sahip olan Kadıköy resmen iktidar partisinin ağzına sakız oluyor, başka bir şey değil. Barlar da 01.00'da kapatılıyormuş sanırım. 21. yy'da gelinen noktaya bakın gibi kantin kuntin bir serzenişte bulunmam burda ama biraz aptallıktan uzaklaşılsa fena durmaz sanki üstünde, hem bak zayıfladın sen. Ben de aldım aynısından 2 rengi birden var.
K.
Değişiklik isteyen her bünye sıkıntı doğrultusunda yapar birtakım hareketleri, en azından bende böyle. Bir süre sonra rutine bağlandığında da fikir tüketimi diyorum ben buna. Alternatif üretme sürecini de her zaman buna bağlarım, boşluk doldurmaca gibi bir şey bu. Muhteremler ön safları sıklaştıralım! Eee hadi sıklaştır sıklaştır geçir birbirine hepsini, ondan sonra? Zaman dediğimiz şeyin hiç de sallanmayacak bir tarafı yok kanımca. Gidiyor yani mevzu, akıyor bir taraftan. Üretilen meşgaleler, hop diye ortaya gıcırının konması falan; yani demem o ki kontrol üzerinden ortaya çıkanların çok da faydalı ve kendini çekip çeviren durumlar olmadığı. Yoksa yeni gibi göz kırpan şeylerin, sosyal ortamların, sürekli fotoğraf çekilen sosyal ortamların, ulan nasıl eğleniyoruz 4-5 kişi bir araya geldik'lerin, hayatı üüüüf öyle bir yaşıyorum'ların aslında çok da bir bok olmadığını ve birçok insanın "çok fazla" sıkıldığını cumartesi gecesi alkolünden sonra atılan tweet'lerden veya şurdan burdan anlıyoruz. "Hiç mutlu değilim" cümlesini duymak için illa Bomonti'nin ya da Efes'in sponsor olmasına gerek yok.
Efes mefes dedim de, Kadıköy'de baya baya saat 22.00'dan sonra alkol satılmıyor. Muhalefet partili bir belediyeye sahip olan Kadıköy resmen iktidar partisinin ağzına sakız oluyor, başka bir şey değil. Barlar da 01.00'da kapatılıyormuş sanırım. 21. yy'da gelinen noktaya bakın gibi kantin kuntin bir serzenişte bulunmam burda ama biraz aptallıktan uzaklaşılsa fena durmaz sanki üstünde, hem bak zayıfladın sen. Ben de aldım aynısından 2 rengi birden var.
K.
16 Şubat 2013 Cumartesi
Dönem
"...Türkiye'nin en büyük şehrinde doğulu bir şâir. 26 yılda tam 28 ev değiştirmiş, 3'ü resmî 5 evlilik yapmıştı. Çok kolaylıkla dost eskiten biriydi aynı zamanda. Akşam yemeklerini
seviyor, içmeyi iyi biliyordu. Bir de, sokaklarda birilerinden saklanır gibi bir
yürüyüşü vardı." diyor ve devam ediyor yazı. Düz yazı bu, formundan bahsetmiyorum, baya bildiğin dümdüz yazmış adam. Kalemin sâdeliği ve tasvirin güzelliğine bakar mısın? Tadı olan masaların muhabbetlerinden çıkma cümleler bunlar; rakı, meze, sigara, buz, küçük kağıt parçalarına düşülen notlar, he bir de yenilen siktirlerin toplamından oluşan aşk anıları. Zaten konu dönüp dolaşım oraya gelmiyor mu en sonunda? Nereye kadar ülke mes'elesi konuşabilirsin ki?.. Edebiyatın fiilen içinde olan bir arkadaşım şu iki satırı okuyunca bile hayran kaldı adamın uslûbuna, temizliğine. Siz hâlâ pucca okuyun tribine girdiğim gün yaşlandığımı anla, saçlar hepten gitmiştir o zaman. Zaten banane lan ne okursan oku...
