6 Ekim 2010 Çarşamba

Röportaj - Sarp Maden - 19.05.2010

Türkiye’deki genç kuşak caz müzisyenlerinin önemli temsilcilerinden biri olan elektro gitarist Sarp Maden ile beraber yapmış olduğumuz söyleşide; caz müziğinin Türkiye’deki konumu ve Maden'in albümleri üzerine kısa bir değerlendirmede bulunduk.

- Kerim Emre Türkoğlu – İlk olarak albümlerinizle ilgili konuşalım isterseniz. İlk albüm ile ikincisi arasında tarz olarak çok büyük bir farklılık var. “Bence” ve 2 yıl sonra piyasaya çıkan “Ardından” adlı albümlerin arasındaki tarz farkı üçüncü albüme de yansıyacak mı? Her albümde bu şekilde ayrı tarzlar mı çalacaksınız?

- Sarp Maden – Sanırım yansıyabilir, çünkü üçüncü albümde akustik caz gibi bir şeyler yapmayı planlıyorum. Aslında bu albümler tamamen yaşadığım ve çaldığım insanlarla birlikte şekilleniyor. Yani ikinci albümde; “hadi şimdi bir etnik albüm yapayım” değil de, albümde çalan kemancı Adnan Karaduman ile tanışıp, yıllar içinde beraber bir sürü şey çaldıktan sonra “şimdi bunu bir albüm haline getirebiliriz” noktasına geldik. Ondan sonrada zaten kaydettik albümü. İlk albüm de, Genco Arı (klavye), Eylem Pelit (bas gitar), Volkan Öktem (bateri) ve Sibel Köse (vokal) ile çalmamın sonucu ortaya çıktı. Yani ben bazı insanlarla müzik yapmaya başlıyorum, ondan sonra ortaya çıkan şey beni ve insanları mutlu ediyorsa eğer onu kaydetmeye çalışıyorum. İkinci albümde de yine Eylem Pelit, Genco Arı, Adnan Karaduman (keman), İmer Demirer (trompet), Turgut Alp Bekoğlu (bateri) ve Şevval Sam (vokal) eşlik ettiler. Yine aynı şekilde bu projede ortada kaydedilmeye hazır pişmiş bir müzik olduğu için bir albüme dönüştü. Üçüncü albümde şu anda çaldığım müzisyenlerle olacak büyük ihtimal. Engin Recepoğulları (saksafon), Matthew Hall (kontrbas) fakat davulda birkaç farklı isimle çaldık programlarda. Emre Kartari, Cengiz Baysal, Ferit Odman, Derin Bayhan, Volkan Öktem gibi isimler bize eşlik etti. Yani saksafon ve kontrbas kesin o isimler olacak ama davulcu da bu saydığım isimler arasından olabilir, o konuda tam bir şey söyleyemiyorum. Davulcu konusu, seçimden ziyade denk gelmeyle alakalı bir durum. Yani albüm olursa nasıl olur şimdilik bilmiyorum.

- K.E.T. – Peki ikinci albümün genel yapısı Adnan Karaduman’ın soloları ile beraber Türk Müziğine daha çok yaklaşmış. Peki, sizin Türk Müziği bilginiz ne durumda? Örneğin makam bilginiz?

S. M. – Sıfır! Ben Türk Müziğini çok seviyorum ama o konuda teorik bilgim sıfır. Yani aslında sadece Türk Müziği değil; Ermeni Müziği, Arap Müziği, Kürt Müziği, Azeri Müziği olsun hepsi aslında üç aşağı beş yukarı aynı alanın, aynı coğrafyanın müzikleri. Hepsini ayrı ayrı dinliyorum. Bunlardan ziyade Hint Müziği benim çok ilgimi çekiyor. Yani tâbir olarak aynı olmasa da Türk Müziği ve bu coğrafyada bulunan diğer müziklerle ortak noktaları var. Komalı sesler olsun, makamlar olsun birçok ortak nokta var.