İkinci Yeni olarak bilinen döneme denk gelen birinin tasviri bu. Takribi dönemler ve tarihler tabii ki bunlar, yoksa 1952'de birincisi bitti hadi hop ikiye geçiyoruz gibi bir kesinlik yok burda. Daha önceki ustalardan alınanın üstüne ekleme, bina çıkma, çökme, feyz alma, öykünme, geliştirme.. Ne dersen de artık, sana kalmış o adlandırma. Lâkin dönemlerin bu sessiz geçişi tıpkı şiirdeki gibi kanımca her noktada aynı oluyor. Günlük olağan yaşayışında da renk vermeden atlayabiliyorsun karşı şeride. "Nasıl oldu lan bu?" dedirttiği zaman senin İkinci Yeni'in başlar. İyi mi olur yoksa hepten mi boka sarar orası artık üçüncü geldiği zaman yaptığın muhasebede belli olur. Hiçbir şey sonsuz değildir diye dünyanın en büyük yalanlarından ve kaçışlarından biri varken bu tür tartmalar hep olacak gibi duruyor. Soyutluklara soyunmadık mı biz zaten? Di mi, mâdem şiirden yürüyoruz şu bu, böyle de bir vitrinli cümle şart şunun altına. Ama bu yazıyı bitirdikten sonra gittiğim mekânda çek in yaparım, öyle de plastiğim.
O değil de geçen hafta İzmir'den "uçakla" dönerken ilk defa İstanbul'un üstünde 2 kere tur attık. Hem de nerde? Boğazın üstünde! Cam kenarında oturmam ilk kez işe yaradı sanki. Yürürken griden geberen şehir İstanbul, havadan âdeta şıkır şıkır ışıltılı bir orospuyu andırıyordu.. Yazının seyri iyice şiire batmaya başladı, burda dursak iyi olur.
Bu arada adamın adı Cemâlettin Seber.
K.
İkinci Yeni olarak bilinen döneme denk gelen birinin tasviri bu. Takribi dönemler ve tarihler tabii ki bunlar, yoksa 1952'de birincisi bitti hadi hop ikiye geçiyoruz gibi bir kesinlik yok burda. Daha önceki ustalardan alınanın üstüne ekleme, bina çıkma, çökme, feyz alma, öykünme, geliştirme.. Ne dersen de artık, sana kalmış o adlandırma. Lâkin dönemlerin bu sessiz geçişi tıpkı şiirdeki gibi kanımca her noktada aynı oluyor. Günlük olağan yaşayışında da renk vermeden atlayabiliyorsun karşı şeride. "Nasıl oldu lan bu?" dedirttiği zaman senin İkinci Yeni'in başlar. İyi mi olur yoksa hepten mi boka sarar orası artık üçüncü geldiği zaman yaptığın muhasebede belli olur. Hiçbir şey sonsuz değildir diye dünyanın en büyük yalanlarından ve kaçışlarından biri varken bu tür tartmalar hep olacak gibi duruyor. Soyutluklara soyunmadık mı biz zaten? Di mi, mâdem şiirden yürüyoruz şu bu, böyle de bir vitrinli cümle şart şunun altına. Ama bu yazıyı bitirdikten sonra gittiğim mekânda çek in yaparım, öyle de plastiğim.
O değil de geçen hafta İzmir'den "uçakla" dönerken ilk defa İstanbul'un üstünde 2 kere tur attık. Hem de nerde? Boğazın üstünde! Cam kenarında oturmam ilk kez işe yaradı sanki. Yürürken griden geberen şehir İstanbul, havadan âdeta şıkır şıkır ışıltılı bir orospuyu andırıyordu.. Yazının seyri iyice şiire batmaya başladı, burda dursak iyi olur.
Bu arada adamın adı Cemâlettin Seber.
K.
24 Ocak 2013 Perşembe
Alıntı
"Kim kötü adam olmak ister? Bir şeyleri yıkan veya.. Ben o hikâyedeki kötü adam değilim, sadece bazı bölümlerde yavşak olabilirim ve onu kabul de ederim zaten. Ama kötü değilim, sadece arabam yok." diye başlıyor kitap. Göç etmek, bir yerden bir yere kalıcı olarak gitmek bana dünyanın en büyük külfeti gelmiştir hep. Ufak yaşlarımda bir kere yaşadım, daha sonra da üniversiteyi kazandığımda yaşadım. Fakat düşünsene, adamlar bundan yıllar önce bunu bırak taşıtı, binek hayvanlarıyla yapmışlar. Kötü adamdan binek hayvanına geldik, anlık gelip gitmelerin sebep olduğu şeyler gibi işte. Cümlenin öznesi, yüklemi bile kaldırmadı saçmalığı, baksana. Tatilde şunda bunda basıp Kuşadası'na gitmek en büyük zevkim, ufak kaçamaklar olmadan olmuyor deme lüksü değil bu, mâlum çıkış noktamız orası. Ama dedim ya, yollar gözümde büyüyor diye, zaman geçtikçe insan aidiyetini ve gidiş gelişlerini daha büyük sorgular olurmuş. 5 yıldır yaptığım git-gellerden çıkardığım en sikko sonuç bu. He bir de o uçak şirketlerinin her yolculuk sonrası bilete göre verdiği millerden bir cacık olmuyor, sadece sandviç alabiliyorsun bedavaya. Bu da 2. çıkarımım.
3. çıkarım? O yok, bu kadarı kâfi. Bir de, öyle bir kitap da yok, hatta bırak dünyayı öyle bir paralel evren yok derdim hep. Lâkin o zamanlar alfabe 29 harfti, 28 değil.
K.
3. çıkarım? O yok, bu kadarı kâfi. Bir de, öyle bir kitap da yok, hatta bırak dünyayı öyle bir paralel evren yok derdim hep. Lâkin o zamanlar alfabe 29 harfti, 28 değil.
K.
22 Ocak 2013 Salı
dokunMAtik
Konuşmadan iletişimi sağlayamıyoruz değil mi? Olmuyor öyle... Denedin mi hiç? Heh, anca sevgilinin gözüne bakabildiğin zaman oluyor o, uzun bakışmanın sonunda "neeee? ehe" yapmadığın tek an o. Yüz ifâdeleri, ses tonu, konuşmanın seyri, muhabbetin dozu.. Bunlar aradaki iletişimin seslendirilmiş halleri. Sekiz harf. Diyalog bittiği zaman o sekiz harfi de tüketiyorsun. Geriye ne kalıyor? Mimikler.
Geçenlerde bir mekânda denk geldiğim, artık enteresan olarak tanımlamayacağım bir durum bu. Masadaki 4 kişiden 3'ü telefonlarıyla uğraşırken 1 kişi de sanırım sıkıntıdan saf saf etrafa bakmaktaydı. Normal şartlarda hangi taraf olağan duruma ayak uyduruyor? İnsanlık nereye gidiyor'cu bir trip değil bu, banane, nereye giderse gider. Lâkin insanlar artık konuşmuyor, yazışıyor. Zaten normal şartlarda da "yazışıyor" o ayrı mevzu ama bu konuşmama, konuşamama olayı ileri boyutlarda artık. Herkesin nüfus kağıdında kütük ibâresi varken artık bir takım olması gerekenleri beklemektense bence ilk adımı erkek atmalı. Bak bak, saçmalığa bak. Nasılsa konuşmuyoruz anasını satayım, bunu mimiklerle anlat hadi? Yer mi? Sanırım bir de götümüzü sağlama aldığımızda konuşmuyoruz. Nasılsa... Diye başlayan cümleler var ya, onlar devreye girdiği zaman ne tarafından tutsan bini bin parça. O vakit konuşmuyorsun, zaten konuşacak bir şey de kalmıyor. Dokunmatik iletişim diyorum ben bu duruma. Dokunarak yazışıyorsun ya, e dokunarak da hissediyorsun karşıdakini; o zaman bir problem kalmıyor. 2013'e geldiysek eğer bir şekilde dokunmanın da şekli değişecekti, haksız mıyım Paul?
O değil de, lisede takdir teşekkür hesabı yaparken ne ara geldik bu duruma?
K.
Geçenlerde bir mekânda denk geldiğim, artık enteresan olarak tanımlamayacağım bir durum bu. Masadaki 4 kişiden 3'ü telefonlarıyla uğraşırken 1 kişi de sanırım sıkıntıdan saf saf etrafa bakmaktaydı. Normal şartlarda hangi taraf olağan duruma ayak uyduruyor? İnsanlık nereye gidiyor'cu bir trip değil bu, banane, nereye giderse gider. Lâkin insanlar artık konuşmuyor, yazışıyor. Zaten normal şartlarda da "yazışıyor" o ayrı mevzu ama bu konuşmama, konuşamama olayı ileri boyutlarda artık. Herkesin nüfus kağıdında kütük ibâresi varken artık bir takım olması gerekenleri beklemektense bence ilk adımı erkek atmalı. Bak bak, saçmalığa bak. Nasılsa konuşmuyoruz anasını satayım, bunu mimiklerle anlat hadi? Yer mi? Sanırım bir de götümüzü sağlama aldığımızda konuşmuyoruz. Nasılsa... Diye başlayan cümleler var ya, onlar devreye girdiği zaman ne tarafından tutsan bini bin parça. O vakit konuşmuyorsun, zaten konuşacak bir şey de kalmıyor. Dokunmatik iletişim diyorum ben bu duruma. Dokunarak yazışıyorsun ya, e dokunarak da hissediyorsun karşıdakini; o zaman bir problem kalmıyor. 2013'e geldiysek eğer bir şekilde dokunmanın da şekli değişecekti, haksız mıyım Paul?
O değil de, lisede takdir teşekkür hesabı yaparken ne ara geldik bu duruma?
K.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)