- K.E.T – Zaten bu bahsettiğimiz ülkelerin müziklerinin ortak noktası makamlar ve mikrotonâl sesler. Harita üzerinde baktığımız zaman bir koridor gibi düşünebiliriz bunu. Hindistan’dan başlayıp, Türkiye üzerinden Balkan ülkelerine kadar uzanan geniş bir koridor.

S. M. –
Evet evet, aynen söylediğin gibi. Yani modülasyon olmayan, tek ton üzerine makamsal müzikler diyebiliriz bunlar için. Anadolu’dan itibaren Doğuya doğru aynı ağacın dalları gibi görebiliriz bu müzikleri. Dediğim gibi Türk Müziği teorim sıfır ama makamsal, komalı sesleri ve Türk Müziğine özgü artikülasyon anlayışını armonik müziğin içinde kullanmayı denedim. Tabii bunları Türk Müziği çalan insanlarla beraber çalarken uygulamaya çalıştım.

- K.E.T. – Eğitim durumunuz nedir? Müzik ile ilgili herhangi bir okul okudunuz mu?

S.M. – Boğaziçi Üniversitesinde Psikoloji okudum ama bitirmedim. Müzik ile ilgili 1 yıl Bilkent Üniversitesi Müzik bölümünde okudum. Orada bir caz bölümü kurulmaya çalışıldı fakat yapamadılar, ben de o süreçten sonra ayrıldım zaten. Genelde otodidakttım.

- K.E.T. –
Peki Emre Kartari’nin öncülük ettiği Ankara Devlet Konservatuarında kurulan jazz bölümü hakkında neler düşünüyorsunuz?

S.M. –
Öyle bir bölümün kurulması çok iyi olur. Bir zamanlar Bilgi Üniversitesinde vardı öyle bir bölüm fakat sonradan maalesef kapandı, ömrü çok uzun olmadı. Oradan çıkan çok çok iyi müzisyenler oldu. Hatta bazılarıyla da beraber çalıyorum.
Dediğim gibi güzel bir gelişme ama keşke o okul İstanbul’da olsaydı. Ankara aslında bir memur ve bürokrat kenti. İstanbul’da caza daha uygun bir atmosfer var. Çünkü Türkiye’nin her yerinden yetenekli caz müzisyenleri eğer yurt dışına gitmiyorlarsa İstanbul’a geliyorlar. Bu müziği kısıtlı olanaklarına rağmen en iyi şekilde besleyecek şehir İstanbul. İstanbul, müzik endüstrisinin merkezi, kulüpler burada, en iyi müzisyenler burada, imkânlar burada… Yinede böyle bir şeyin olması çok güzel ama keşke dediğim gibi İstanbul’da olsaydı.

- K.E.T. –
Ankara’daki bölümle ilgili bir yazı okumuştum, orada ilk yıllarda Amerika’dan hocaların gelip eğitim vereceği ve birkaç yıl sonra Türk cazcılarının orada hocalık yapacağı yazıyordu. Bu konuda ne düşünüyorsunuz? Size bir teklif gelse nasıl bakarsınız öyle bir duruma?

S.M. –
Bence orada okuyacak olan öğrenciler için çok şanslı bir durum bu. Sonuçta Türkiye’de çalan çoğu caz müzisyeni Amerika’da eğitim alıp geldiler. Sanırım oraya Scepp Geals adlı bir tenor saksafoncu ve piyanist hoca gelecek. Çok önemli bir adam o Amerika’da. Branford Marseilles gibi bir sürü tanınmış cazcının da zamanında hocalığını yapmış. Bana bir teklif gelse, bilemiyorum yani az öncede söylediğim gibi ben otodidakt olduğum için metodik olarak ders verme konusunda pek başarılı olabilir miyim emin değilim açıkçası. Artı, ben her zaman çalmayı tercih ediyorum…

- K.E.T. –
İstanbul’a geri dönersek eğer, caz çalınan mekânların sayısına baktığımızda bu rakam bir elin beş parmağını geçmez. Bu mekânlarda da genellikle usta caz müzisyenleri çalıyor. Diğer tarafta da genç caz müzisyenleri ve onların sahne şansı bulma sıkıntısı var. Bu duruma nasıl bakıyorsunuz?

S.M. –
O çok zor bir konu. Türkiye’de böyle organize olmuş bir kurum veya ortam yok. Genç müzisyenleri profesyonel ortama taşımak, onların ilerlemesini-gelişmesini sağlamak için herhangi bir çaba sarf eden de yok. Tamamen herkes kendini kurtarmaya çalışıyor ve gençlerin işleri Allah’a kalmış durumda bir bakıma. Aslında bir aşamadan sonra insanın gelişmesi için en önemli şey usta müzisyenlerle o müziği sahnede canlı çalmaktır. Yani pek fazla şansları yok, sahne imkânları falan kısıtlı diyoruz ama onu yapacak potansiyeli olan genç bir müzisyen bir şekilde aradan sıyrılıp istediğini alıyor. Örneğin ben 20’li yaşlarımda, benden daha önceki kuşaklardan bazı müzisyenlerle -Ali Pera gibi- çalma şansı bulmuştum. Benim için çok önemli tecrübelerdi.
Şu anda da mesela ben kendimden daha genç müzisyenlerle çalıyorum ve bir şekilde müziği paylaşıyoruz ama herkes bu tür fırsatları yakalayamayabiliyor. Özellikle Türkiye gibi ülkelerde bu tür yaratıcı, doğaçlama müziklerin -özellikle cazda demeyelim- ve sanatsal her şeyin çok zor kendine ifade olanağı bulduğu bir ortamda bunları yapmak batı ülkelerine nazaran daha da zor bir durumda. Bunları yapıp üstüne bir de bunlardan para kazanıp hayatta kalmak ise çok çok zor bir durum.

- K.E.T. –
Müzikten para kazanmak konusuna geldiğimizde; Türkiye’de caz müzisyeni olup da caz çalmadıkları zamanlar dışında popüler müzik sanatçılarına eşlik eden müzisyenler var. Bu duruma nasıl bakıyorsunuz?

S.M. – Yani, bu sadece Türkiye’de olan bir şey değil. Yurt dışında da böyle şeyler çok var. Çünkü her zaman, ticari müzikler cazdan çok daha fazla maddi olarak getirisi olan müziklerdir. Örneğin Omar Hakim gibi müzisyenler bir gece Weather Report’ta çalıp ertesi gece Madonna’nın arkasında çalıyorlar. E haliyle Madonna’ya bir turnede çaldıktan sonra adam kendine ev alabiliyor ama bir gece bir mekânda caz çaldıktan sonra anca kirasının yarısını çıkartabiliyor. Dolayısıyla daha iyi bir yaşam standardı isteyen bir kişi bunu yapabilir tabii ki. Tabii bir de şöyle bir durum var; hiçbir zaman müzikâl olarak kendi müziğini yaparkenki tadı almıyordur o durumlarda.

- K.E.T. –
Peki caz müzisyenleri arasında böyle bir durumu “yaptığı müziğe ihanet” gibi görenler var mı? Örneğin Klasik Müzik câmiasında böyle bir durum genellik hoş karşılanmaz. Klasikle başladın, klasikle devam edeceksin ve klasikle bitireceksin gibi bir anlayış hâkimdir. Cazda da böyle midir?

S.M. – Şimdi şöyle bir şey var; Türkiye’de Klasik Müzik Cumhuriyet Döneminden bu yana hep desteklendi ve o müzisyenler ya orkestralarda, ya okullarda bir şekilde devlet memuru olarak hayatlarını idame ettirdiler. Diğer taraftan cazda öyle bir devlet desteği yok, yani diğer Avrupa ülkelerine baktığımızda özellikle Hollanda, Norveç, Finlandiya gibi ülkelerde bu tür caz müzisyenleri devlet tarafından destekleniyor. O zaman da adamın başka bir müzik türünü yapmaya -maddi anlamda- ihtiyacı kalmıyor.

- K.E.T. – Korsan CD konusundan biraz bahsedecek olursak; albümlerinizin legâl veya illegâl olarak satılması sizin için çok önemli bir durum mu? Tabii ki her sanatçı albümünün orjinalinin satılmasını ister ama burada mevzubahis olan müzik caz. Dolayısıyla Türkiye’de çok fazla dinlenmeyen bir müzikten bahsediyoruz. “Korsan veya değil, yeter ki dinlensin” dediğiniz oluyor mu? Korsan CD satışı da bir bakıma yaptığınız müziğin daha ucuz bir maliyetle yayılması anlamına geliyor.

S.M. – Öncelikle ben sanatçı değilim, korsana da karşı değilim! Şaka bir yana, bu durum aslında müziği de aşan dünyadaki ekonomi sistemiyle alakalı bir konu. Yani bir şekilde para diye bir şey var ve bu bir takım objeleri satın almak için kullanılıyor. Bizde zaten böyle bir sistemin içine doğduğumuz için, ötesine geçmekte zorlanıyoruz. Müziği satmak ya da satın almak bana her zaman saçma geldi aslında, fakat bu sistemi döndürebilmek için paraya ihtiyaç var. Enstrüman satın almak, stüdyo kurmak, kayıt yapabilmek, albümü pazarlamak gibi konular için daima paraya ihtiyaç var. Eğer ben bir albüm yapıyorsam ve bu albüm satarak kendini amorti edip biraz da kâra geçiyorsa -ki ben albümlerden hiçbir şey kazanmıyorum, sadece plak şirketi kazanıyor- o zaman bir sonraki albümü yapabilme şansım oluyor. Çünkü albüm satmazsa ve şirket zarar ederse, o zaman plak şirketi hiçbir zaman bir albüm daha yapmak istemez. Dolayısıyla ben bir daha kayıt yapamam… Ben albüm yapmak istiyorum, müziği üretmek istiyorum ama kopyalayan ya da internetten indirene de herhangi bir tepkim yok. Fakat durumu olan, yani bir şekilde albüm alabilecek bir kişi, destek vermek isteyen bir kişi gidip o albümü alırsa ben yeni bir albüm daha yapabilirim. Ortada belli bir çark var ve o çarkın bir şekilde dönmesi gerekiyor, sanırım bu da bu şekilde olur. Benim durumumda olan birçok müzisyen var ve bu oyunu oynamaya devam etmek zorundayız bir şekilde. Korsan CD durumuyla savaşanlar genelde albümleri çok satan insanlar, daha çok alınıp, daha çok satılması için yapıyorlar bunu.

- K.E.T. –
“Trio Mrio” ve “Ardından”… Bu iki albüm arasında geçen 12 yılda sizce caz Türkiye’de nasıl bir konuma geldi?

S.M. – Bence büyük bir gelişme var. Çünkü genç kuşaktan çok iyi müzisyenler çıktı, kendi projesini yapan ve kendi müziğini yazan. Yeter ki bunlar ortaya konulabilsin ve desteklensin. Fakat bir yandan da talep çok fazla yok, insanların belki de çok umurunda değil, ticari, içi boş ve magazinin peşindeler. Dolayısıyla bu insanlar yaptıkları şeyi halka ulaştırmakta çok zorluk çekiyorlar. İşin o tarafında çok fazla sorun var ama onun dışında iyi bir potansiyel var diye düşünüyorum. Eskiden sadece caz deyince şey anlaşılırdı; Amerika’da belli yıllarda yapılmış caz müziğinin, daha aşağı bir kalitede taklidini çalan insanlar anlaşılırdı. Fakat şimdi dünyada olan bitenden haberdar kendi müziklerini yapan, yetenekli ve başarılı müzisyenler var çok daha fazla sayıda.

- K.E.T. –
Sorularım bu kadardı, çok teşekkür ederim sohbetiniz için…

S.M.-
Ne demek yahu, ben teşekkür ederim. Çok zevkliydi, selamlar…


K.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder