Bildiğin 1 aydan fazla olmuş son yazıyı yazalı, unutkanlık zor zanaat. Eskiden haftada 1 yazardım. Eskiden dediğim de geçen sene, lâkin nedendir bilmiyorum ara ara aklıma gelse de "eeeaaah sonra yaparım" dediğim oluyor son dönemlerde. Üşengeçliği seviyorum sanırsam. Güzel de birşey zaten herkese tavsiyemdir. Üşengeçlik demişken; Bursa'ya gittik geçen pazartesi günü, "bölüm gezisi" başlığı altında yapılan bu hareket için saat 7:45'te toplanma emri üst mevkilerden mail yolu ile bildirildi. Üşenme falan hak getire, sabah saat 7:45'te okulda hazır ve nâzır bir vaziyette bekliyordum. Neden? Çünkü işin ucunda 1,5 tereyağlı iskender yuvarlamak vardı da o yüzden. Peki bu amaç sonuca ulaştı mı? En âlâsından!..
Bu tür toplu organizasyonlarda genellikle insan sayısının fazlalığından dolayı hazırlanan programlara tam olarak uyulamaz. Nitekim bizimki de öyle oldu, 8'de hareket edilmesi planlansa da 8'i çoktan aşmıştı saat yola çıkıldığında. Okuldan tahsis edilen midibüs ile tıngır mıngır yollara düştük. Develer tellal sinekler berber, köprü trafiği alabildiğine yoğun biz Topçular Feribot İskelesi'nin yolunu bilmez iken, sora sora Bağdat bulunur mantığında Bursa için arabalı feribotumuza sonunda ulaştık. Bu arada Kartal, Pendik ve Tuzla enteresan yerlermiş bunu da yolda görmüş olduk. Öyle böyle derken saat 12 civarı Bursa'ya varmış olmanın verdiği rehavetle "iskender iskender iskender iskender" diye aranan küçük bir güruhla başladık han, hamam, türbe ve camii gezmeye. Bursa'daki erken dönem Osmanlı Mîmârisi mutlak gidilip görülmeli. Özellikle Ulu Camii'nin ortasında bulunan camdan kubbe ve altındaki havuz harkûlâde. Osman Gâzi'nin türbesi oldukça heybetli, OSMANLI İMPARATORLUĞU diye büyük harflerle haykırırcasına ailesi ile birlikte tepeden Bursa'yı izliyor. Harika bir manzarası vardı türbenin olduğu yerin. Tabii tokitoki'nin toplu konutları şehrin ortasında ibrik gibi sivrilmeseymiş daha da bir güzel olacakmış. Şehirdeki payitaht havasını ve yeşil(!)in hakimiyetini daha girer girmez hissediyorsunuz. İskender mevzusuna girmiyorum. Es geçtim farkında mısın? O derece yani... O gün bölümcenek zafiyet geçirmediysek iyidir. Kestane şekeri, mevsimin ilk eriği, iskender, kazandibi ve daha bir sürü abur cubur. Bir de mısır ekmeği kapışması vardı. Bildiğin kapıştık çünkü yemek için. Bu sırada da çok güzel siyah beyaz fotoğraflar çıktı ortaya. Bölümden bir arkadaşım da bunu "müzikolojinin son akşam yemeği" olarak tanımladı. Anlıyorum şu an okuyunca çok mânâsız geliyor ama fotoğrafı görsen öyle düşünmezsin Rıfat, uğraştırma beni. Yedik içtik gördüklerimizin bir kısmını anlattık ve dönüş yolundaki muhabbet-i geyik ile beraber İstanbul'a geri döndük. Velhâsıl mezun olan arkadaşlarla geçirdiğimiz güzel bir gündü.
Değişik şeyler yapmak, bulunulan ortamdan uzaklaşıp zihnini dağıtmak her zaman insanlara güzel gelir. Tıpkı Bursa gezisi gibi. Bundan ben de hoşlanırım. Lâkin dikkatimi çeken birşeyler var son zamanlarda; etrafımdaki tanıdığım veya tanımadığım insanların bu tür kaçışlara, değişikliklere ve farklılıklara çok fazla ihtiyacı var. Eskiden senede belli dönemlerde tatil veya kafa dinleme ayarında belli birtakım şeyler yapılırdı fakat şimdi bunu her an isteyenler var. Napıyorsun? Sorusuna "sıkılıyorum" cevabını duymaktan çok sıkıldım. Bu artık ortak bir kanı haline dönüştü, sıkılıyorum. Peki neden sıkılıyorsun? Ben de sıkılıyorum çünkü. Acaba herşeyin elimizin altında oluşundan, düşündüğümüz veya aklımızdan geçenin kısa bir süre zarfında hemen varolabildiğinden ya da eskiden zor olarak adlandırılan şeylerin şimdi çok kolay oluşundan mıdır bu sıkılganlık? Merak ediyorum insanlar televizyonun yeni yeni yayıldığı tek kanallı dönemde veya Belçika'daki bir tanıdığını aramak için saatlerce santralden hat bağlanmasını beklediği zamanlarda bu sıkıntıların getirilerini nasıl aşıyordu... Şimdi nasıl? Kanal mı? Binlerce. Telefon mu? Görüntülüsünden... Geriye sadece bu arayışlardaki somutluklar kalıyor. Yani sesini ve görüntüsünü duyduğun kişiye sadece dokunamıyorsun, o kadar. E o da olsun artık bir zahmet. Bu tür örnekleri sadece teknolojik olaylar üzerinden görmemek lazım, bu kolaycılık insanın hayatındaki her alana yansıyarak napıyorsun sorusuna "sıkılıyorum" cevabını vermesini sağlıyor. Elde alternatifin çok olması da bunlara zemin hazırlıyor tabii ki. O olmadı bu, bu olmadı o zaman şu. Eee sonra? Tüket tüket tüket... Tüketim Toplumu kavramı da bence bu tekelleştirilen insan modelini yaratmak için ortaya atılmış birşey. Ye, iç, sıç, yat, seviş, çalış, eve geri gel, ye, üret, yat, para harca, para kazanama, yine de harca, eve gel, ye, iç, öl. Gün geçtikçe kabaran dünya nüfusunu bir şekilde kontrol altına alma ve ehlileştirmenin gözümüzün önünde olan şeklidir bence bu. Bence'yi çok fazla kullanıyorum dikkatimi çekti az önce. Yazdığım şeylerin kendi kıçımdan uydurulma şeyler olduğundan mütevellit olsa gerek. Neyse, konu nerden nereye geldi. Sıkılma Rıfat, oluyor öyle arada.
Müzik dinlemek insanın sıkıntısını alıyormuş der konuyu buraya alakasız bir şekilde bağlarım. Hani yazmıştım bir ara hatırlıyor musun? Ehl-i Keyf vardı, yeni dahil olmuştum, onların ikinci benim ise onlarla beraber ilk albümümü kaydetemiştik; heh işte onun miks, mastering, tasarım, edit büdüt, şu bu herşeyi neredeyse bitmek üzere. Mayıs sonlarına doğru piyasada arz-ı endam edecek kendileri. Deneyevi Stüdyosu'nda kaydettik albümü ordan da teee yurt dışlarına gitti cilalandı parlatıldı geri yollandı. Albümün adı "Hasar Tespiti" öyle çok satalım para kazanalım mantığında bir proje değil bu. Albüm 3-5 paraya raflarda satılacak ve bu sırada "yok abi ben para mara veremem" diyen olursa da grubun internet sitesinden albümü indiregandi yapabilecek. http://www.ehlikeyf.biz/ bu resmi web adresi, facebook, myspace, twitter gibi mecralardan da arayıp bulabilirsiniz kendilerini. Web sitesinde şu an bulunan parçalar ilk albüme ait, onlarda ben yokum. Yeni albüm piyasaya düşer düşmez netten ben senin kafanın etini yerim merak etme zaten. Ufaktan kulak kabartmaya başla Rıfat, hadi bakalım.
Ya herşeyi geçtim neden sıkılıyorsun sen? Otur bakayım şöyle...
K.
9 Nisan 2011 Cumartesi
İntibâ
Nasıl bir konser yığılması oldu öyle? Mayıs ayından itibaren "hadi canım gelmez onlar" dediğimiz bir sürü grup ve sanatçı birer birer İstanbul'a geliyor. Marron 5, Deep Purple, Whitesnake, Iron Maiden, Amy Winehouse, Bon Jovi ve tabii ki Jamiroquai... İstanbul Caz Festivali'ni saymıyorum bile. Chick Corea'lar, Hiromi Uehara'lar havalarda uçuşuyor o festivalde. Sırf bu konserler için bile bu yazı İstanbul'da geçirebilirim lâkin biletler için sponsor bir holding bulmak gerek. Caz festivalinde öğrenci bileti bulmak mümkün, 25-30 lira civarı olması lazım. Gerçi Harbiye Açık Hava Tiyatrosu gibi bir yerde teeeeeeeeeaaaoo en tepeden izliyorsun konseri ama olsun, önemli olan duymak değil mi hemşire? Fakat bu Kuruçeşme ve Küçükçiftlik Park gibi mekânlarda olan konserler için aynı şeyi söylemek pek mümkün olmasa gerek. Neyse, oo piti piti yapıp seçicez artık içlerinden bir kaçını. Fakat kesin olan tek bir konser var o da Jamiraquai tabii ki. O sound'u dinlemeden bu dünyadan göçmek istemiyorum. Umarım Türkiye'de de o çıtayı yakalayabilecek bir grup olur günün birinde...
İstanbul'dan kopamama ve ona bağımlı olma nedenlerinden biridir bu tür müzik organizasyonları fakat işin leş tarafları da yok değildir. Örneğin güneşli, kupkuru bir günde İstiklâl Caddesi'nde yürürken bastığın bir taşın dibinden caaaaaaart diye pis su fışkırması gibi. Geçen gün sırf bu yüzden eve dönüp pantolon değiştirdim. İstanbul'un şüphesiz en önde gelen vitrinlerinden biri olan bu caddenin bakımı Beyoğlu Belediyesi'ne bağlı. 2 yıldır ev-okul arası neredeyse gün aşırı geçtiğim bu yerdeki bakımsızlığı anlatmam saatler alır heralde. Belediye işini yapıyor mu? Evet yapıyor ama aksaklıklar olduğuna göre eksik yapıyor. Bir yandan haklılar, günde bilmem kaç bin kişi geçiyor oradan fakat 5'se 10, 50'yse 100'e çıkartmalılar personellerini. Hele o çöp mevsusuna hiç girmiyorum, rezalet ötesi. Koca koca poşetleri günün en kalabalık saatlerinde çöp arabası gelecek diye yolun ortasında bırakmak neyin mantığıdır hiçbir zaman çözemedim. Velhâsıl burdan Beyoğlu Belediyesi'ne seslenmiyorum ne halleri varsa görsünler banane ya.
İnsanlar nasıl bir işle uğraşırsa uğraşsınlar çevrelerinde kanımca her zaman iyi bir intiba bırakmak isterler. Yani bu genel bir kuraldır ya da kural olmasa bile içgüdü yönlendirmesi sonucu bir şekilde birey bunu kendi kendine yapmak ister. Tabii kendini yetiştirmiş, aklı başında sağlıklı bir insandan bahsediyoruz burda. Ergen beynine sahip kazık kadar heriflerden değil. Ammavelâkin öyle tipler de çıkmıyor değil insanın karşısına. İş ahlâkı çok önemlidir ki iyi intiba bırakmak bu ahlâk çerçevesinde olur zaten. Bu böyledir, bunu tartışmaya hiç gerek yok. Çeşitli bahaneler doğrultusunda bu düşünceyi bertaraf etmeye çalışmak bana göre sıçtım sıvıyorumun başka bir şeklini almış halidir. Hop geldim gidiyorum, banane bu benim hayatım, kimse bana karışamaz diye birşey yoktur çoğunluklar içinde. Tabii ki bu saydıklarımı yapar, kimseyi kazımıyorumculuk da yapabilir insancık ama nolur sonunda? Artık orayı da sen doldur. Deve kîni taşıyan insanlar vardır -örneğin ben gibi- tekrar döner dolaşır aynı fırsatlar geldiğin a yerine b planı tercih edilir, ederler, ederim ki edilmiş var.
Çalıştığın ortam da birçok şartı daha iyi ve daha kötü yönde etkiler aslında. Mesela ben herhangi bir barda çalarken iki şey arıyorum genelde. Güzel bir seyirci ve adam akıllı kendimi duyabileceğim bir ses sistemi. Bunlar olmadığı zaman hiçbir şekilde hayır bekleme, olabildiğince hayırsız oluyorum çünkü. Geçenlerde başıma geldi; kendini tonmaister diye tanıtan bir zât-ı muhterem, elektrikçi mantığıyla bütün enstrüman tonlarının ve dengelerinin en münasip yerlerini bıdıklıyarak tüm geceyi berbat etti. En son ben dahil herkes sırayla dönüp düm düz gidiyordu herife. Herkes kendi işini yapsa ne güzel olur değil mi? Orda gördüğün iki üç hatuna şekil yapıcam diye sürekli mikseri kurcalamak neyin kafasıdır? Hadi kurcaladın o caka attığın hatunlar anlıyormu bakalım senin ne yaptığından? Mikser ne desen sana orda mutfak robotu der. Ne bekliyorsun yani onu anlamadım? Neyse, eğer bunu okuyorsan seni hiç sevmedim tonmaister, bunun farkında olarak devam ettir hayatını artık.
Heh ne diyorduk? İş hayatı ve ahlâkı çok önemlidir naçizâne. En azından sana diğer kapıları açman konusunda çok yardımcı olur, yani hep öyle derler.
v - w, z - s, g - q, k - g, b - p...
Yukarıda görmüş olduğunuz tablo alfabede yeni kullanılmaya başlanan ve eskileri ile yer değiştiren harflerdir. Tez yazma aşamasında olan insanlarda bile rast geldiğimiz bu gerizekalılık örneği; görüşürüz yerine görüsürüs, var yerine war, kullanmıyorum yerine qullanmıyorum, ben yerine pen gibi kelimelerde sıkça karşımıza çıkmaktadır. Yapmayın der Oktay Sinanoğlu'ndan By By Türkçe adlı kitabı sizlere tavsiye ederim. Üstte görmüş olduğunuz şifreli YGS tablosu bir bir kursağınızda kalsın inşallah. Yapmayın, etmeyin gözünüzün yağına ekmek banayım. Iyyy...
Ya onu bunu bırak bence o YGS şifrelerini çözse çözse o çılgın saçlarıyla Ömer Çelakıl çözer...
K.
İstanbul'dan kopamama ve ona bağımlı olma nedenlerinden biridir bu tür müzik organizasyonları fakat işin leş tarafları da yok değildir. Örneğin güneşli, kupkuru bir günde İstiklâl Caddesi'nde yürürken bastığın bir taşın dibinden caaaaaaart diye pis su fışkırması gibi. Geçen gün sırf bu yüzden eve dönüp pantolon değiştirdim. İstanbul'un şüphesiz en önde gelen vitrinlerinden biri olan bu caddenin bakımı Beyoğlu Belediyesi'ne bağlı. 2 yıldır ev-okul arası neredeyse gün aşırı geçtiğim bu yerdeki bakımsızlığı anlatmam saatler alır heralde. Belediye işini yapıyor mu? Evet yapıyor ama aksaklıklar olduğuna göre eksik yapıyor. Bir yandan haklılar, günde bilmem kaç bin kişi geçiyor oradan fakat 5'se 10, 50'yse 100'e çıkartmalılar personellerini. Hele o çöp mevsusuna hiç girmiyorum, rezalet ötesi. Koca koca poşetleri günün en kalabalık saatlerinde çöp arabası gelecek diye yolun ortasında bırakmak neyin mantığıdır hiçbir zaman çözemedim. Velhâsıl burdan Beyoğlu Belediyesi'ne seslenmiyorum ne halleri varsa görsünler banane ya.
İnsanlar nasıl bir işle uğraşırsa uğraşsınlar çevrelerinde kanımca her zaman iyi bir intiba bırakmak isterler. Yani bu genel bir kuraldır ya da kural olmasa bile içgüdü yönlendirmesi sonucu bir şekilde birey bunu kendi kendine yapmak ister. Tabii kendini yetiştirmiş, aklı başında sağlıklı bir insandan bahsediyoruz burda. Ergen beynine sahip kazık kadar heriflerden değil. Ammavelâkin öyle tipler de çıkmıyor değil insanın karşısına. İş ahlâkı çok önemlidir ki iyi intiba bırakmak bu ahlâk çerçevesinde olur zaten. Bu böyledir, bunu tartışmaya hiç gerek yok. Çeşitli bahaneler doğrultusunda bu düşünceyi bertaraf etmeye çalışmak bana göre sıçtım sıvıyorumun başka bir şeklini almış halidir. Hop geldim gidiyorum, banane bu benim hayatım, kimse bana karışamaz diye birşey yoktur çoğunluklar içinde. Tabii ki bu saydıklarımı yapar, kimseyi kazımıyorumculuk da yapabilir insancık ama nolur sonunda? Artık orayı da sen doldur. Deve kîni taşıyan insanlar vardır -örneğin ben gibi- tekrar döner dolaşır aynı fırsatlar geldiğin a yerine b planı tercih edilir, ederler, ederim ki edilmiş var.
Çalıştığın ortam da birçok şartı daha iyi ve daha kötü yönde etkiler aslında. Mesela ben herhangi bir barda çalarken iki şey arıyorum genelde. Güzel bir seyirci ve adam akıllı kendimi duyabileceğim bir ses sistemi. Bunlar olmadığı zaman hiçbir şekilde hayır bekleme, olabildiğince hayırsız oluyorum çünkü. Geçenlerde başıma geldi; kendini tonmaister diye tanıtan bir zât-ı muhterem, elektrikçi mantığıyla bütün enstrüman tonlarının ve dengelerinin en münasip yerlerini bıdıklıyarak tüm geceyi berbat etti. En son ben dahil herkes sırayla dönüp düm düz gidiyordu herife. Herkes kendi işini yapsa ne güzel olur değil mi? Orda gördüğün iki üç hatuna şekil yapıcam diye sürekli mikseri kurcalamak neyin kafasıdır? Hadi kurcaladın o caka attığın hatunlar anlıyormu bakalım senin ne yaptığından? Mikser ne desen sana orda mutfak robotu der. Ne bekliyorsun yani onu anlamadım? Neyse, eğer bunu okuyorsan seni hiç sevmedim tonmaister, bunun farkında olarak devam ettir hayatını artık.
Heh ne diyorduk? İş hayatı ve ahlâkı çok önemlidir naçizâne. En azından sana diğer kapıları açman konusunda çok yardımcı olur, yani hep öyle derler.
v - w, z - s, g - q, k - g, b - p...
Yukarıda görmüş olduğunuz tablo alfabede yeni kullanılmaya başlanan ve eskileri ile yer değiştiren harflerdir. Tez yazma aşamasında olan insanlarda bile rast geldiğimiz bu gerizekalılık örneği; görüşürüz yerine görüsürüs, var yerine war, kullanmıyorum yerine qullanmıyorum, ben yerine pen gibi kelimelerde sıkça karşımıza çıkmaktadır. Yapmayın der Oktay Sinanoğlu'ndan By By Türkçe adlı kitabı sizlere tavsiye ederim. Üstte görmüş olduğunuz şifreli YGS tablosu bir bir kursağınızda kalsın inşallah. Yapmayın, etmeyin gözünüzün yağına ekmek banayım. Iyyy...
Ya onu bunu bırak bence o YGS şifrelerini çözse çözse o çılgın saçlarıyla Ömer Çelakıl çözer...
K.
26 Mart 2011 Cumartesi
Atmosfer
Kalktı mı blogspot yasağı? Bir ara "bu siteye giriş mahkeme kararıyla engellenmiştir" diye kocaman harflerle kırmızı kırmızı yazıyordu sayfayı tıklayınca. Bazen de pat diye girebiliyordum. Türk'ü kapıdan kovsan bacadan girer kasmasınlar bence hiç. Yasak yasak yasak... Nereye kadar? Diye sorgulasam kaç kişi ciddiye alır bunu? Yasağa maruz kalmak güzel birşey zaten. Neden dersen, dedin mi? Ben dedim, hep derim zaten "neden" diye. Neyse. Düşünsene alabildiğine özgürsün, hiçbir şekilde kısıtlama içerisinde değilsin, istediğin herşey üzerine kalem sallayabiliyorsun ve kimse sana "hoop yavaş ol bakalım" demiyor. Eee nereye kadar? Bu şekilde nereye kadar üretebilirsin? Ortada eleştirebileceğin yahut sorgulayacağın hiçbirşey kalmaz öyle bir durumda. Kısıtlandığın sürece meyve verir, kalemini ya da meziyetin her neyse onu geliştirebilirsin. İrdelemek ve eleştirmek çok çok özgür ortamlarda pek sağlıklı sonuçlar vermez kanımca. Çünkü ortada altını deşebileceğin birşey kalmamıştır artık. Sansürün faydalı olduğu değil burda mevzu, ortaya konan ürünlerin ne derece verimli olduğu. Herşeyi geçtim; sansüre karşıyız. Evet...
Sosyal medya lafı geçtiğinde en popüler olan şey ne son zamanlarda? Tabii ki Facebook. Aman efendim ben kimsenin doğum gününü kutlamam kesinlikle, yok ben sadece iletişim için giriyorum, vay efendim kırk yılda bir açıyorum, bakmıyorum bile zaman kaybı, ne o Facebook'tan çıktığın yok, bikbikbikbikbikbik... Eğer birileri sana bunları vızıldıyorsa bil ki o senden daha çok online ve ölümüne yalan söylüyor. Bu türler doğa üzerinde çok yaşamamakla beraber kendi profillerinde herhangi birşeye yapılan yoruma 35. saniyesinde cevap yazıp, sürekli perde arkasından olayı takip ederler. Yemeyelim bunları, nitekim de yemiyoruz zaten. Orda olup olmamak ne beni bağlar ne seni, işimize bakalım şişirmeyelim birbirimizi.
Bu sitedeki en büyük samimiyetsizlik örneği ise doğum günü kutlama mevzusudur. Dikkat ediyorum da yollanan en klişe mesaj "doğum günün kutlu olsun". Cevap; "teşekkürler"... İki taraf da zorakiliğin sınırlarını zorum zorum zorlamakta. Kutlama mesajı yazan, o ismi orda gördüğünde kendini mecbur hissederek o 4 kelimeyi zar zor oraya giriyor. Bakıyorum bir de doğum günü çocuğunun isme göre yorum yapma ve beğenme hareketi var. Hadi onlar şanslı olanlar kimisine tepki bile vermiyor adam. Nezaket diye bişey vardır di mi? Hadi zor zar da olsa iki kelam birşey girmiş kutlamacı şahıs, hiiiç onun umrunda bile değil. Baya baya yakınlığa göre ve sevip sevmeme durumuna göre yorum yapılıyor bu mesajlarda. Bir kaç kişide çok dikkatimi çekti bu benim, enteresan hakikaten...
Atmosfer denen bir kavramdan bahsedilir muhabbetlerde farkettin mi hiç? Bildiğimiz atmosfer, stratosfer falan filandan bahsetmiyorum. Herhangi bir mevzunun atmosferi, böyle havası gibi birşey demekmiş. Onu bir de bozanlar veya yerine oturtanlar oluyor. Kimisi iyi niyetinden, kimisi dayanamadığından, kimisi olayın artık farklı bir boyut almasını istediğinden ya da çok sıkıldığından o atmosfer olarak adlandırılan şeyi bozmaya yeltenebiliyor. Gerçi bozmak kavramı burda ne mânâda kullanılıyor onu iyi tartmak gerek. Artık nasıl bir hâlet-i ruhîye içine giriyorsa bilinçsizce davranabiliyor insan. Pişmanlık ya da memnuniyeti işin içine katıp o şekilde değerlendirme yapmak gerek ki etraflıca düşünüp işin içindeki iyi niyeti -varsa da kötü niyeti- tahayyül etmeli. Hiç olmamış gibi davranmak da bir çözümdür aslında ama ne kadar olmamış gibi davranabilirsin? Olmuşla ölmüşe çare yok derler atasözleri; bir kere de tutmasa zaten şu sözler bırakıcam bu işi.
O değil de petrol var dediler geldik, yanımızda da demokrasi getirdik!..
K.
Sosyal medya lafı geçtiğinde en popüler olan şey ne son zamanlarda? Tabii ki Facebook. Aman efendim ben kimsenin doğum gününü kutlamam kesinlikle, yok ben sadece iletişim için giriyorum, vay efendim kırk yılda bir açıyorum, bakmıyorum bile zaman kaybı, ne o Facebook'tan çıktığın yok, bikbikbikbikbikbik... Eğer birileri sana bunları vızıldıyorsa bil ki o senden daha çok online ve ölümüne yalan söylüyor. Bu türler doğa üzerinde çok yaşamamakla beraber kendi profillerinde herhangi birşeye yapılan yoruma 35. saniyesinde cevap yazıp, sürekli perde arkasından olayı takip ederler. Yemeyelim bunları, nitekim de yemiyoruz zaten. Orda olup olmamak ne beni bağlar ne seni, işimize bakalım şişirmeyelim birbirimizi.
Bu sitedeki en büyük samimiyetsizlik örneği ise doğum günü kutlama mevzusudur. Dikkat ediyorum da yollanan en klişe mesaj "doğum günün kutlu olsun". Cevap; "teşekkürler"... İki taraf da zorakiliğin sınırlarını zorum zorum zorlamakta. Kutlama mesajı yazan, o ismi orda gördüğünde kendini mecbur hissederek o 4 kelimeyi zar zor oraya giriyor. Bakıyorum bir de doğum günü çocuğunun isme göre yorum yapma ve beğenme hareketi var. Hadi onlar şanslı olanlar kimisine tepki bile vermiyor adam. Nezaket diye bişey vardır di mi? Hadi zor zar da olsa iki kelam birşey girmiş kutlamacı şahıs, hiiiç onun umrunda bile değil. Baya baya yakınlığa göre ve sevip sevmeme durumuna göre yorum yapılıyor bu mesajlarda. Bir kaç kişide çok dikkatimi çekti bu benim, enteresan hakikaten...
Atmosfer denen bir kavramdan bahsedilir muhabbetlerde farkettin mi hiç? Bildiğimiz atmosfer, stratosfer falan filandan bahsetmiyorum. Herhangi bir mevzunun atmosferi, böyle havası gibi birşey demekmiş. Onu bir de bozanlar veya yerine oturtanlar oluyor. Kimisi iyi niyetinden, kimisi dayanamadığından, kimisi olayın artık farklı bir boyut almasını istediğinden ya da çok sıkıldığından o atmosfer olarak adlandırılan şeyi bozmaya yeltenebiliyor. Gerçi bozmak kavramı burda ne mânâda kullanılıyor onu iyi tartmak gerek. Artık nasıl bir hâlet-i ruhîye içine giriyorsa bilinçsizce davranabiliyor insan. Pişmanlık ya da memnuniyeti işin içine katıp o şekilde değerlendirme yapmak gerek ki etraflıca düşünüp işin içindeki iyi niyeti -varsa da kötü niyeti- tahayyül etmeli. Hiç olmamış gibi davranmak da bir çözümdür aslında ama ne kadar olmamış gibi davranabilirsin? Olmuşla ölmüşe çare yok derler atasözleri; bir kere de tutmasa zaten şu sözler bırakıcam bu işi.
O değil de petrol var dediler geldik, yanımızda da demokrasi getirdik!..
K.
9 Mart 2011 Çarşamba
Tüket'mek
Talebelik hayatı malum zordur bilirsin, tek başına çevirirsin herşeyi; temizlik, yemek, çamaşır, bulaşık şu bu daha bir yığın şey. Çevirirsin ya da çevirmeyi bir şekilde öğrenirsin. Oturduğum evde odaların döşemeleri parke kaplı e parke de dakikasında toz tutan birşey. Sürekli bir temizlik halinde olman gerekiyor. Hele pinpirikli bir insansan yandın, sakın parkeli bir eve bulaşma derim. Pazar günüydü sanırım, baktım ki temizlik yapmam gerekiyor hazırladım deterjanı kovayı geldim musluğun başına. A-aa, o ne? su yok! Çok nadir su kesilir buralarda, öyle iki günde bir kesildiğine hiç rastlamadım. Şans bu ya, en son kesintide kullandığım büyük pet şişeleri de doldurmadan yerine bırakmışım. Neyse gelir belli bir müddet sonra umuduyla bıraktım yerine ıvır zıvırı.
Fakaaaaat gel zaman git zaman su mu yok ortada? Eee dedim, hani su? Tüm gün geceye kadar zırnık su gelmedi çeşmelerden. Mecbur içme suyunu kullandım bazı ihtiyaçlar için ama o da bitti haliyle...
Sonra bir an aklıma geldi, şu şartlarda eldeki mevcut su tükense ve kuraklık yaşansa naparız?
Mantık olarak doğal zincir denilen şeyin çıkış noktası su olduğuna göre lâmı cimi yok, bittik. Yerine koyabileceğin alternatif hiç birşey yok çünkü elinde. Fütüristler bas bas bağırıyor "su savaşları" olacak diye. Olur mu gerçekten? Bugün bu umarsızca, şarıl şarıl kullandığımız su yüzünden insanlar birbirlerini öldürüp toprak mı işgal edecek? Yok canım öyle şey mi olur hiç, ne gerek var savaşa? "Kaynakları" çok olan ülkelerde boşa giden "suyu değerlendirme" kılıfı adı altında barajlar ve hidroelektrik santraller (HES) yapabiliriz.
Değerlendirmek? Boşa gitmek? Nasıl yani?..
Baraj ve HES'leri 49 yıllığına yabancı kaynaklı şirketlere kiralamaktan bahsediyorum. "Değerlendirme"nin arkasındaki anlam bu. Altta paylaştığım videoyu izlediğin zaman daha iyi ve detaylı olarak anlayabileceksin ne demek istediğimi. Kiralamak ve legâl olarak -el altından- suyu satmak. O yüzden savaşa ne gerek var... En azından şimdilik. Doğal olan bittiği, yağmurlar yağmadığı, ekolojik dengenin tam olarak içine sıçıldığı zaman elde kalan için savaşın kralı yapılacak zaten, emin olabiliriz.
Su olmadığını kafanda tahayyül etsene 5 dakika. En basitinden; yediğin elmayı, kullandığın çamaşırı, sabah uyandığında yüzünü, gece yatmadan dişini, yemek yediğin tabağı, yaşadığın yerin temizliğini, yazın için yandığında şişeyi lık lık diye yuvarlamayı, tuvalette ihtiyacını giderdikten sonra -ıyy deme hiç hepimiz yapıyoruz bunu, saklamayalım- sifonu çekmeyi, küçük çocukların boş kalacak olan su tabancalarını -biraz acıtasyon-, tarlaya ektiğin mahsülün sulanmasını, vücut temizliğini ve daha onlarca şeyi nasıl yapacaksın?
Su olmazsa bunların hiç birini yapamazsın, yapamam, yapamayız.
Burda mevzu sosyal mesaj verelim aman duyarlı olalım değil, banane zaten herkes kendi mesajını bir şekilde çıkartır sağdan soldan. En azından çıkartmak zorunda kalacağı günlerin çok uzak olmadığının herkes yavaş yavaş farkına varmaya başlıyor. Biraz "farkındalık" başka birşey değil.
K.
">
Fakaaaaat gel zaman git zaman su mu yok ortada? Eee dedim, hani su? Tüm gün geceye kadar zırnık su gelmedi çeşmelerden. Mecbur içme suyunu kullandım bazı ihtiyaçlar için ama o da bitti haliyle...
Sonra bir an aklıma geldi, şu şartlarda eldeki mevcut su tükense ve kuraklık yaşansa naparız?
Mantık olarak doğal zincir denilen şeyin çıkış noktası su olduğuna göre lâmı cimi yok, bittik. Yerine koyabileceğin alternatif hiç birşey yok çünkü elinde. Fütüristler bas bas bağırıyor "su savaşları" olacak diye. Olur mu gerçekten? Bugün bu umarsızca, şarıl şarıl kullandığımız su yüzünden insanlar birbirlerini öldürüp toprak mı işgal edecek? Yok canım öyle şey mi olur hiç, ne gerek var savaşa? "Kaynakları" çok olan ülkelerde boşa giden "suyu değerlendirme" kılıfı adı altında barajlar ve hidroelektrik santraller (HES) yapabiliriz.
Değerlendirmek? Boşa gitmek? Nasıl yani?..
Baraj ve HES'leri 49 yıllığına yabancı kaynaklı şirketlere kiralamaktan bahsediyorum. "Değerlendirme"nin arkasındaki anlam bu. Altta paylaştığım videoyu izlediğin zaman daha iyi ve detaylı olarak anlayabileceksin ne demek istediğimi. Kiralamak ve legâl olarak -el altından- suyu satmak. O yüzden savaşa ne gerek var... En azından şimdilik. Doğal olan bittiği, yağmurlar yağmadığı, ekolojik dengenin tam olarak içine sıçıldığı zaman elde kalan için savaşın kralı yapılacak zaten, emin olabiliriz.
Su olmadığını kafanda tahayyül etsene 5 dakika. En basitinden; yediğin elmayı, kullandığın çamaşırı, sabah uyandığında yüzünü, gece yatmadan dişini, yemek yediğin tabağı, yaşadığın yerin temizliğini, yazın için yandığında şişeyi lık lık diye yuvarlamayı, tuvalette ihtiyacını giderdikten sonra -ıyy deme hiç hepimiz yapıyoruz bunu, saklamayalım- sifonu çekmeyi, küçük çocukların boş kalacak olan su tabancalarını -biraz acıtasyon-, tarlaya ektiğin mahsülün sulanmasını, vücut temizliğini ve daha onlarca şeyi nasıl yapacaksın?
Su olmazsa bunların hiç birini yapamazsın, yapamam, yapamayız.
Burda mevzu sosyal mesaj verelim aman duyarlı olalım değil, banane zaten herkes kendi mesajını bir şekilde çıkartır sağdan soldan. En azından çıkartmak zorunda kalacağı günlerin çok uzak olmadığının herkes yavaş yavaş farkına varmaya başlıyor. Biraz "farkındalık" başka birşey değil.
K.
">
25 Şubat 2011 Cuma
Kılıf
Birikim nasıl birşeydir? Ne doğrultuda oluşur? Hani derler ya çok okuyan mı bilir yoksa çok gezen mi diye, işte ben onu hiç anlamam. İkisi de bir bok bilmez bence. Tecrübe ya da birikim dediğin şey sen dursan bile kendi kendine etrafında birikmiş olur, sen farkında olmadan GÜM diye birileri senin kucağına onu bırakır zaten. Kullanma şeklin ve aldığın geri dönüşümdür tatlı olan. Hani yazar ya tuvaletlerde "nasıl bulmak istiyorsan öyle bırak" diye, gerçi alakasız ama neyse.
Bana göre ne kadar tecrüben ya da birikiminin olduğunu etrafa bir şekilde göstermeye çalışman, çok okudum ve çok gezdimcilikle eşdeğerdir. Şekillenen dağarcığını iyi yönde ve "hissettirmeden" bir yanındakine aktarabilme yeteneğin, senin o dışavurumculuğunu ne kadar ustaca kullandığının bir göstergesidir. "Yahu senin yaşın kaç arkadaşım bu şekilde öksürüyorsun burda?" bunu ben de kendime sormuyor değilim ama öyle be abi, bunun yaşla başla hiçbir alakası yok bence. Bence dedim farkında mısın? Genellikle bunu her yazdığım yazıda aralara serpmeye çalışıyorum. "Bence" diyorsam bana göredir, genel değildir, benim düşüncemdir. Uy uyma, sev sevme. Beni gram bağlamaz... Ne bildiğini, ne okuduğunu, ne izlediğini, ne incelediğini, nereye gittiğini, ne aldığını, ne giydiğini, ne dinlediğini ben veya bir başkası sormadan ve de yeri gelmeden an-lat-ma. Bunu günlük hayatına aleni olarak yansıtma, yansıtma ki yeri geldiğinde lök diye yerleştirdiğin kalıp 3.2 şiddetinde sarssın. Dikkatini çekerim yalnız "yeri geldiğinde"...
Birikim dediğimiz bütün ve bu doğrultuda belirli ölçülerde toplanan malzeme, birtakım toplumsal kimlikler oluşturmakta insan üzerinde. Bu, halk arasında "entel-dantel", halk olmayan beyaz Türkler arasında "entelektüel", halk ve beyaz Türkler arasında kalan tabakada ise "entel" kısaltması ile zikredilir. Bana pek tatlı ve samimi gelmez bu etiketler o yüzden de çok sık kullanmamayı tercih ederim. Yaşam biçimine göre insanların seni belirli sıfatlarla adlandırmaları ya kedi-ciğer muhabbetidir ya da yaptığından zırnık çakmamalarından dolayı oluşan ıvır zıvırlar. Sahte duruşlar, belirli gayelere ulaşmak için sarf edilenler, ulaşma yolunda etrafındakilerin üstünü başını çekiştirmen, farkında olmadan boka batman, sağına soluna bikbikbik konuşucak malzeme vermen aslında ne denli anlamsız bir çember içinde olduğunun belirtileridir. Kendince yaptığın hareketler ve davranışlar bir zaman sonra pembenin aslında siyah olduğunu canını yaka yaka farkettirir. Bu tür sıfatlara sahip olan da samimiyetsizlik çerçevesinde o etiketleri kaybetmemek için saydıklarımın çoğunu yapar. Nesin? Taksim'de de takılsan sahtesin, Cihangir'de de takılsan sahtesin. Galeri gezsen de sahtesin, bağdaş kurup yer sofrasında yemek yesen de sahtesin. Bunları bana anlattığın ay ay ay, oy oy oy diye ballandırdığın için de sahtesin. Çok bildiğin için de sahtesin, az bildiğin için de sahtesin...
Her insanın pek hoşnut olmadığı belirli mevzular vardır. Bugün sevmediğim şeyleri yazasım geldi. Fena mı ettim sevgili blogger? Bence etmedim, aa yine bence dedim. Sarp Maden'in "Bence" diye bir albümü var, dinle onu denk gelirsen. "Ben" kökü üzerinden bencilliğe girsek mi? Yok vazgeçtim. Bencillik pis bir mevzudur, üzerine konuşmaya bile değmez. İyi niyeti suistimal var bir de, 6 aydan başlar alimallah. Tavsiye dahilinde değildir. Şu satıra gelinceye kadar okurken bile sıkıldın di mi? Düşün işte, insanlar bu tür şeylere maruz kalıyorlar bazen. "Yok yahu o böyle düşünmez, böyle davranmaz dediğin adam şapkadan tavşan çıkarırcasına şaşırtıveriyor seni. Eee bu işler böyle Hilmi, yapıcak pek fazla birşey yok. Ona göre kılıf alsaydın. Kılıf mı? neyin kılıfı?..
K.
Bana göre ne kadar tecrüben ya da birikiminin olduğunu etrafa bir şekilde göstermeye çalışman, çok okudum ve çok gezdimcilikle eşdeğerdir. Şekillenen dağarcığını iyi yönde ve "hissettirmeden" bir yanındakine aktarabilme yeteneğin, senin o dışavurumculuğunu ne kadar ustaca kullandığının bir göstergesidir. "Yahu senin yaşın kaç arkadaşım bu şekilde öksürüyorsun burda?" bunu ben de kendime sormuyor değilim ama öyle be abi, bunun yaşla başla hiçbir alakası yok bence. Bence dedim farkında mısın? Genellikle bunu her yazdığım yazıda aralara serpmeye çalışıyorum. "Bence" diyorsam bana göredir, genel değildir, benim düşüncemdir. Uy uyma, sev sevme. Beni gram bağlamaz... Ne bildiğini, ne okuduğunu, ne izlediğini, ne incelediğini, nereye gittiğini, ne aldığını, ne giydiğini, ne dinlediğini ben veya bir başkası sormadan ve de yeri gelmeden an-lat-ma. Bunu günlük hayatına aleni olarak yansıtma, yansıtma ki yeri geldiğinde lök diye yerleştirdiğin kalıp 3.2 şiddetinde sarssın. Dikkatini çekerim yalnız "yeri geldiğinde"...
Birikim dediğimiz bütün ve bu doğrultuda belirli ölçülerde toplanan malzeme, birtakım toplumsal kimlikler oluşturmakta insan üzerinde. Bu, halk arasında "entel-dantel", halk olmayan beyaz Türkler arasında "entelektüel", halk ve beyaz Türkler arasında kalan tabakada ise "entel" kısaltması ile zikredilir. Bana pek tatlı ve samimi gelmez bu etiketler o yüzden de çok sık kullanmamayı tercih ederim. Yaşam biçimine göre insanların seni belirli sıfatlarla adlandırmaları ya kedi-ciğer muhabbetidir ya da yaptığından zırnık çakmamalarından dolayı oluşan ıvır zıvırlar. Sahte duruşlar, belirli gayelere ulaşmak için sarf edilenler, ulaşma yolunda etrafındakilerin üstünü başını çekiştirmen, farkında olmadan boka batman, sağına soluna bikbikbik konuşucak malzeme vermen aslında ne denli anlamsız bir çember içinde olduğunun belirtileridir. Kendince yaptığın hareketler ve davranışlar bir zaman sonra pembenin aslında siyah olduğunu canını yaka yaka farkettirir. Bu tür sıfatlara sahip olan da samimiyetsizlik çerçevesinde o etiketleri kaybetmemek için saydıklarımın çoğunu yapar. Nesin? Taksim'de de takılsan sahtesin, Cihangir'de de takılsan sahtesin. Galeri gezsen de sahtesin, bağdaş kurup yer sofrasında yemek yesen de sahtesin. Bunları bana anlattığın ay ay ay, oy oy oy diye ballandırdığın için de sahtesin. Çok bildiğin için de sahtesin, az bildiğin için de sahtesin...
Her insanın pek hoşnut olmadığı belirli mevzular vardır. Bugün sevmediğim şeyleri yazasım geldi. Fena mı ettim sevgili blogger? Bence etmedim, aa yine bence dedim. Sarp Maden'in "Bence" diye bir albümü var, dinle onu denk gelirsen. "Ben" kökü üzerinden bencilliğe girsek mi? Yok vazgeçtim. Bencillik pis bir mevzudur, üzerine konuşmaya bile değmez. İyi niyeti suistimal var bir de, 6 aydan başlar alimallah. Tavsiye dahilinde değildir. Şu satıra gelinceye kadar okurken bile sıkıldın di mi? Düşün işte, insanlar bu tür şeylere maruz kalıyorlar bazen. "Yok yahu o böyle düşünmez, böyle davranmaz dediğin adam şapkadan tavşan çıkarırcasına şaşırtıveriyor seni. Eee bu işler böyle Hilmi, yapıcak pek fazla birşey yok. Ona göre kılıf alsaydın. Kılıf mı? neyin kılıfı?..
K.
7 Şubat 2011 Pazartesi
Koltuk
Eh bir yarıyıl tatilinin daha sonuna geldik, hadi bakalım herkes mektebe. Eskiden "sömestr tatili" denirdi, hâlâ kullanılıyor mu acep o? Çok tavım aslında o kelimeye, sömestr; o sondaki -str itici geliyor bana, 3 tane harfe de bu kadar takılır mı arkadaş, peh. Malum tatil yine İstanbul - Kuşadası arası mekik dokuma durumu oldu en otobüslüsünden. Fekat bu sefer ilginçtir dönüş yolunun ilk 2 saati hariç gayet sorunsuz ve güzel geçti yolculuk. Gidiş yolunda bindiğim otobüste televizyon ve internet bağlantısı vardı. Tamam bunlara alıştık artık her otobüste olması standart bir duruma geldi ama o koltuğun yanındaki priz neydi peki? Baya bildiğin adamlar sen bilgisayarını bağla diye priz koymuşlar kenara... Yok artık daha neler dedim ve tabii ki ben de bilgisayarcığımı bağladım o prize. Prize bilgisayar bağlamak da enteresan olur düşününce, neyse. Yanımdaki yolcu arkadaş ise olayın nerdeyse dışkısını çıkartmış bir vaziyette seyahat etmekteydi. 1 lap top, 2 tane o en büyük ekranlı dokunmatik cep telefonlarından ve 1 de 16gb'lık elim kadar bir ipod. Dedim ki; sen radyasyondan ölürsün 1 saate kadar, yanında beni de götürürsün. Nasıl bir iletişim manyağısın? Nasıl bir sosyalsin de bu kadar cihazı yanında taşıyorsun sen?.. Sabaha kadar çıkçıkçıkçık yazıştı zaten, sonra da yüzü yeşilleşmeye başladı ve eridi...
En tatsız olarak tanımlayabiliceğim şey koltuğun yatmamasıydı. Standarttır zaten o, her yolculukta en az 1 şanslı insanın başına gelir ve o koltuk yatmaz. Bu sefer ki şanslı da bendim nedense. Öndeki vatandaşın geriye yatırmaması da cabası, sağolsun varolsun sağlığına duacıyız. Peki dönüşte %70'i boş olan otobüste önüme çocuklu bir aile gelmesi ve aile babasının koltuğu sonuna kadar yatırması bana bu ahir dünyada yaptıklarım için bir ceza mıydı? Onu zaman göstirir sanırım. Var'an Turizm'in osbüslerinde öyle bir problem var; koltuklar 180 derece yatıyor. Koltuk değil zaten onlar yatak diyorum ben kendilerine. Eğer sen dik oturuyorsan, önündeki de tam olarak yatırmışsa adamın yahut kadının anlı senin direkt olarak ağzının içine giriyor, o derece. Neyse öyle böyle gittik - geldik medcezir yaptık ve tatili yedik. Mektep yarın açılıyor, yarreppim çok heyecanlıyım. Bu içimdeki ilk gün heyecanını şu yaşıma geldim hâlâ atamadımdımdımdımdım... Dımıdan havası.
O değil de Gary Moore Ölmüş... Nasıl olucak şimdi? Still got the blues'lar öksüz kaldı diye show haber başlığı atıyim mi sana? Bize de sahnede çalarken Emre Abi'nin "bu şarkıyı bıdı bıdı'nın anısına çalıyoruz şimdi" diyeceği adamların arasına bir kişi daha dahil oldu. Şaka maka o sustain'li tonlarını özlüycez Gary Moore'un...
Bir de tatilde 5man diye bir grup izledim İzmirli, çocuklar çok iyi çaldılar. Alsancak Kybele'de çalıyorlarmış, tanımıyorum hiçbirini ama hepsi groove çocuklar. Çok şeker bir sesi olan vokalistleri var, grubun adı 5man ama vokal hatun. Bak bak nasıl? Bir o kadar da şakacılar değil mi? Kelime esprili grup adı üreten bir de davulcuları var. Velhâsıl İzmir'de ikâmet ediyorsanız eğer gidiniz ve dinleyiniz. Her Çarşamba, Alsancak Kybele.
Musıki dedik ya bir kere e hadi öyle gidelim. Gevende'nin "Sen Balık Değilsin Ki!" adlı 2. albümleri çıkmış. Neden, nasıl oldu bilmiyorum ama konserlerine gittikten sonra takip etmeye, bu albümü de dinledikten sonra bayılmaya başladım bu gruba. Sahneleri çok iyi ve çalgılarına çok hakim adamlar. Aynı oranda albümde de hissedebiliyorsun bunu, "bütün" olarak çalmışlar. Müzikte, özellikle de grup müziğinde bir bütünü yakalamak ve o doğrultuda çalmak çok önemlidir. Eğer o kıvamı tutturabilirsen 93 kat ince hamurlu antep baklavası gibi leziz olur ortaya çıkan ürün. Bu adamlar da o lezzeti gayet iyi yakalamışlar, takip edin. Sana dedim şşşş takip et!..
Gelelim Elif Çağlar Muslu'nun M-U-S-I-C albümüne. Hatta gelmeyip uzaktan dinlesek, izlesek bile olur. Bana göre, bak bana göre diyorum dikkat edersen merkez benim burda ve bu blog benim, o halde benim kurallarıma uymak zorundasın burda. O elindekini sakince yere bı... Ne diyorduk, heh; bence Türkiye'de bugüne kadar çıkmış kadın caz vokal albümleri arasında abartısız en iyisi bu albüm. Bu çıta Elif Çağlar Muslu'nun albümünü dinlemeden önce benim için " Jülide Özçelik - Jazz İstanbul" albümüydü. Şimdi bir tık, hatta birkaç tık geçti onu bu albüm. Davulcu bir arkadaşıma yolladığımda bir parçasını; "Türk değil di mi bu kadın? Amerika'da mı çıktı bu albüm?" diye peşpeşe bir sürü soru sordu. Teknik ve enstrüman açısından bir kaç tatsız yer olsa bile geneli o kadar beğeniyorsun ki, o kusurlar bile görüş alanından hızla uzaklaşıyor. Ayrı ayrı tadı olan tüm parçaları anlatmıycam sana burda şimdi, git al albümü uğraştırma beni.
O değil de diyerek bitirmek ve daha başka bir konu daha açmak isterdim sana ama adını feriha koydum. O nasıl bir saçma dizi ismidir arkadaş...
K.
En tatsız olarak tanımlayabiliceğim şey koltuğun yatmamasıydı. Standarttır zaten o, her yolculukta en az 1 şanslı insanın başına gelir ve o koltuk yatmaz. Bu sefer ki şanslı da bendim nedense. Öndeki vatandaşın geriye yatırmaması da cabası, sağolsun varolsun sağlığına duacıyız. Peki dönüşte %70'i boş olan otobüste önüme çocuklu bir aile gelmesi ve aile babasının koltuğu sonuna kadar yatırması bana bu ahir dünyada yaptıklarım için bir ceza mıydı? Onu zaman göstirir sanırım. Var'an Turizm'in osbüslerinde öyle bir problem var; koltuklar 180 derece yatıyor. Koltuk değil zaten onlar yatak diyorum ben kendilerine. Eğer sen dik oturuyorsan, önündeki de tam olarak yatırmışsa adamın yahut kadının anlı senin direkt olarak ağzının içine giriyor, o derece. Neyse öyle böyle gittik - geldik medcezir yaptık ve tatili yedik. Mektep yarın açılıyor, yarreppim çok heyecanlıyım. Bu içimdeki ilk gün heyecanını şu yaşıma geldim hâlâ atamadımdımdımdımdım... Dımıdan havası.
O değil de Gary Moore Ölmüş... Nasıl olucak şimdi? Still got the blues'lar öksüz kaldı diye show haber başlığı atıyim mi sana? Bize de sahnede çalarken Emre Abi'nin "bu şarkıyı bıdı bıdı'nın anısına çalıyoruz şimdi" diyeceği adamların arasına bir kişi daha dahil oldu. Şaka maka o sustain'li tonlarını özlüycez Gary Moore'un...
Bir de tatilde 5man diye bir grup izledim İzmirli, çocuklar çok iyi çaldılar. Alsancak Kybele'de çalıyorlarmış, tanımıyorum hiçbirini ama hepsi groove çocuklar. Çok şeker bir sesi olan vokalistleri var, grubun adı 5man ama vokal hatun. Bak bak nasıl? Bir o kadar da şakacılar değil mi? Kelime esprili grup adı üreten bir de davulcuları var. Velhâsıl İzmir'de ikâmet ediyorsanız eğer gidiniz ve dinleyiniz. Her Çarşamba, Alsancak Kybele.
Musıki dedik ya bir kere e hadi öyle gidelim. Gevende'nin "Sen Balık Değilsin Ki!" adlı 2. albümleri çıkmış. Neden, nasıl oldu bilmiyorum ama konserlerine gittikten sonra takip etmeye, bu albümü de dinledikten sonra bayılmaya başladım bu gruba. Sahneleri çok iyi ve çalgılarına çok hakim adamlar. Aynı oranda albümde de hissedebiliyorsun bunu, "bütün" olarak çalmışlar. Müzikte, özellikle de grup müziğinde bir bütünü yakalamak ve o doğrultuda çalmak çok önemlidir. Eğer o kıvamı tutturabilirsen 93 kat ince hamurlu antep baklavası gibi leziz olur ortaya çıkan ürün. Bu adamlar da o lezzeti gayet iyi yakalamışlar, takip edin. Sana dedim şşşş takip et!..
Gelelim Elif Çağlar Muslu'nun M-U-S-I-C albümüne. Hatta gelmeyip uzaktan dinlesek, izlesek bile olur. Bana göre, bak bana göre diyorum dikkat edersen merkez benim burda ve bu blog benim, o halde benim kurallarıma uymak zorundasın burda. O elindekini sakince yere bı... Ne diyorduk, heh; bence Türkiye'de bugüne kadar çıkmış kadın caz vokal albümleri arasında abartısız en iyisi bu albüm. Bu çıta Elif Çağlar Muslu'nun albümünü dinlemeden önce benim için " Jülide Özçelik - Jazz İstanbul" albümüydü. Şimdi bir tık, hatta birkaç tık geçti onu bu albüm. Davulcu bir arkadaşıma yolladığımda bir parçasını; "Türk değil di mi bu kadın? Amerika'da mı çıktı bu albüm?" diye peşpeşe bir sürü soru sordu. Teknik ve enstrüman açısından bir kaç tatsız yer olsa bile geneli o kadar beğeniyorsun ki, o kusurlar bile görüş alanından hızla uzaklaşıyor. Ayrı ayrı tadı olan tüm parçaları anlatmıycam sana burda şimdi, git al albümü uğraştırma beni.
O değil de diyerek bitirmek ve daha başka bir konu daha açmak isterdim sana ama adını feriha koydum. O nasıl bir saçma dizi ismidir arkadaş...
K.
17 Ocak 2011 Pazartesi
Maval
"Gün geçmiyor ki yeni bir gariplikle karşılaşmayalım" diye bir cümle vardı haber bültenlerinde, anımsıyorum. İstanbul hakikaten enteresan bir şehir, hele ki benim oturduğum semt daha da bir enteresan. Tarlabaşı diye bir gerçek var İstanbul'da. Zenci, Roman, Laz, Arap, Kürt, Türkmen her çeşit kökene mensup insan var etrafta ama tabi ki bu çeşninin içinde en dişe dokunanı Türkler. Oturduğum binanın iki blok ötesinde, karakolun tam karşısındaki apartmanın çatısına tiner ile baya bir haşır neşir olmuş bir zât-ı muhterem çıktı bugün. Dikkat çekmek için çatıdan aşağı 3-5 kiremit salladı, e haliyle de istediği dikkati de çekti. Ne işi var o çatıda dersen, konu başlığını "intihar" olarak özet geçerim sana...
Sirenler mirenler, bir anda itfaiye arabalarıyla doldu evin önü. Balkondan noluyor diye izlerken bir anda telefon çaldı, 5 dakika içeri gidip geldim ve tekrar aşağı baktığımda yolun iki yakasında da 1837843781764 milyon baloncuk insan toplandığına şahit oldum. Ne ara yayıldı o intihar haberi, nasıl o kadar insan bir anda peyda oldu anlamadım. Türk milleti meraklı derler, hakikaten de öyle. "Sen niye balkondan izledin?" dersen, e ben de Türküm, ondan olsa gerek. İtfaiyeci abiler hemen otomatik pompalarla şişirerek o büyük hava yastığını adamın muhtemel atlama noktasının altına koydular. Fakat bir yandan da yer kısıtlı ve apartmanın tam önüne park etmiş araçlar vardı. Yani adam mazallah atlasa o çokta büyük olmayan hava yastığına denk gelme ihtimali zannımca çok düşük olacaktı. Nitekim de atlamadı zaten, polisler bir şekilde ikna edip adamı ordan çekip aldılar. Beni asıl hayretler içersine düşüren -nedense- o adamın çatıya çıkıp intihara teşebbüsü değil, aşağıdaki güruhun "atla atla atla, hadi bekletme bizi, atla da izleyelim" gibisinden insanı dehşete düşüren tezahüratları ve ıslıkları oldu. Abartmıyorum en az 60-70 kişi elinde cep telefonu ile olayı başından sonuna kadar görüntüledi. O kalabalığın arasında elini sabit bir şekilde çatıya doğru tutarak görüntü alan insanları hayal edebilirsin.
Anlamakta zorlandığım şey, o insanların yaşanılan şeyi ne boyutta algıladıkları. Gülme seslerinin ve çatıdaki adamın kenara biraz olsun yaklaştığında, aşağıda oluşan heyecanla orantılı alkışın nasıl bir dışavurum olduğunu çözemedim. İnsanlar için sonucu "ölüm" olabilecek bir şey bu derece dalgaya alınacak kadar basitleşti mi artık? O kıvama mı getirildik, yoksa zaten o maya baştan beri içimizde mi vardı? O adam ordan atlasa, yani hayal bile etmek istemiyorum ama beyni o asfaltın üzerinde kalacaktı büyük ihtimal. Çünkü bina yüksek ve itfaiyecilerin mevcut teknik ekipmanları ile onu denk getirip tutabilmeleri çok zordu. Peki sen o adamın atlayışını kameraya kaydettikten sonra o görüntüyü kime izleteceksin? Hiç mi etkilenmeyeceksin ondan? Yoksa her şey meraktan ziyade "herhangi bir haber kanalına bu görüntüyü okuturum'dan" mı ibaret? Sonuçları ne çıkar bilmiyorum ama ben bugün orda gördüğüm ortamdan garip bir şekilde etkilendim. İnsanların geldiği boyut nasıl bir duruma erişti anlam veremiyorum. Hayır bu durum "oov merhaba halk, ben sizi anlamıyorum neler yapıyorsunuz böyle aman tanrım" gibilerinden bir şey değil; hakikaten orda belki bir insanın hayatı sonlanacaktı ve aşağıda onu izleyenler bu sonu görmek için ellerinden geleni yaptılar. Velhasıl öyle bir durum olmadı ve polisler bir şekilde adamı ikna ederek çatıdan indirdiler. O 5 dakika içinde toplanan kalabalık da yine aynı hızda bir anda gözden kayboldu, iyi de oldu.
Oluşturulan veya ısrarla oluşturulmaya çalışılan altkültür - üstkültür ayrımını artık çok âşikâr bir şekilde gözlemleyebiliyorsun. Gelinen nokta iç açıcı mı yoksa aksine kapatıcı bir etkiye mi sahip, bunu bekleyip görmeye hiç gerek yok. Tam da aklından geçen gibi, çok saçma ve anlamsız bir hal almış durumda. Hani derler ya "senin annene, kardeşine yapsalar naparsın arkadaş?" ya o çatıdaki aşağıda ıslık çalıp atla diye bağıran adamlardan birinin yakını olsaydı? Aslında ne kadar basit bir varsayım değil mi? O adam tahminen ıslık ve alkış kombinasyonu düzeyinde bir tepki verip, önüne gelene saldırarak sonuç almaya çalışırdı. Bunu sadece eğitimle çözebiliriz vıdıvıdı diye maval okumayacağım tabiki, banane nasıl çözerse çözsün. O benim çözüm getirebiliceğim ve sonucunu değiştirebileceğim kadar basit bir durum değil. Beni rahatsız eden "neden ben böyle bir duruma şahit olmaya maruz kalıyorum?" asıl batan durum bu...
K.
Sirenler mirenler, bir anda itfaiye arabalarıyla doldu evin önü. Balkondan noluyor diye izlerken bir anda telefon çaldı, 5 dakika içeri gidip geldim ve tekrar aşağı baktığımda yolun iki yakasında da 1837843781764 milyon baloncuk insan toplandığına şahit oldum. Ne ara yayıldı o intihar haberi, nasıl o kadar insan bir anda peyda oldu anlamadım. Türk milleti meraklı derler, hakikaten de öyle. "Sen niye balkondan izledin?" dersen, e ben de Türküm, ondan olsa gerek. İtfaiyeci abiler hemen otomatik pompalarla şişirerek o büyük hava yastığını adamın muhtemel atlama noktasının altına koydular. Fakat bir yandan da yer kısıtlı ve apartmanın tam önüne park etmiş araçlar vardı. Yani adam mazallah atlasa o çokta büyük olmayan hava yastığına denk gelme ihtimali zannımca çok düşük olacaktı. Nitekim de atlamadı zaten, polisler bir şekilde ikna edip adamı ordan çekip aldılar. Beni asıl hayretler içersine düşüren -nedense- o adamın çatıya çıkıp intihara teşebbüsü değil, aşağıdaki güruhun "atla atla atla, hadi bekletme bizi, atla da izleyelim" gibisinden insanı dehşete düşüren tezahüratları ve ıslıkları oldu. Abartmıyorum en az 60-70 kişi elinde cep telefonu ile olayı başından sonuna kadar görüntüledi. O kalabalığın arasında elini sabit bir şekilde çatıya doğru tutarak görüntü alan insanları hayal edebilirsin.
Anlamakta zorlandığım şey, o insanların yaşanılan şeyi ne boyutta algıladıkları. Gülme seslerinin ve çatıdaki adamın kenara biraz olsun yaklaştığında, aşağıda oluşan heyecanla orantılı alkışın nasıl bir dışavurum olduğunu çözemedim. İnsanlar için sonucu "ölüm" olabilecek bir şey bu derece dalgaya alınacak kadar basitleşti mi artık? O kıvama mı getirildik, yoksa zaten o maya baştan beri içimizde mi vardı? O adam ordan atlasa, yani hayal bile etmek istemiyorum ama beyni o asfaltın üzerinde kalacaktı büyük ihtimal. Çünkü bina yüksek ve itfaiyecilerin mevcut teknik ekipmanları ile onu denk getirip tutabilmeleri çok zordu. Peki sen o adamın atlayışını kameraya kaydettikten sonra o görüntüyü kime izleteceksin? Hiç mi etkilenmeyeceksin ondan? Yoksa her şey meraktan ziyade "herhangi bir haber kanalına bu görüntüyü okuturum'dan" mı ibaret? Sonuçları ne çıkar bilmiyorum ama ben bugün orda gördüğüm ortamdan garip bir şekilde etkilendim. İnsanların geldiği boyut nasıl bir duruma erişti anlam veremiyorum. Hayır bu durum "oov merhaba halk, ben sizi anlamıyorum neler yapıyorsunuz böyle aman tanrım" gibilerinden bir şey değil; hakikaten orda belki bir insanın hayatı sonlanacaktı ve aşağıda onu izleyenler bu sonu görmek için ellerinden geleni yaptılar. Velhasıl öyle bir durum olmadı ve polisler bir şekilde adamı ikna ederek çatıdan indirdiler. O 5 dakika içinde toplanan kalabalık da yine aynı hızda bir anda gözden kayboldu, iyi de oldu.
Oluşturulan veya ısrarla oluşturulmaya çalışılan altkültür - üstkültür ayrımını artık çok âşikâr bir şekilde gözlemleyebiliyorsun. Gelinen nokta iç açıcı mı yoksa aksine kapatıcı bir etkiye mi sahip, bunu bekleyip görmeye hiç gerek yok. Tam da aklından geçen gibi, çok saçma ve anlamsız bir hal almış durumda. Hani derler ya "senin annene, kardeşine yapsalar naparsın arkadaş?" ya o çatıdaki aşağıda ıslık çalıp atla diye bağıran adamlardan birinin yakını olsaydı? Aslında ne kadar basit bir varsayım değil mi? O adam tahminen ıslık ve alkış kombinasyonu düzeyinde bir tepki verip, önüne gelene saldırarak sonuç almaya çalışırdı. Bunu sadece eğitimle çözebiliriz vıdıvıdı diye maval okumayacağım tabiki, banane nasıl çözerse çözsün. O benim çözüm getirebiliceğim ve sonucunu değiştirebileceğim kadar basit bir durum değil. Beni rahatsız eden "neden ben böyle bir duruma şahit olmaya maruz kalıyorum?" asıl batan durum bu...
K.
8 Ocak 2011 Cumartesi
İletişmek
Ooooooooooooon, dookuuuuuuuz, sekiiiiiiiiiiiiiz... Dur yahu, çoktan girdik değil mi yeni yıla? Evet evet, hatta 8 gün geçmiş üzerinden vay be. Zaman ne çabuk geçiyor geyiği yapiyim mi sana? Dur dur kapatma sayfayı tamam vazgeçtim. Ben 2010'da kalsam olur mu? Yeni yıla girmeden başladı gudubetlikler bu sene. Normalde her sene çalışırım ben yılbaşında, musıki icrası falan filan. Bu sene öyle olmadı, daha doğrusu olamadı. Arka arkaya 3 tane birden iş iptal olur mu arkadaş? Bu nasıl bir yeni yıl, sağlık, mutluluk, iş, para, huzur kombinasyona giriştir. İş konusunda daha başta tökezlediğime göre devamı da böyle gider bunun... Dememi bekleme benden. Hangi yıl güzelliklerin çoğunlukta gittiği bir yıl oldu ki? Acı gerçekler diye birşey var biliyorsun değil mi Hamit? Her yıl aralık ayının sonunda tekrarlanan hayaller, dilekler ama nerden tutarsan tut yine de pamuk gibi elinde kalıveriyor. Yalan o dilek milek. Yok öyle armut piş ağzıma düş, zeminini hazırla ki kendi gelsin bikbikbikbikbikbik... Latîfe yapıyorum yahu, Merkür uzaklaşıyormuş bu yıl o yüzden güzel geçicek herşey. Ne alakaysa...
İstanbul için Taksim diye bir gerçek vardır yılbaşında. Bu sene de o gerçek hiç mi hiç değişmeyerek tüm heybetiyle ortadaydı. Saat 20.00 civarlarında Kadıköy tarafında geçmek için evden çıktığımda, İstiklâl Caddesi'ne çıkmamla Tarlabaşı Bulvarı'na geri kaçmam bir oldu. O nasıl saçma bir kalabalıktı, daha doğrusu o kalabalık mıydı? Onlar insan mıydı? 8 güç geçti hâlâ çözebilmiş değilim. Bence İstanbul dışından otobüs kaldırıyorlar yılbaşında Taksim için. Yok yani öyle bir güruh başka hiçbir yerde yok. Erkek olduğum halde ben bile sorguladım kendimi burda ne işim var diye ki hatun milletini düşünmek bile istemiyorum. Zaten mevzuyu herkes biliyor gerisini anlatmaya gerek yok. Ev iyidir yılbaşında, candır...
Herkesin birbirine sorduğu klasik soru vardır yılbaşı ertesi görüşüldüğünde. Naptın yılbaşında? İdeal cevap ise; sanane'dir. Tabii bu herkese söylenemez potansiyeli olana yapıştırıcaksın, o zaten afallar. O esnada arazi vitesine takıyorsun 3-4 saniye sonra o anca kavrar zaten olayı. Neyse çok gereksiz geyik yaptım girişte. Hmm ben mi naptım bu yıl? Mevcut mahalde çok fazla serotonin salgıladım, var gerisini sen anla...
Ortak noktalar vardır insanlar arasında, bilir misin? Onlar bazı şeylerin devamlılığını ve düzgün gelişimini sağlayan köprülerdir bana göre. 2, 3 veya duruma göre değişen insan sayısında aradaki bağları kurmaya yarar. Benim için çok önemlidir ortaklık. Herşeyden önce arkadaş olmanı sağlar; he baktın neredeyse eksi düzeydesin o zaman incelir incelir ve kopar. Hiçbirşey anlamaz tavşan gibi kalırsın ortada. Nitekim bende çok zuhûr eder bu mevzu. Ketum olur çıkarım o birikintinin arasında. Çünkü iteklesen de ilerlemez mevzu, ne tarafından tutsan elinde kalır. Haklı mıyım, haksız mıyım onu hiçbir zaman sorgulamadım fakat ortada pek de tatlı sonuçlar bırakmıyorsa sanırım çok da haksız sayılmam. Benim veya senin karşındakine anlattığını -duruma göre minimum düzeye indirgeyerek- zat anlamıyor yahut anlamak için çaba göstermiyorsa, ben sorunu kendimde değil ona maaş bağlayan devlette ararım. Nolcak bu hükümetin hali? Değil tabii konumuz. Ne diyorduk, heh; o anlamama noktasında da zaten ortak noktalar devreye girip seni ve karşındakini büyük bir girdaptan kurtarır. O ortak noktalar bana göre anlaşmanızı sağlar, iletişimi hızlandırır. Yoksa sen onun nezninde, o da senin gözünde "ne sayıklıyor bu aptal" konumundan, amuda kalksa bile kurtulamaz. Bir de mecburiyetten dolayı aynı yerde bulunduğun insanlar vardır, o konuya hiç girmiyorum bile. Velhâsıl iletişim önemlidir, yoksa altın tepside sunsan bile muhattap aldığın canlı seni anlamıyorsa onu tadı, tuzu fazla kaçmış sulu yemekten farksız değildir.
Ya herşeyi geçtim yılbaşında naptın?
K.
İstanbul için Taksim diye bir gerçek vardır yılbaşında. Bu sene de o gerçek hiç mi hiç değişmeyerek tüm heybetiyle ortadaydı. Saat 20.00 civarlarında Kadıköy tarafında geçmek için evden çıktığımda, İstiklâl Caddesi'ne çıkmamla Tarlabaşı Bulvarı'na geri kaçmam bir oldu. O nasıl saçma bir kalabalıktı, daha doğrusu o kalabalık mıydı? Onlar insan mıydı? 8 güç geçti hâlâ çözebilmiş değilim. Bence İstanbul dışından otobüs kaldırıyorlar yılbaşında Taksim için. Yok yani öyle bir güruh başka hiçbir yerde yok. Erkek olduğum halde ben bile sorguladım kendimi burda ne işim var diye ki hatun milletini düşünmek bile istemiyorum. Zaten mevzuyu herkes biliyor gerisini anlatmaya gerek yok. Ev iyidir yılbaşında, candır...
Herkesin birbirine sorduğu klasik soru vardır yılbaşı ertesi görüşüldüğünde. Naptın yılbaşında? İdeal cevap ise; sanane'dir. Tabii bu herkese söylenemez potansiyeli olana yapıştırıcaksın, o zaten afallar. O esnada arazi vitesine takıyorsun 3-4 saniye sonra o anca kavrar zaten olayı. Neyse çok gereksiz geyik yaptım girişte. Hmm ben mi naptım bu yıl? Mevcut mahalde çok fazla serotonin salgıladım, var gerisini sen anla...
Ortak noktalar vardır insanlar arasında, bilir misin? Onlar bazı şeylerin devamlılığını ve düzgün gelişimini sağlayan köprülerdir bana göre. 2, 3 veya duruma göre değişen insan sayısında aradaki bağları kurmaya yarar. Benim için çok önemlidir ortaklık. Herşeyden önce arkadaş olmanı sağlar; he baktın neredeyse eksi düzeydesin o zaman incelir incelir ve kopar. Hiçbirşey anlamaz tavşan gibi kalırsın ortada. Nitekim bende çok zuhûr eder bu mevzu. Ketum olur çıkarım o birikintinin arasında. Çünkü iteklesen de ilerlemez mevzu, ne tarafından tutsan elinde kalır. Haklı mıyım, haksız mıyım onu hiçbir zaman sorgulamadım fakat ortada pek de tatlı sonuçlar bırakmıyorsa sanırım çok da haksız sayılmam. Benim veya senin karşındakine anlattığını -duruma göre minimum düzeye indirgeyerek- zat anlamıyor yahut anlamak için çaba göstermiyorsa, ben sorunu kendimde değil ona maaş bağlayan devlette ararım. Nolcak bu hükümetin hali? Değil tabii konumuz. Ne diyorduk, heh; o anlamama noktasında da zaten ortak noktalar devreye girip seni ve karşındakini büyük bir girdaptan kurtarır. O ortak noktalar bana göre anlaşmanızı sağlar, iletişimi hızlandırır. Yoksa sen onun nezninde, o da senin gözünde "ne sayıklıyor bu aptal" konumundan, amuda kalksa bile kurtulamaz. Bir de mecburiyetten dolayı aynı yerde bulunduğun insanlar vardır, o konuya hiç girmiyorum bile. Velhâsıl iletişim önemlidir, yoksa altın tepside sunsan bile muhattap aldığın canlı seni anlamıyorsa onu tadı, tuzu fazla kaçmış sulu yemekten farksız değildir.
Ya herşeyi geçtim yılbaşında naptın?
K.
24 Aralık 2010 Cuma
Hayal Et
Haber sitelerine bakıyordum az önce. Birden son 1 haftada dünya geneliyle ilgili gözattığım başlıklardaki tek ortak noktanın "silah" olduğunu farkettim. "Nasıl yani, e çok normal" diyebilirsin. Hayır çok çok normal bir durum yok bence ortada. Ortalık nükleer lafından geçilmiyor. Hem nükleer silah hem de binimum yeni teknolojik ürünler. Yok barut kullanılmadan ışık hızından daha üst seviyede giden toplar, yok efendim bilmem kaç tane uçak alabilen gemiler... Noluyor? Neden bu âlelacele yapılan silah depolaması? Nedir bu yığınak diye hiç düşündün mü? Aslına bakarsan ben de pek kafa yormuyordum buna ama son zamanlarda o kadar çok dikkatimi çekmeye başladı ki...
Çok fazla siyasi ve kıçında blue jean'li, ayağında convers'li heyecanlı devrimci tribinde yazılar yazmaktan haz etmiyorum aslında. Fakat ara sıra etrafta neler döndüğünü bilip o doğrultuda bir fikir haznesi yaratıp, yorumlarını ve söylemlerini şekillendirmen gerekir. Mesela geçenlerde TBMM'den geçen silah ruhsatı yasası. Yani onu bırak konuşup tartışmayı, insanın aklı mantığı kabullenmek istemez. Ama burdaki keskin nokta "insan"... İnsanın diyorum farkındaysan. Yoksa hangi "insan evladı" kalkıpta ruhsat yaşını 18'e indirir, bunu beyin kabullenmiyor bence. Nolucak yani o yaşı 18'e indirip beline 2 tane silah takınca? 2 silahla daha mı fazla can yakıcaksın? Yahut "alem" dedikleri çocukken topu inşaata kaçmış insanların birbirlerine caka attığı ortamlarda daha mı sözün geçicek? Tabii ki bu saydıklarım olucak ama bunun kime, ne açıdan bir faydası olur onu bir kalıba sokmaya çalışmıyorum bile. Daha dün önümde iki liseli çocuk birbirlerine hoşçakal derken taaak tuuuk kafalarını tokuşturdular, var gerisini sen anla...
Vikiliks mikiliks bir yığın ıvır zıvır kaktırmaya çalıştılar tüm dünyaya, farkettin değil mi? Ivır zıvır diyorum çünkü içinde dişe dokunan ve somut olarak çıkarttığım bir tek şey İran'daki nükleer silahlardı. Gerisi; yok o ona bunu demiş, bu buna bunu demiş mahalle karısı düzeyinde diplomatların yaptıkları dedikodular. Eee? sence bu bir zemin değil mi? Irak'ta da yok muydu o silahlardan? Vardı dıdıdııdıdıdı... Yani onlar öyle zannediyorlardı, yok yok zannetmiyorlardı hepsini biliyorlardı. Asıl önemli olan artı ürün dediğimiz ham madde, petrol vb şeyler. Girmiyorum şimdi o muhabbete... İnsanları olacak olan birtakım şeylere hazırlamak ve "neden yaptınız" dedikleri zaman "e ama biz size bunları belgelerle bile ispat ettik, yani aslında biz bile etmedik bak içimizden bilgi sızdırdılar" senaryoları ve akabinde doğacak olan sorgulamalara kılıflar uydurmaca...
Yaşamaya çalışıp, nefes aldığın dünyanın nasıl bir bok çukurunun içine doğru sürüklendiğinin sen de farkındasın, ben de. Bu bir bilinçlendirme veya gaza getirme yazısı değil. Düşünsene herhangi bir savaş durumunda olabilicekleri? Felaket tellallığı yapmak istemiyorum ama biraz irdele, hayalinde oluşturmaya çalış. En son Irak Savaşı'nı düşün, canlı yayında izledik televizyondan. Mevcut teknoloji ile, nükleerler ile, füze sistemleri ile yapılabilicekleri bir canlandır kafanda...
Peki ya sonrası? Hadi bu dünyanın içine sıçtık, yaşayabiliceğin bir tarafı kalmadı, toplanın b dünyasına mı gidiyoruz diyecekler çok merak içindeyim. O sonrasındaki ekolojik denge ne olucak? doğal sistem ne olucak? toplumlar arası diyaloglar -tabii diyaloğa geçebiliceğin bir toplum kalırsa- ne olucak? hatta ne olucak da ne olucak? Milyonlarca soru üretebilirsin burdan. Ama kaç tane cevap elde edersin orası muamma...
Büyük ülkelerin yumurta kapı modunda koşa koşa yaptıkları silah yığınağını ve bunun doğurabiliceği sonuçları, en küçük bir kıvılcımda olabilicekleri hepimiz biliyoruz. Peki buna karşı ne yapabiliriz? Tabii ki hiçbirşey. Fare dağa küsmüş dağın haberi falan filan...
En azından şunu şunu yapıp bu şekilde bilinçlenmeliyiz diye öksürmiycem sana burda. Ama en azından olanları, olabilicekleri ve sonuçlarını hayal edip kafanda canlandırmaya çalış, çalışalım, çalışsınlar...
İnsanlar arasında dolaşan bir şehir efsanesi vardır. Kâhin'in biri; "3. Dünya Savaşı'nın nasıl olucağını bilmem ama, 4.'sü taş ve sopalarla olacak onu biliyorum" demiş ve bu masal da burdaaaa bitmiş...
K.
Çok fazla siyasi ve kıçında blue jean'li, ayağında convers'li heyecanlı devrimci tribinde yazılar yazmaktan haz etmiyorum aslında. Fakat ara sıra etrafta neler döndüğünü bilip o doğrultuda bir fikir haznesi yaratıp, yorumlarını ve söylemlerini şekillendirmen gerekir. Mesela geçenlerde TBMM'den geçen silah ruhsatı yasası. Yani onu bırak konuşup tartışmayı, insanın aklı mantığı kabullenmek istemez. Ama burdaki keskin nokta "insan"... İnsanın diyorum farkındaysan. Yoksa hangi "insan evladı" kalkıpta ruhsat yaşını 18'e indirir, bunu beyin kabullenmiyor bence. Nolucak yani o yaşı 18'e indirip beline 2 tane silah takınca? 2 silahla daha mı fazla can yakıcaksın? Yahut "alem" dedikleri çocukken topu inşaata kaçmış insanların birbirlerine caka attığı ortamlarda daha mı sözün geçicek? Tabii ki bu saydıklarım olucak ama bunun kime, ne açıdan bir faydası olur onu bir kalıba sokmaya çalışmıyorum bile. Daha dün önümde iki liseli çocuk birbirlerine hoşçakal derken taaak tuuuk kafalarını tokuşturdular, var gerisini sen anla...
Vikiliks mikiliks bir yığın ıvır zıvır kaktırmaya çalıştılar tüm dünyaya, farkettin değil mi? Ivır zıvır diyorum çünkü içinde dişe dokunan ve somut olarak çıkarttığım bir tek şey İran'daki nükleer silahlardı. Gerisi; yok o ona bunu demiş, bu buna bunu demiş mahalle karısı düzeyinde diplomatların yaptıkları dedikodular. Eee? sence bu bir zemin değil mi? Irak'ta da yok muydu o silahlardan? Vardı dıdıdııdıdıdı... Yani onlar öyle zannediyorlardı, yok yok zannetmiyorlardı hepsini biliyorlardı. Asıl önemli olan artı ürün dediğimiz ham madde, petrol vb şeyler. Girmiyorum şimdi o muhabbete... İnsanları olacak olan birtakım şeylere hazırlamak ve "neden yaptınız" dedikleri zaman "e ama biz size bunları belgelerle bile ispat ettik, yani aslında biz bile etmedik bak içimizden bilgi sızdırdılar" senaryoları ve akabinde doğacak olan sorgulamalara kılıflar uydurmaca...
Yaşamaya çalışıp, nefes aldığın dünyanın nasıl bir bok çukurunun içine doğru sürüklendiğinin sen de farkındasın, ben de. Bu bir bilinçlendirme veya gaza getirme yazısı değil. Düşünsene herhangi bir savaş durumunda olabilicekleri? Felaket tellallığı yapmak istemiyorum ama biraz irdele, hayalinde oluşturmaya çalış. En son Irak Savaşı'nı düşün, canlı yayında izledik televizyondan. Mevcut teknoloji ile, nükleerler ile, füze sistemleri ile yapılabilicekleri bir canlandır kafanda...
Peki ya sonrası? Hadi bu dünyanın içine sıçtık, yaşayabiliceğin bir tarafı kalmadı, toplanın b dünyasına mı gidiyoruz diyecekler çok merak içindeyim. O sonrasındaki ekolojik denge ne olucak? doğal sistem ne olucak? toplumlar arası diyaloglar -tabii diyaloğa geçebiliceğin bir toplum kalırsa- ne olucak? hatta ne olucak da ne olucak? Milyonlarca soru üretebilirsin burdan. Ama kaç tane cevap elde edersin orası muamma...
Büyük ülkelerin yumurta kapı modunda koşa koşa yaptıkları silah yığınağını ve bunun doğurabiliceği sonuçları, en küçük bir kıvılcımda olabilicekleri hepimiz biliyoruz. Peki buna karşı ne yapabiliriz? Tabii ki hiçbirşey. Fare dağa küsmüş dağın haberi falan filan...
En azından şunu şunu yapıp bu şekilde bilinçlenmeliyiz diye öksürmiycem sana burda. Ama en azından olanları, olabilicekleri ve sonuçlarını hayal edip kafanda canlandırmaya çalış, çalışalım, çalışsınlar...
İnsanlar arasında dolaşan bir şehir efsanesi vardır. Kâhin'in biri; "3. Dünya Savaşı'nın nasıl olucağını bilmem ama, 4.'sü taş ve sopalarla olacak onu biliyorum" demiş ve bu masal da burdaaaa bitmiş...
K.
14 Aralık 2010 Salı
Babay
Farklı kültürleri tanımak, onların içine nüfûz etmek dışardan çok birşey hissettirmiyormuş gibi gözükse de, dokununca ve içine girince çok farklı bir tat olduğunu sana gayet güzel bir şekilde anlatıyor. Son 2 haftadır cumartesi günleri bölümden cici bici bir arkadaşımla beraber Beyoğlu Balık Pazarı'ndaki Üç Horan Ermeni Kilisesi'ne gidiyoruz. Kiliseye gidiyoruz diyince aklında bin türlü soru oluştu farkındayım. Biz çoğu şeye kendimizi şartladığımız için, genel çizgi dışında olan birtakım olgular herdaim garip gelir, normaldir. Fakat bu tür bakış açıları, algı genişledikçe ve değiştikçe kendini pozitif yönde ve daha şeffaf düşüncelere bırakmakta. Ama bunu çok okumak, araştırmak ya da ben biliyorumculuk olarak algılama; salt farklı pencerelerden bakmak ve onları tartıp ince bir çizgi üzerinden değerlendirmekle alakalı. Misal, bugünlerde bir haber dikkatimi çekti. Yanılmıyorsam Bodrum'da Hristiyan bir Kanada vatandaşı vefat etmiş ve cenazesinin oradaki Müslüman Mezarlığı'na gömülmesini istemiş. Neyse öyleydi böyleydi cenazeyi oraya gömmüşler. Sonrasında ne olmuş? Hemen yandaki mezarların sahipleri "daaaaaaaayt kaldırın çabuk bu mezarı burdan, Haç'ta neymiş, Müslüman Mahallesinde salyangoz bikbikbikbikb..." vb tepkiler...
"Neden" diye sordum kendi kendime o haberi okuyunca. Aslında mantık olarak tezat bir durum. Ama ülkenin geneline baktığın zaman; yaşarken dipdibe olan insanlar öldükten sonra neden olamıyor ki? Yahut bu bir hoşgörüsüzlük mü? O orda olsa neolur, olmasa neolur? O orda seni neden rahatsız etti? Onlarca soru peşpeşe gelebilir bu durumun ardından. Velhâsıl Hristiyan vatandaşın mezarını oradan kaldırmışlar. Öyle de olucaktı zaten, ondan bir şüphem yoktu ama dediğim gibi "neden?"...
Heh, ne diyorduk Kilise evet. Niye gittik biz o Kilise'ye? Hampartsum notası öğrenmek için. Hampartsum notası nedir? Hampartsum Limonciyan tarafından takrîbi 18. yy'da bulunan bir Ermeni nota sistemi. Osmanlı İmparatorluğu döneminde birçok eseri notaya almayı sağlayan bu sistem, batı notasından tamamen farklı, tek çizgi üzerine yazılmaktadır. Bildiğimiz nota simgelerinden farklı olan Hampartsum, Türk Müziği'ndeki makam sistemi ile icra edilmektedir. Yani okuduğumuz eserler arasında Hicâz, Hüseynî ve benim ayılıp bayılarak dinlediğim Sultân-ı Yegâh makamı da bulunmaktaydı. İlk derste biraz zorlansak da mevcut müziğe âşinâ olduğumuz için duyuş açısından kavramamız zor olmadı. Fakat al bakalım şu hampartsum notalarını oku evlat dersen tabii ki leblebi gibi okuyamam o ayrı mevzu. Daha önce farklı Kiliselerin içine girmiştim fakat bu kadar çok uzun kalıp, o eşraftan insanlarla çok hukûkum olmamıştı. Çok farklı bir deneyim, yeni insanlar heey huhuuv hayat ne güzel tribine girmiyorum tabii ki ama hakikaten içine girince oradaki aynı ama bir o kadar da farklı havayı soluyorsun. Çok gazeteci cümlesi gibi oldu bir önceki cümle farkındayım. Ama öyle yani, bunun başka bir tarifi yok. Bir de bana ilginç gelen, tam öğle vakti biz nota çalışırken bir anda ezan okunmaya başlandı. O an çok garip bir duygu hissettim, nasıl anlatıyim; dışardan gelen ses ile içinde bulunduğun ortam aslında iki ayrı köşe ama sen o köşelerin tam da ortasında ince bir çizgide işini yapmaya çalışıyorsun. Bu asla rahatsız edici bir durum değildi. Hele ki, bize o nota sistemini öğreten Nişan Hoca'nın "kardeşliğimizi unutmayalım, eski günleri hatırlayalım" gibilerinden sözleri olan eserini seslendirmeye çalışırken o dışardan gelen ses ile bütünleşen ortam farklı bir haz verdi bana. Kurs sonrası ikram edilen simit ve çaylar da işin güzelliğinin cabasıydı...
Gelelim her yazıda değindiğimiz musıkî köşemize. Bu hafta ki güzîde konuklarımız; naif icraları, mütevâzi kişilikleri ve utangaç duruşlarıyla(!) "Kurban" grubu. Lise yıllarından beri takip ettiğim fakat ilk kez canlı performanslarını izlediğim grup, albümü takıp dinlediğinde cd'den ne duyuyorsan aynısını sahnede çalıyor hocam, 2, 2 daha 4 bu budur yani. Müzisyenler arasında bir tâbir vardır "ökkküz gibi çalmak" heh işte o adamlar o tanıma gayet güzel uyuyorlar. O cayır cayır riff'ler döne döne geliyor kulağına insanın. Her ne kadar 9 gözükse de konserin başlama saati adamlar tam 12'de sahneye çıktı. Biz de zati bunu tahmin ederek -daha doğrusu Elif'in daha önceki tecrübelerine dayanarak- 10.30 civarı gittik mekâna. İstanbullive adlı performans salonu akustik açısından biraz sıkıntılı fakat geniş, ferah biryer. Ama biraları rezalet, ayrıca 33'lük şişe 8lira. Yani öğrenciysen evde iç miç birşeyler yap öyle git, yoksa 8+8+8+8+8+8+8 batarsın vallahi... Eski ve son albümlerinden karışık bir liste ile 1,5 saat kadar çaldı Kurban. Hakikaten çaldı yani daha da dallandırıp budaklandırmaya gerek yok. Konser sonrası kulis, muhabbet sohbet, şu bu derken İstanbul'un Hababam Sınıfı'nın kötü kalpli müdürü tripli "alın lan size soğuk" adlı hediyesiyle evin yolunu tuttuk...
O değil de artık bizim bir çim adamımız var; adı da babay :)
K.
"Neden" diye sordum kendi kendime o haberi okuyunca. Aslında mantık olarak tezat bir durum. Ama ülkenin geneline baktığın zaman; yaşarken dipdibe olan insanlar öldükten sonra neden olamıyor ki? Yahut bu bir hoşgörüsüzlük mü? O orda olsa neolur, olmasa neolur? O orda seni neden rahatsız etti? Onlarca soru peşpeşe gelebilir bu durumun ardından. Velhâsıl Hristiyan vatandaşın mezarını oradan kaldırmışlar. Öyle de olucaktı zaten, ondan bir şüphem yoktu ama dediğim gibi "neden?"...
Heh, ne diyorduk Kilise evet. Niye gittik biz o Kilise'ye? Hampartsum notası öğrenmek için. Hampartsum notası nedir? Hampartsum Limonciyan tarafından takrîbi 18. yy'da bulunan bir Ermeni nota sistemi. Osmanlı İmparatorluğu döneminde birçok eseri notaya almayı sağlayan bu sistem, batı notasından tamamen farklı, tek çizgi üzerine yazılmaktadır. Bildiğimiz nota simgelerinden farklı olan Hampartsum, Türk Müziği'ndeki makam sistemi ile icra edilmektedir. Yani okuduğumuz eserler arasında Hicâz, Hüseynî ve benim ayılıp bayılarak dinlediğim Sultân-ı Yegâh makamı da bulunmaktaydı. İlk derste biraz zorlansak da mevcut müziğe âşinâ olduğumuz için duyuş açısından kavramamız zor olmadı. Fakat al bakalım şu hampartsum notalarını oku evlat dersen tabii ki leblebi gibi okuyamam o ayrı mevzu. Daha önce farklı Kiliselerin içine girmiştim fakat bu kadar çok uzun kalıp, o eşraftan insanlarla çok hukûkum olmamıştı. Çok farklı bir deneyim, yeni insanlar heey huhuuv hayat ne güzel tribine girmiyorum tabii ki ama hakikaten içine girince oradaki aynı ama bir o kadar da farklı havayı soluyorsun. Çok gazeteci cümlesi gibi oldu bir önceki cümle farkındayım. Ama öyle yani, bunun başka bir tarifi yok. Bir de bana ilginç gelen, tam öğle vakti biz nota çalışırken bir anda ezan okunmaya başlandı. O an çok garip bir duygu hissettim, nasıl anlatıyim; dışardan gelen ses ile içinde bulunduğun ortam aslında iki ayrı köşe ama sen o köşelerin tam da ortasında ince bir çizgide işini yapmaya çalışıyorsun. Bu asla rahatsız edici bir durum değildi. Hele ki, bize o nota sistemini öğreten Nişan Hoca'nın "kardeşliğimizi unutmayalım, eski günleri hatırlayalım" gibilerinden sözleri olan eserini seslendirmeye çalışırken o dışardan gelen ses ile bütünleşen ortam farklı bir haz verdi bana. Kurs sonrası ikram edilen simit ve çaylar da işin güzelliğinin cabasıydı...
Gelelim her yazıda değindiğimiz musıkî köşemize. Bu hafta ki güzîde konuklarımız; naif icraları, mütevâzi kişilikleri ve utangaç duruşlarıyla(!) "Kurban" grubu. Lise yıllarından beri takip ettiğim fakat ilk kez canlı performanslarını izlediğim grup, albümü takıp dinlediğinde cd'den ne duyuyorsan aynısını sahnede çalıyor hocam, 2, 2 daha 4 bu budur yani. Müzisyenler arasında bir tâbir vardır "ökkküz gibi çalmak" heh işte o adamlar o tanıma gayet güzel uyuyorlar. O cayır cayır riff'ler döne döne geliyor kulağına insanın. Her ne kadar 9 gözükse de konserin başlama saati adamlar tam 12'de sahneye çıktı. Biz de zati bunu tahmin ederek -daha doğrusu Elif'in daha önceki tecrübelerine dayanarak- 10.30 civarı gittik mekâna. İstanbullive adlı performans salonu akustik açısından biraz sıkıntılı fakat geniş, ferah biryer. Ama biraları rezalet, ayrıca 33'lük şişe 8lira. Yani öğrenciysen evde iç miç birşeyler yap öyle git, yoksa 8+8+8+8+8+8+8 batarsın vallahi... Eski ve son albümlerinden karışık bir liste ile 1,5 saat kadar çaldı Kurban. Hakikaten çaldı yani daha da dallandırıp budaklandırmaya gerek yok. Konser sonrası kulis, muhabbet sohbet, şu bu derken İstanbul'un Hababam Sınıfı'nın kötü kalpli müdürü tripli "alın lan size soğuk" adlı hediyesiyle evin yolunu tuttuk...
O değil de artık bizim bir çim adamımız var; adı da babay :)
K.
7 Aralık 2010 Salı
Reel
Garip yahu, aslında tam yatmaya hazırlanıyordum ki bir anda bizim koca çocuğun profil sayfasına bakiyim dedim. Koca çocuk ki mi? Erhan tabii ki...
Erhan yahu bildiğin Erhan yani. Adam kaçtı gitti. Sıçarım len size, albüm malbüm yapamıycaz sizinle gidiyorum hadi ben der gibi. Yani ne diyim, yazıcak birşey de yok aslında. Dikkatimi çeken şey farklı bir durum aslında. Nefret ediyorum şöyle şeyleri aklıma getirip yazmaktan, çizmekten ama şu an facebook'ta listemde 2 kişi hakkın rahmetine kavuşup aramızdan "geçiçi bir süre de olsa" ayrıldı. Biri Erhan, diğeri de tatlı kıvamında bir insan olan müzik öğretmenim Ahmet Hocam... İki ayrı profil, ikisi de rahmetlilerin hayatta oldukları zaman arkadaş listeleri gayet kabarık olan profiller. Bugün bakıyorum iki profilde de o kabarık günlerden eser yok. Noldu peki? Değişen neydi? Aramızdan ayrıldılar diye sildiniz mi onları listelerinizden? O listelerden silinince otomatik olarak hayatlardan, anılardan, hatırlanması gerekilen günlerden de mi silindiler? Mesela ben ikisinin telefon numarasını da hâlâ silmedim rehberden. İlginç değil mi? Belki de bu benim olayları kabullenmeme halim olabilir. Onlar oralarda bir yerlerde, bir şekilde devam ediyorlar olağanlıklara...
Unutmayalım onları cart curt diye bir sosyal mesaj verme niyetinde değilim ama düşündürüyor böyle durumlar beni. İnsanlar neyle neyi eş tutuyorlar, nelere nasıl tepkiler veriyorlar, sanal üzerinden olayı somuta nasıl bağlıyorlar? Çok kurcalıyor zihnimi gerçekten...
Gerçi ayılıp bayılanları da gördük 6-7 ay sonra ya, neyse...
Özledik be abi, ne diyim yani.
K.
Erhan yahu bildiğin Erhan yani. Adam kaçtı gitti. Sıçarım len size, albüm malbüm yapamıycaz sizinle gidiyorum hadi ben der gibi. Yani ne diyim, yazıcak birşey de yok aslında. Dikkatimi çeken şey farklı bir durum aslında. Nefret ediyorum şöyle şeyleri aklıma getirip yazmaktan, çizmekten ama şu an facebook'ta listemde 2 kişi hakkın rahmetine kavuşup aramızdan "geçiçi bir süre de olsa" ayrıldı. Biri Erhan, diğeri de tatlı kıvamında bir insan olan müzik öğretmenim Ahmet Hocam... İki ayrı profil, ikisi de rahmetlilerin hayatta oldukları zaman arkadaş listeleri gayet kabarık olan profiller. Bugün bakıyorum iki profilde de o kabarık günlerden eser yok. Noldu peki? Değişen neydi? Aramızdan ayrıldılar diye sildiniz mi onları listelerinizden? O listelerden silinince otomatik olarak hayatlardan, anılardan, hatırlanması gerekilen günlerden de mi silindiler? Mesela ben ikisinin telefon numarasını da hâlâ silmedim rehberden. İlginç değil mi? Belki de bu benim olayları kabullenmeme halim olabilir. Onlar oralarda bir yerlerde, bir şekilde devam ediyorlar olağanlıklara...
Unutmayalım onları cart curt diye bir sosyal mesaj verme niyetinde değilim ama düşündürüyor böyle durumlar beni. İnsanlar neyle neyi eş tutuyorlar, nelere nasıl tepkiler veriyorlar, sanal üzerinden olayı somuta nasıl bağlıyorlar? Çok kurcalıyor zihnimi gerçekten...
Gerçi ayılıp bayılanları da gördük 6-7 ay sonra ya, neyse...
Özledik be abi, ne diyim yani.
K.
1 Aralık 2010 Çarşamba
Umûma Açık
Hadi be! Baya son yazıyı 8 kasım'da yazmışım. E aralık oldu yahu... Ayıpladım şu an kendimi. Aralık dedim de, nasıl bir aralık bu? Böyle aralık mı olur? Bildiğin 23 dereceydi bugün. Hani yüzbinmilyon yılın soğuğu nerde? Yoksa ce-eee diyip bir anda mı çıkıcak ortaya? Ne yalan söyliyim bana öyle geliyor. Bir anda hopppaa diye binivericek tepemize soğuk. Bayram'da da böyleydi hava Kuşadası'nda. Bayram dedim de; Kurban Bayramı'da geçti. Ne kurban mı? Yoksa siz hayvanları kesip yiyor musunuuuuz? aman tanrım katliaaaaam! Hı hı evet, o yediğin sosisler, salamlar, hamburgerler de meşe ağacında yetişiyor zaten...
Neyse Kuşadası dedik; güzeldi bu bayram, hava sıcak, güneşli her gün muhabbet halindeydik yanaklarından makas aldıklarımınla. Arkadaş ortamı çok güzel şey a dost! Sevdiğin, lafından, sözünden anlayan insanlar oldukça etrafında tadından yenmiyor hakikaten. Limanı yıktılar, yıkmadılar gak guk baya geyik döndü ama bence yıkmasınlar orayı. Yok yani Kuşadası'nda adam akıllı oturabiliceğin başka biryer yok! Çoğunluğunu zart zurt kesimin oluşturduğu o bilmemne çaycısında mı vakit geçiriceksin? Bu mudur yani bütün olay? Orda mı geçiriyorsun koca kışını? "Napalım arkadaş burda Beyoğlu var da biz mi gitmiyoruz?" gibi bir düşünce peyda olsa da, hatta peyda olmayı bırak, orda bir Beyoğlu olsa bile oraya gitmezsin çünkü algı o kadar... Algıda sıçıcılık diyoruz biz buna. Gerçi çok alakasız oldu banane yahu. Aaa burda yazılanları herkes okuyabiliyormuş, şaşkınım şu an, hmm...
Bazen insan öyle bir şekilde muhabbete kaptırıyor ki kendini; facebook, twitter, myspace gibi sosyal paylaşım sitelerinde karşısındakiyle yazıştıklarını 837468 kişinin daha okuyabildiğini bir anda unutuveriyor. Neden sonra? "Keriiiim bıdı bıdı bıdı olmuş aa orda öyle yazmışsın seni seniiii" gibi bir cümle duyunca aklı başına geliveriyor. "Hadi ya, sen nerden biliyorsun? aa doğru ya, umuma açıktı orası" yaa paşam... Velhâsıl dinleniyor ve izleniyorsun hemşîre, klavyene hâkim ol!..
O değil de müzik diye de birşeyler var bu aralar hayatımda. İlginçtir, haz verici bir durummuş yeni algıladım. Şaka bir yana bu haftasonu yeni dahil olduğum "ehl-i keyf" (bknz. http://www.ehlikeyf.biz ) ile ikinci albüm kaydına giricez. İkinci albümde dahil olduğum grup ben dahil toplam 5 kişiden oluşmakta. Hard Rock ayarında birşeyler yapmaya çalıştık, bakalım kayıtlar bitince gerekli ıvır zıvırı buralardan anlatırım yine...
He birde Dubara ( http://www.dubara.rockmekan.com ) vardı bir zamanlar... Bir zamanlar diyorum çünkü hakikaten beraber çalmayalı baya bir zaman geçti. Neden böyle oldu peki? Çünküm TSK güzîde vokalistimiz Emre'ye uzun dönem olarak el koydu da ondan! 15 ay az bir zaman değil. Gerçi o da yedi bitirdi sayılır, yanılmıyorsam şubat - mart civarı bitiricek askerliğini. Tahmin ve temennim önümüzdeki yaz yeniden toplanma ama hakikaten toplanma ve akabinde gelicek olan çalıp söyleme, kaydetme ve alın dinleyin bakalımcıklar...
Albüm tanıtımı köşemizde bu yazıdaki konuğumuz Çağrı Sertel! Albümün adı "New Born". Caz'ın Türkiye'de gelmeye başladığı nokta beni hakikaten düşündürüyor. Düşündürüyor burda çok iyi anlamda düşündürüyor. Hem yeni yeni açılan caz mekanları, hem güzel ve kaliteli albümlerin çıkmaya başlaması, hem de insanların saçma sapan müziklerden sıyrılıp "dinleme" konusunda seçiçi davranmaya başlaması. Bu olgular peşi sıra devam ettikçe zaten insanların müzikal zevkleri kaymaklı ekmek kadayıfı taklidine ulaşmaya başlıycaktır. Çağrı Sertel caz piyanisti, yanılmıyorsam Bilgi Üniversitesi Müzik Performans bölümü mezunu. Hani şu Bilgi'nin seri halde kaliteli caz'cı ürettiği dönemden. Sertel'e çok yakın kaynaklardan duyduğuma göre aşmış bir doğaçlama yeteneği varmış kendisinin. Daha canlı kanlı izlemek nasip olmadı, umarım nail olucam bu zevke. Albümde davulu Ediz Hafızoğlu, kontrbası Kağan Yıldız çalmış. Bunların yanında tonları bağımlılık yaratan gitarist Sarp Maden ve İmer Demirer, Levent Altındağ, Çağ Erçağ gibi isimlerin eşliği mevcut. Kısa lafın uzunu al albümü arkadaşım beni uğraştırma, hadi.
O değil de Haydarpaşa vardı bir ara? Çatısı falan çökmüş yanmış gitmiş o güzelim Alman mimarisi... Hee otel mi? Hmm, peki peki tamam. Önemli değil yahu, tarih dediğin nedir, yazıverirsin yeniden...
K.
Neyse Kuşadası dedik; güzeldi bu bayram, hava sıcak, güneşli her gün muhabbet halindeydik yanaklarından makas aldıklarımınla. Arkadaş ortamı çok güzel şey a dost! Sevdiğin, lafından, sözünden anlayan insanlar oldukça etrafında tadından yenmiyor hakikaten. Limanı yıktılar, yıkmadılar gak guk baya geyik döndü ama bence yıkmasınlar orayı. Yok yani Kuşadası'nda adam akıllı oturabiliceğin başka biryer yok! Çoğunluğunu zart zurt kesimin oluşturduğu o bilmemne çaycısında mı vakit geçiriceksin? Bu mudur yani bütün olay? Orda mı geçiriyorsun koca kışını? "Napalım arkadaş burda Beyoğlu var da biz mi gitmiyoruz?" gibi bir düşünce peyda olsa da, hatta peyda olmayı bırak, orda bir Beyoğlu olsa bile oraya gitmezsin çünkü algı o kadar... Algıda sıçıcılık diyoruz biz buna. Gerçi çok alakasız oldu banane yahu. Aaa burda yazılanları herkes okuyabiliyormuş, şaşkınım şu an, hmm...
Bazen insan öyle bir şekilde muhabbete kaptırıyor ki kendini; facebook, twitter, myspace gibi sosyal paylaşım sitelerinde karşısındakiyle yazıştıklarını 837468 kişinin daha okuyabildiğini bir anda unutuveriyor. Neden sonra? "Keriiiim bıdı bıdı bıdı olmuş aa orda öyle yazmışsın seni seniiii" gibi bir cümle duyunca aklı başına geliveriyor. "Hadi ya, sen nerden biliyorsun? aa doğru ya, umuma açıktı orası" yaa paşam... Velhâsıl dinleniyor ve izleniyorsun hemşîre, klavyene hâkim ol!..
O değil de müzik diye de birşeyler var bu aralar hayatımda. İlginçtir, haz verici bir durummuş yeni algıladım. Şaka bir yana bu haftasonu yeni dahil olduğum "ehl-i keyf" (bknz. http://www.ehlikeyf.biz ) ile ikinci albüm kaydına giricez. İkinci albümde dahil olduğum grup ben dahil toplam 5 kişiden oluşmakta. Hard Rock ayarında birşeyler yapmaya çalıştık, bakalım kayıtlar bitince gerekli ıvır zıvırı buralardan anlatırım yine...
He birde Dubara ( http://www.dubara.rockmekan.com ) vardı bir zamanlar... Bir zamanlar diyorum çünkü hakikaten beraber çalmayalı baya bir zaman geçti. Neden böyle oldu peki? Çünküm TSK güzîde vokalistimiz Emre'ye uzun dönem olarak el koydu da ondan! 15 ay az bir zaman değil. Gerçi o da yedi bitirdi sayılır, yanılmıyorsam şubat - mart civarı bitiricek askerliğini. Tahmin ve temennim önümüzdeki yaz yeniden toplanma ama hakikaten toplanma ve akabinde gelicek olan çalıp söyleme, kaydetme ve alın dinleyin bakalımcıklar...
Albüm tanıtımı köşemizde bu yazıdaki konuğumuz Çağrı Sertel! Albümün adı "New Born". Caz'ın Türkiye'de gelmeye başladığı nokta beni hakikaten düşündürüyor. Düşündürüyor burda çok iyi anlamda düşündürüyor. Hem yeni yeni açılan caz mekanları, hem güzel ve kaliteli albümlerin çıkmaya başlaması, hem de insanların saçma sapan müziklerden sıyrılıp "dinleme" konusunda seçiçi davranmaya başlaması. Bu olgular peşi sıra devam ettikçe zaten insanların müzikal zevkleri kaymaklı ekmek kadayıfı taklidine ulaşmaya başlıycaktır. Çağrı Sertel caz piyanisti, yanılmıyorsam Bilgi Üniversitesi Müzik Performans bölümü mezunu. Hani şu Bilgi'nin seri halde kaliteli caz'cı ürettiği dönemden. Sertel'e çok yakın kaynaklardan duyduğuma göre aşmış bir doğaçlama yeteneği varmış kendisinin. Daha canlı kanlı izlemek nasip olmadı, umarım nail olucam bu zevke. Albümde davulu Ediz Hafızoğlu, kontrbası Kağan Yıldız çalmış. Bunların yanında tonları bağımlılık yaratan gitarist Sarp Maden ve İmer Demirer, Levent Altındağ, Çağ Erçağ gibi isimlerin eşliği mevcut. Kısa lafın uzunu al albümü arkadaşım beni uğraştırma, hadi.
O değil de Haydarpaşa vardı bir ara? Çatısı falan çökmüş yanmış gitmiş o güzelim Alman mimarisi... Hee otel mi? Hmm, peki peki tamam. Önemli değil yahu, tarih dediğin nedir, yazıverirsin yeniden...
K.
8 Kasım 2010 Pazartesi
Kalabalık ve Alabalık arasındakki 7 fark
İstanbul'da bir cumartesi gecesini konserle doldurmak kadar güzel birşey yoktur sanırım. Beyoğlu'nun o tıklım tıkış kalabalığına dalıp, arkadaşlarınla oturabileceğin biryerler bulabilmek; samanlıkta bırak iğneyi sabah 7'de ciyaklayarak çalan çalar saati bulmak kadar zordur. Zaten zorluğun dışında keyifsizdir de... Farz-ı misâl 3 erkek arkadaş çıktıysan belli mekânlarda kesinikle yer bulamazsın. Fakat o 3 erkek arkadaşa birkaç adet hatun arkadaş ekli ise cebindeki meblâya göre, en kralından orta direk şaban modeline göre çeşitli yerlere oturabilirsin. Beni rahatsız eden de bir bakıma o zaten. Senin kılık kıyafetine ve yanındaki hatun sayısına göre sana muamele yapan kantin kuntin adamlar. Sen kimsin ki? tribi de değil bu, tatsız, rahatsız edici bir durum. Nedir yani erkek grubunun bıraktığı parayla, hatunlu grubun bıraktığı para arasında günlük kur farkı mı var? enteresan işletmeci kafaları işte, pek takılmamak lazım...
Heh ne diyorduk? konser, evet. İKSV'nin Salon adlı mekânında Gevende konserine gittik. Gittik diyorum çünkü kadro toplamda 3 kişiydi. Cicili bicili 2 arkadaşımla beraber planı 1 hafta kadar öncesinden yapılan konser için koyulduk yola. 1 arkadaşım önceden gitmişti salona, biz de onun arkasından biraz rötarlı olarak gidebildik ammavelâkin biletleri kapıdan alıcaktık. Bilet alma işinin son dakikaya bırakılması ne kadar kılkuyruk bir durum o gece tekrardan anladım. Kuyruk, konserin başlaması, sıcak ve terleten uzun bir koridor, "pardon lale kart almak ister misiniz?" diyen ve bunu 10 dakikada bir gelip tekrarlayan bir kız ve en önemlisi öğrenci bileti kalmaması. Gerçi ona kalmaması mı diyelim yoksa kalmamış gibi yapılması mı doğrusu tereddütteyim. Velhâsıl bayıldık 25'er liramızı ve girdik konsere. Salon adlı mekânı ne yalan söyliyim bu kadar küçük beklemiyordum. Bildiğin kıpırdıycak yer yok ve insanlar "göt göte" olarak tâbir edilen şekilde konseri izlemeye çalışıyorlardı. Benim gibi çok fazla kalabalıktan haz etmeyen insanlar için pek de tatlı bir durum olmasa gerek.
Gelelim Gevende'ye... Bateri, bas gitar, trompet, viyola ve gitar çalan bir solistten oluşan grubu daha önce bizim okulun şenliklerinde izlemiştim. Fakat şenlik kafası, muhabbet şu bu derken çok fazla dikkat edemedim yaptıkları müziğe. Grup elemanlarının bir arabaya doluşup yanılmıyorsam Nepal'e kadar gittiklerini ve geçtikleri ülkelerdeki yerel müzisyenlerle çalarak yaptıkları alışverişi işitmiştim. Zaten solistin Hint Müziği tavırlı vokal melodilerinden bunu rahatça anlamanız mümkün. Genellikle o an doğaçlama uydurulan bir dille söylenen parçalar bu aksanı vermesini daha da kolaylaştırıyor. Ses rengi oldukça yatkındı Hint ağzına. Ne yalan söyliyim çok da hoşuma gitti, çünkü kolay kolay başarılı bir şekilde icra edilebilicek bir tavır değildir. Mikrotonâl dediğimiz makamsal müziklerin bulunduğu bir müzik türünden bahsediyorsak eğer, yapılan icranın bir yerinden tutulabilecek kadar başarı içermesi gerekmektedir. Çok atasözü kıvamında bir cümle oldu ya, neyse içinden anlamı birşekilde bulup çıkartması sana kalmış artık. Grup içinde, sanki vokal dışında kalan çalgılar birbiriyle o kadar uyumlu ve sözleşmişcesine çaldılar ki, adamlar hakikaten oturup satır satır, nota nota yazıp çizmişler demekten kendimi alamadım. Bas gitar ve bateri, aynı şekilde de viyola ve trompet. Armoni, melodi ve ritm uyumlarını kalıbına uygun bir şekilde icra ettiler. Bir dip not olarak bas gitaristin 4 telli Fender Jazz Bass'ının da tonuna dibim düştü. Büyüyünce param olduğunda ben de alıcam aynısından. Kasım ayı sonunda çıkacak olan yeni albümlerinin bir bakıma lansman konseri gibi birşeydi dün akşamki konser. Tek olumsuz yanı 1 saat kadar sürmesi oldu. Sanki biraz daha uzatabilirlerdi gibime geldi ama musıkişinasların kendi kararırdır, saygı duymak gerek...
Toparlarsak eğer, bir cumartesi gecesi Beyoğlu'nun tiksindirici kalabalığından sıkılırsan ve biryerlerde bir Gevende konseri varsa, sorgusuz suâlsiz git ve dinle derim...
O değil de dikkat ettim, şu blog'da şişirdiğim gruplardan ve sanatçılardan telif talep edicem. Bu ne yahu, bedava reklam yapıyoruz!.. Gerçi reklamın iyisi kötüsü olmaz, vur çocum daylar daylar da neşemiz yerine gelsin!
K.
Heh ne diyorduk? konser, evet. İKSV'nin Salon adlı mekânında Gevende konserine gittik. Gittik diyorum çünkü kadro toplamda 3 kişiydi. Cicili bicili 2 arkadaşımla beraber planı 1 hafta kadar öncesinden yapılan konser için koyulduk yola. 1 arkadaşım önceden gitmişti salona, biz de onun arkasından biraz rötarlı olarak gidebildik ammavelâkin biletleri kapıdan alıcaktık. Bilet alma işinin son dakikaya bırakılması ne kadar kılkuyruk bir durum o gece tekrardan anladım. Kuyruk, konserin başlaması, sıcak ve terleten uzun bir koridor, "pardon lale kart almak ister misiniz?" diyen ve bunu 10 dakikada bir gelip tekrarlayan bir kız ve en önemlisi öğrenci bileti kalmaması. Gerçi ona kalmaması mı diyelim yoksa kalmamış gibi yapılması mı doğrusu tereddütteyim. Velhâsıl bayıldık 25'er liramızı ve girdik konsere. Salon adlı mekânı ne yalan söyliyim bu kadar küçük beklemiyordum. Bildiğin kıpırdıycak yer yok ve insanlar "göt göte" olarak tâbir edilen şekilde konseri izlemeye çalışıyorlardı. Benim gibi çok fazla kalabalıktan haz etmeyen insanlar için pek de tatlı bir durum olmasa gerek.
Gelelim Gevende'ye... Bateri, bas gitar, trompet, viyola ve gitar çalan bir solistten oluşan grubu daha önce bizim okulun şenliklerinde izlemiştim. Fakat şenlik kafası, muhabbet şu bu derken çok fazla dikkat edemedim yaptıkları müziğe. Grup elemanlarının bir arabaya doluşup yanılmıyorsam Nepal'e kadar gittiklerini ve geçtikleri ülkelerdeki yerel müzisyenlerle çalarak yaptıkları alışverişi işitmiştim. Zaten solistin Hint Müziği tavırlı vokal melodilerinden bunu rahatça anlamanız mümkün. Genellikle o an doğaçlama uydurulan bir dille söylenen parçalar bu aksanı vermesini daha da kolaylaştırıyor. Ses rengi oldukça yatkındı Hint ağzına. Ne yalan söyliyim çok da hoşuma gitti, çünkü kolay kolay başarılı bir şekilde icra edilebilicek bir tavır değildir. Mikrotonâl dediğimiz makamsal müziklerin bulunduğu bir müzik türünden bahsediyorsak eğer, yapılan icranın bir yerinden tutulabilecek kadar başarı içermesi gerekmektedir. Çok atasözü kıvamında bir cümle oldu ya, neyse içinden anlamı birşekilde bulup çıkartması sana kalmış artık. Grup içinde, sanki vokal dışında kalan çalgılar birbiriyle o kadar uyumlu ve sözleşmişcesine çaldılar ki, adamlar hakikaten oturup satır satır, nota nota yazıp çizmişler demekten kendimi alamadım. Bas gitar ve bateri, aynı şekilde de viyola ve trompet. Armoni, melodi ve ritm uyumlarını kalıbına uygun bir şekilde icra ettiler. Bir dip not olarak bas gitaristin 4 telli Fender Jazz Bass'ının da tonuna dibim düştü. Büyüyünce param olduğunda ben de alıcam aynısından. Kasım ayı sonunda çıkacak olan yeni albümlerinin bir bakıma lansman konseri gibi birşeydi dün akşamki konser. Tek olumsuz yanı 1 saat kadar sürmesi oldu. Sanki biraz daha uzatabilirlerdi gibime geldi ama musıkişinasların kendi kararırdır, saygı duymak gerek...
Toparlarsak eğer, bir cumartesi gecesi Beyoğlu'nun tiksindirici kalabalığından sıkılırsan ve biryerlerde bir Gevende konseri varsa, sorgusuz suâlsiz git ve dinle derim...
O değil de dikkat ettim, şu blog'da şişirdiğim gruplardan ve sanatçılardan telif talep edicem. Bu ne yahu, bedava reklam yapıyoruz!.. Gerçi reklamın iyisi kötüsü olmaz, vur çocum daylar daylar da neşemiz yerine gelsin!
K.
28 Ekim 2010 Perşembe
Hayat
Son dakika gelen telefonlar ya çok iyidir, ya da alabildiğine yan geldiğinin habercisidir. Bana çok iyilerinden bir tane denk geldi dün. Çok sevdiğim, cicili bicili, pambık şeker kıvamında bir arkadaşım tam okuldan dönüp eve girdiğim sırada aradı ve "Herbie Hancock konserine davetiyem var, ben gidemiycem gider misin?" dedi. Yaklaşık 1 ay önce konserin ilanını görüp bilet fiyatlarına baktığımda, günümüz Türk Lirası kuruyla 1 kilo domates almak kadar zor bir mebla bana ordan el sallıyordu. Yok dedim, olmaz bu iş yaş arkadaş. O yüzden hiç önemsemeyip unutmuştum konserin o gece olduğunu. Nasıl olur, gitsem mi, gitmesem mi, napsam, ne etsem derken tamam dedim gidiyorum. Hemen ara kuzenimi o zaman dedi ve bir numara verdi. İyi insanların aynı oranda tatlı ve iyi kuzenleri oluyormuş bunu o gece farkettim. Çok şeker bir araba dolusu arkadaş grubu insanla geldik Haliç Kongre Merkez'ine...
Daha önce duymuştum oranın adını, kantin kuntin bir yer bekliyordum ammavelâkin 74 kat ince hamurla yapılmış Antep baklavası kıvamında alabildiğine güzel ve son derece başarılı bir akustiği olan bir salon karşıladı beni!.. Ön tarafa çok yakın bir yerde yerimizi aldık ve konser başladı.
Müzikten anlayan bir insan grubuyla konser seyretmenin tadı başka oluyor. Yanındaki insan sahnede olup bitenlerden biraz da olsa anlayabiliyorsa oh ne âlâ memleket. Davulcunun nasıl çaldığını, vokalistin ses rengini, gitaristin sololarda çaktırmadan tökezlemesini senin gibi yanındaki de farkedebiliyorsa konserin zevki daha da katlanıyor.
Gelelim Herbie Hancock amcaya... Konseri ilk işittiğimde havalarda uçuşan 11'li, 13'lü akorları, hayvani senkopları, komplike melodi yürüyüşlerini, "ohaaaaaa naptı orda o yahu"ların bolca işitileceği bir gece olucağını tahmin ediyordum. Fakat ömr-ü hayatımda ilk kez bu kadar hayal kırıklığına uğradım. Hancock, yaşının ve geçmişte yaptığı jazz yığınının verdiği ermişlikle son albümü "İmagine Project"in tanıtım turnesindeymiş. Eski albümlerinden bir kaç parça ile giriş yapsada akabinde son albümün parçalarını çalmaya başladılar. Son albümün genel başlığıda Dünya Müzikleriymiş. Brezilya, Londra, Dublin, Paris, Tokyo ve Güney Afrika gibi kentlerde yapılan çeşitli yerel müziklerin jazz'la harmanlandığı bir albüm yapmışlar. Peki kötü müydü? Hayır kesinlikle, sadece beklentilerim biraz daha farklıydı. O yüzden biraz şaşkınlık vardı üzerimde. Fakat sonuçta Herbie Hancock'u canlı izlemenin verdiği hazzın tüm olumsuz ayrıntıların da üstünü örttüğünü belirtmem gerek. Piyano, elektro gitar, davul, bas gitar, ikinci klavye ve ara ara sahneye gelen bir bayan vokalden oluşan grubun genel enerjisi düşüktü. İlk başlarda konseptin vermiş olduğu bir sakinlik sandım ama sonradan da baktım ki, ı ıh yok. Adamlar gayet yalpalayarak çaldılar tüm gece. Hancock ve bas gitarist dışındakilerden bahsediyorum bu arada. O ikisi gayet groove ve yerinde bir performans gerçekleştirdiler. Yaklaşık 2 saat sürdü konser ve hiç ara verilmedi. Yaşına rağmen enerjisi ve esprileri oldukça yüksekti Hancock Amcanın. Konserin bir kısmında sadece tek piyano sahnede kaldı ve yaklaşık 15-20 dakika kadar bir emprovize yaptı. Bu esnada yan tarafımda oturan iri yapılı aile babası kafasını geri yasladı ve homurtular eşliğinde şekerleme kombinasyonuna girdi. Taa ki karısı Hulkiii Hulkiiiiiii! Diyerek kısık bir ses dürtükleyene kadar. Haftaiçi olmasına ve gündüz ki iş yorgunluğuna verdim amcanın o kısa göz dinlendirmesini. Yani, umarım öyledir. 2. saatin ilk çeyreğine doğru son parçalarını çaldılar ve alkışlar eşliğinde bis yaparak sahneyi terk eylediler zenci abilerimiz. Her ne kadar farklı beklentiler içinde gitsem ve salonun büyük bir kısmı boş olsa bile lise yıllarından beri adını zikrettiğim bir jazz piyanistini canlı izlemek harkulâde bir zevkti...
Diğer bir musıkişinas ise ülkemizin güzîde jazz vokalistlerinden Jehan Barbur. Son 1-1,5 aydır facebook ve diğer sosyal ağlarda dönüyordu yeni albümünün yakın zamanda çıkıcağı muhabbeti. Nitekim çıkmış da. "Hayat" ismi. Yanılmıyorsam 2 gün olmuş albüm raflara düşeli. Bugün gözüme ilişti ve hemen alıp kasaya doğru koştum. Eve geldiğimde cd'yi taktım ve daha ilk parçadan belliydi geri kalanların incecikten bir nefes güzelliğinde olduğu...
1. parçadan başlayıp son parçaya kadar hiç ellemeden dinlediğim nâdir albümler vardır. Bu da onların yanında yerini almış oldu. Gerçekten hiç dokunmadım o sonuna kadar döndü. Hatta akabinde yıkadığım bulaşıklarla bile dinledim. O derece yani düşün. Bana göre ilk albümün tutması ve iyi bir geri dönüşünün olması pek birşey ifade etmez. Eğer ikinci albüm, ilk albümden en az 1 yıl sonra çıktıysa ve cd'yi koyduğunda daha ilk parçayı duyduğunda müziğin geldiği yöne doğru bakıyorsan; o albüm güzel ve gerçek bir albümdür, sonrasında da gerisinin gelmesi gerekmektedir. Velhâsıl eğer yolunuz herhangi bir müzik tükkanına düşerse mutlaka alın demiyorum, yolunuzu bilerek o tükkana düşürün ve alın. Dinleyin, dinletin, dinlettirin.
Arkadaşım Jehan Barbur senin bir tanıdığın mı? komisyon falan mı alıyorsun albüm başına, nedir senin olayın? diye sorucakmışsın gibi bis his var içimde. Yok yok, gerçekten tatlı niyetine bir çalışma olmuş. Bu kadar beğenmesem ballandırmam di mi? di...
K.
Daha önce duymuştum oranın adını, kantin kuntin bir yer bekliyordum ammavelâkin 74 kat ince hamurla yapılmış Antep baklavası kıvamında alabildiğine güzel ve son derece başarılı bir akustiği olan bir salon karşıladı beni!.. Ön tarafa çok yakın bir yerde yerimizi aldık ve konser başladı.
Müzikten anlayan bir insan grubuyla konser seyretmenin tadı başka oluyor. Yanındaki insan sahnede olup bitenlerden biraz da olsa anlayabiliyorsa oh ne âlâ memleket. Davulcunun nasıl çaldığını, vokalistin ses rengini, gitaristin sololarda çaktırmadan tökezlemesini senin gibi yanındaki de farkedebiliyorsa konserin zevki daha da katlanıyor.
Gelelim Herbie Hancock amcaya... Konseri ilk işittiğimde havalarda uçuşan 11'li, 13'lü akorları, hayvani senkopları, komplike melodi yürüyüşlerini, "ohaaaaaa naptı orda o yahu"ların bolca işitileceği bir gece olucağını tahmin ediyordum. Fakat ömr-ü hayatımda ilk kez bu kadar hayal kırıklığına uğradım. Hancock, yaşının ve geçmişte yaptığı jazz yığınının verdiği ermişlikle son albümü "İmagine Project"in tanıtım turnesindeymiş. Eski albümlerinden bir kaç parça ile giriş yapsada akabinde son albümün parçalarını çalmaya başladılar. Son albümün genel başlığıda Dünya Müzikleriymiş. Brezilya, Londra, Dublin, Paris, Tokyo ve Güney Afrika gibi kentlerde yapılan çeşitli yerel müziklerin jazz'la harmanlandığı bir albüm yapmışlar. Peki kötü müydü? Hayır kesinlikle, sadece beklentilerim biraz daha farklıydı. O yüzden biraz şaşkınlık vardı üzerimde. Fakat sonuçta Herbie Hancock'u canlı izlemenin verdiği hazzın tüm olumsuz ayrıntıların da üstünü örttüğünü belirtmem gerek. Piyano, elektro gitar, davul, bas gitar, ikinci klavye ve ara ara sahneye gelen bir bayan vokalden oluşan grubun genel enerjisi düşüktü. İlk başlarda konseptin vermiş olduğu bir sakinlik sandım ama sonradan da baktım ki, ı ıh yok. Adamlar gayet yalpalayarak çaldılar tüm gece. Hancock ve bas gitarist dışındakilerden bahsediyorum bu arada. O ikisi gayet groove ve yerinde bir performans gerçekleştirdiler. Yaklaşık 2 saat sürdü konser ve hiç ara verilmedi. Yaşına rağmen enerjisi ve esprileri oldukça yüksekti Hancock Amcanın. Konserin bir kısmında sadece tek piyano sahnede kaldı ve yaklaşık 15-20 dakika kadar bir emprovize yaptı. Bu esnada yan tarafımda oturan iri yapılı aile babası kafasını geri yasladı ve homurtular eşliğinde şekerleme kombinasyonuna girdi. Taa ki karısı Hulkiii Hulkiiiiiii! Diyerek kısık bir ses dürtükleyene kadar. Haftaiçi olmasına ve gündüz ki iş yorgunluğuna verdim amcanın o kısa göz dinlendirmesini. Yani, umarım öyledir. 2. saatin ilk çeyreğine doğru son parçalarını çaldılar ve alkışlar eşliğinde bis yaparak sahneyi terk eylediler zenci abilerimiz. Her ne kadar farklı beklentiler içinde gitsem ve salonun büyük bir kısmı boş olsa bile lise yıllarından beri adını zikrettiğim bir jazz piyanistini canlı izlemek harkulâde bir zevkti...
Diğer bir musıkişinas ise ülkemizin güzîde jazz vokalistlerinden Jehan Barbur. Son 1-1,5 aydır facebook ve diğer sosyal ağlarda dönüyordu yeni albümünün yakın zamanda çıkıcağı muhabbeti. Nitekim çıkmış da. "Hayat" ismi. Yanılmıyorsam 2 gün olmuş albüm raflara düşeli. Bugün gözüme ilişti ve hemen alıp kasaya doğru koştum. Eve geldiğimde cd'yi taktım ve daha ilk parçadan belliydi geri kalanların incecikten bir nefes güzelliğinde olduğu...
1. parçadan başlayıp son parçaya kadar hiç ellemeden dinlediğim nâdir albümler vardır. Bu da onların yanında yerini almış oldu. Gerçekten hiç dokunmadım o sonuna kadar döndü. Hatta akabinde yıkadığım bulaşıklarla bile dinledim. O derece yani düşün. Bana göre ilk albümün tutması ve iyi bir geri dönüşünün olması pek birşey ifade etmez. Eğer ikinci albüm, ilk albümden en az 1 yıl sonra çıktıysa ve cd'yi koyduğunda daha ilk parçayı duyduğunda müziğin geldiği yöne doğru bakıyorsan; o albüm güzel ve gerçek bir albümdür, sonrasında da gerisinin gelmesi gerekmektedir. Velhâsıl eğer yolunuz herhangi bir müzik tükkanına düşerse mutlaka alın demiyorum, yolunuzu bilerek o tükkana düşürün ve alın. Dinleyin, dinletin, dinlettirin.
Arkadaşım Jehan Barbur senin bir tanıdığın mı? komisyon falan mı alıyorsun albüm başına, nedir senin olayın? diye sorucakmışsın gibi bis his var içimde. Yok yok, gerçekten tatlı niyetine bir çalışma olmuş. Bu kadar beğenmesem ballandırmam di mi? di...
K.
22 Ekim 2010 Cuma
Demir
Tat almamak nasıl birşey biliyorsundur. Dönem dönem oluşan bir durum bu, fakat geldi mi de kolay kolay gitmeyi bilmez. Yaşanılan durumlarla mı alakalı yoksa hani derler ya; "yaş ilerliyor mîrim" gibilerinden bir şekillenme mi bunun içinden çıkmakta zorlanmaktayım. Sanki böyle neyi tutsan elinde kalıyor, çoğu şey sallantı içinde ve uğraştığın birçok şey anlamsız geliyor. Pesimist bir bakış açısı değil bu hakikaten. Kiminle oturup karşılıklı dertleşsen, birşeyler konuşmaya çalışsan, iki muhabbet çevirsen ortaya ortak dert olarak aynı durum çıkıyor. "Sıkılıyorum be müdür!"...
İnsan severek yaptığı şeylerden zevk alır derler. Sanırım bunun bir geri dönüşümü olmadığı zaman bir cacık almıyorsun o işten. Çünkü çok fazla "severek yapıyorum" diyen insanlar dolanmaya başladı etrafta. Personel fazlası gibi bakabiliriz buna. Zaten ilginçtir ki adam bolluğundan bu tür yönetici kuvvetleri ellerinde bulunduran insanlarda saçmalamaya başladı. Bol dediğimiz kesim üzerinde genel bir bakış atıyorlar, içlerinden bir kısmını seçmeye çalışıyorlar ama dedik ya "personel fazla" diye; işte o yüzden sağlı sollu gelen "ben ben ben ben ben" çığlıkları hafif tansiyon düşüklüğü ve başdönmesi yapabiliyor. EGO'nun (erken gelen oturur) saçları beyazlattığı söylenir, kısacası güzel ve iyi birşey değildir. İşte bu tür rol-modeller olduğu sürece sen o "severek yaptığın iş" dediğin şeyden hafiiiif hafif suratını ekşitmeye başlıyorsun; bu durumda seni yeni yeni arayışlara itiyor.
Yeni arayışlar? Nasıl yenilikler ki bunlar? Yeni ve keşfedilmemiş ne olabilir? Yani daha doğrusu buna keşfedilmemiş demeyelim de; farklı uğraşlar diyelim. Nasıl bir farklı uğraş oluşturabilirsin kendine? Neye el atabilirsin? Yoksa mevcutla mı idare etmek zorundasın? Bak işte, sorular bikbikbikbikbik diye doğuruyor kendini... Fazla soru sormak benim açımdan sıkıntı veren birşey. Gördüğün ve biriktirdiğin ile zaten mevzubahis şeyin ilk beş cümlesini duyduğunda onu belirli bir kalıba sokmuş oluyorsun. E sonrasında gelen sorular ve özellikle "anlamsız sorular", "soru sormak için" sorulan sorular "benim ne işim var burda?" dedirtebiliyor insanoğluna...
Tat almamak dedik ama bir yandan da idâme ettirmek için tat almak zorundasın sanırım. Zorlama bile olsa bir şekilde ucundan tutup itmek zorundasın ki o ittiğinin yerine yenisi geldiğinde "daha kuvvetli nasıl itebilirim?" diye düşünmeye vaktin kalsın. Burda kafanın üzerinde parlayan bolancukta oluşan "peki sen bunları yapıyor musun da vıdıvıdı öksürüyorsun burda?" sorusunda verilebilicek en güzel cevap küçükken yediğimiz ıspanakların hiçbir işe yaramadığı ve içindeki demirin bildiğimiz demir ile farklı olduğudur.
O değil de; 1 kilo demir mi ağırdır? yoksa 2 kilo pamuklu iç don mu?
K.
İnsan severek yaptığı şeylerden zevk alır derler. Sanırım bunun bir geri dönüşümü olmadığı zaman bir cacık almıyorsun o işten. Çünkü çok fazla "severek yapıyorum" diyen insanlar dolanmaya başladı etrafta. Personel fazlası gibi bakabiliriz buna. Zaten ilginçtir ki adam bolluğundan bu tür yönetici kuvvetleri ellerinde bulunduran insanlarda saçmalamaya başladı. Bol dediğimiz kesim üzerinde genel bir bakış atıyorlar, içlerinden bir kısmını seçmeye çalışıyorlar ama dedik ya "personel fazla" diye; işte o yüzden sağlı sollu gelen "ben ben ben ben ben" çığlıkları hafif tansiyon düşüklüğü ve başdönmesi yapabiliyor. EGO'nun (erken gelen oturur) saçları beyazlattığı söylenir, kısacası güzel ve iyi birşey değildir. İşte bu tür rol-modeller olduğu sürece sen o "severek yaptığın iş" dediğin şeyden hafiiiif hafif suratını ekşitmeye başlıyorsun; bu durumda seni yeni yeni arayışlara itiyor.
Yeni arayışlar? Nasıl yenilikler ki bunlar? Yeni ve keşfedilmemiş ne olabilir? Yani daha doğrusu buna keşfedilmemiş demeyelim de; farklı uğraşlar diyelim. Nasıl bir farklı uğraş oluşturabilirsin kendine? Neye el atabilirsin? Yoksa mevcutla mı idare etmek zorundasın? Bak işte, sorular bikbikbikbikbik diye doğuruyor kendini... Fazla soru sormak benim açımdan sıkıntı veren birşey. Gördüğün ve biriktirdiğin ile zaten mevzubahis şeyin ilk beş cümlesini duyduğunda onu belirli bir kalıba sokmuş oluyorsun. E sonrasında gelen sorular ve özellikle "anlamsız sorular", "soru sormak için" sorulan sorular "benim ne işim var burda?" dedirtebiliyor insanoğluna...
Tat almamak dedik ama bir yandan da idâme ettirmek için tat almak zorundasın sanırım. Zorlama bile olsa bir şekilde ucundan tutup itmek zorundasın ki o ittiğinin yerine yenisi geldiğinde "daha kuvvetli nasıl itebilirim?" diye düşünmeye vaktin kalsın. Burda kafanın üzerinde parlayan bolancukta oluşan "peki sen bunları yapıyor musun da vıdıvıdı öksürüyorsun burda?" sorusunda verilebilicek en güzel cevap küçükken yediğimiz ıspanakların hiçbir işe yaramadığı ve içindeki demirin bildiğimiz demir ile farklı olduğudur.
O değil de; 1 kilo demir mi ağırdır? yoksa 2 kilo pamuklu iç don mu?
K.
12 Ekim 2010 Salı
Zaman
1 yıl ne kadar çabuk geçmiş? Hayatın hızlı akşından dolay mıdır nedir, bazen akılda tutulması gerekilen önemli tarihler uçup gidiveriyor. Fakat bu durum işgüzarlıktan veya önemsememekten falan oluşan bir durum değil. Takdir edersin ki akılda onca şey, birbirini kovalayan tilkiler, yapılması gerekilenler, yapılanlar, gelenler, gidenler ve daha bir sürü durum... Eğer önemliyse zaten yılın tek bir günü değil, belirli zamanlarda o aklının bir köşesine kazınmış olan insanın muhabbetini mutlaka yapıyorsun. İstemesende yapıyorsun; çünkü o sana belirli bir yön vermiş ve kafanda oluşan soruların hem de kimsenin kolay kolay cevaplayamayacağı türden soruların üzerine bir ışık yakıp aydınlatmışsa, sen istesende istemesen de onu anmış oluyorsun.
Sabah 11 civarında bir mesaj sesiyle uyandım. "Bugün ders yok, Halit Hocanın anma törenine gidiyoruz!". O gün bugün müydü? O gün unutulmuş muydu? Ya da başka bir açıdan o "anma" gününü tek güne mi sığdırmak gerekiyordu?..
Madden olmasa bile manevi olarak bugün onu bir şekilde andık. Yakın bir arkadaşımla Fındıklı kampüsünde boğazın kıyısında kahve yudumlarken; onu, düşüncelerini, sinemasını, duruşunu, en yakınından en uzağına kadar olan herkese aşılamaya çalıştığı huzuru, zamana yaydığımızda az olsa bile bizim için büyük şans olan muhabbetine nâil olmamızı ve en önemlisi "insan"lığını konuştuk...
Evet, 1 yıl çabuk geçmiş...
“Sinema sanatçısı, içinde yaşadığı toplumun sanat gelenekleri, kültür seviyesi, ekonomik imkanları ve şartları ile sınırlıdır. Bu açılardan bakılmadıkça, bir ülkenin sinemasının tam bir tanımlaması yapılmayacağı gibi, sinema eserleri için doğru değer yargılarına varılamaz."
Halit Refiğ
Sabah 11 civarında bir mesaj sesiyle uyandım. "Bugün ders yok, Halit Hocanın anma törenine gidiyoruz!". O gün bugün müydü? O gün unutulmuş muydu? Ya da başka bir açıdan o "anma" gününü tek güne mi sığdırmak gerekiyordu?..
Madden olmasa bile manevi olarak bugün onu bir şekilde andık. Yakın bir arkadaşımla Fındıklı kampüsünde boğazın kıyısında kahve yudumlarken; onu, düşüncelerini, sinemasını, duruşunu, en yakınından en uzağına kadar olan herkese aşılamaya çalıştığı huzuru, zamana yaydığımızda az olsa bile bizim için büyük şans olan muhabbetine nâil olmamızı ve en önemlisi "insan"lığını konuştuk...
Evet, 1 yıl çabuk geçmiş...
“Sinema sanatçısı, içinde yaşadığı toplumun sanat gelenekleri, kültür seviyesi, ekonomik imkanları ve şartları ile sınırlıdır. Bu açılardan bakılmadıkça, bir ülkenin sinemasının tam bir tanımlaması yapılmayacağı gibi, sinema eserleri için doğru değer yargılarına varılamaz."
Halit Refiğ
10 Ekim 2010 Pazar
Ar yu Edi Mörfi?
Mörfi (rakamla; murphy) kanunları denen geyik bazen denk geliyor gibi günlük hayatta. Çikolata sürdüğüm ekmek dilimi elimden yere doğru kaydığında torpilli olan tarafın üstüne düştü. Fakat sorun şu ki; ben dilimin iki yanına da sürmüştüm çikolatayı. Neden? Çünkü evdeyim ve gayet torpilli bir çikolatalı ekmek hazırladım kendime. Sonuç olarak Mörfi (yazıyla; murphy) kanunu manunu hikâye arkadaş. Düşürmeseydin ekmeğini yere, neymiş kanunmuş. Oldu canım; fizik ulen o. Ağır taraf ters geldi işte, gerçi benim ekmeğin iki tarafı da ağırdı. O zaman fizik değil de kimya olabilir. Hmm...
Hadi kanun manun giriş yaptık şu "sikrıt" (mors alfabesi ile; secret) denen polyanna ürününe de dokunalım. Polyanna diyorum çünkü hakikaten ağır uydurma arkadaş. Yani 6 yaşında çocuğa "bak yeğen böyle böyle bişey var sen ne diyosun bu konuda?" desen; "hacı bi bırak ya, senin gayrisâfi millî hasıladan haberin var mı?" der. Hani ben bunu "inanmıyorum, iki dakka adam olun, bak ne kadar aykırıyım bikbikbikbik" triplerinde falan söylemiyorum, çünkü alabildiğine mantıksız. Geçen gün sahafta azıcık kurcaladım, hadi dedim hadi... Pozitif düşünün olur o olur. Hı hı olur, evet.
Sahaf dedim de; bir an ne kadar dedim de deyip, oradan oraya atladığım gözüme çarptı yazıda. Her neyse, ucuzdur, bulamadığımızı buluruz, orjinaldir diye sahafa gidiyoruz ulen orda bile bandrolsüz, korsan kitap geçiriyorlar. Daha dikkatli olmak lazım, adam bir de raftan çıkarttı verdi "al bu daha temiz" diye. Ayıp ayıp, olmadı bu.
Herşeyi geçtim, İzmir bu mevsimde ne kadar güzel olur yahu. Arada gitmek lazım.
K.
Hadi kanun manun giriş yaptık şu "sikrıt" (mors alfabesi ile; secret) denen polyanna ürününe de dokunalım. Polyanna diyorum çünkü hakikaten ağır uydurma arkadaş. Yani 6 yaşında çocuğa "bak yeğen böyle böyle bişey var sen ne diyosun bu konuda?" desen; "hacı bi bırak ya, senin gayrisâfi millî hasıladan haberin var mı?" der. Hani ben bunu "inanmıyorum, iki dakka adam olun, bak ne kadar aykırıyım bikbikbikbik" triplerinde falan söylemiyorum, çünkü alabildiğine mantıksız. Geçen gün sahafta azıcık kurcaladım, hadi dedim hadi... Pozitif düşünün olur o olur. Hı hı olur, evet.
Sahaf dedim de; bir an ne kadar dedim de deyip, oradan oraya atladığım gözüme çarptı yazıda. Her neyse, ucuzdur, bulamadığımızı buluruz, orjinaldir diye sahafa gidiyoruz ulen orda bile bandrolsüz, korsan kitap geçiriyorlar. Daha dikkatli olmak lazım, adam bir de raftan çıkarttı verdi "al bu daha temiz" diye. Ayıp ayıp, olmadı bu.
Herşeyi geçtim, İzmir bu mevsimde ne kadar güzel olur yahu. Arada gitmek lazım.
K.
6 Ekim 2010 Çarşamba
Röportaj - Sarp Maden - 19.05.2010
Türkiye’deki genç kuşak caz müzisyenlerinin önemli temsilcilerinden biri olan elektro gitarist Sarp Maden ile beraber yapmış olduğumuz söyleşide; caz müziğinin Türkiye’deki konumu ve Maden'in albümleri üzerine kısa bir değerlendirmede bulunduk.
- Kerim Emre Türkoğlu – İlk olarak albümlerinizle ilgili konuşalım isterseniz. İlk albüm ile ikincisi arasında tarz olarak çok büyük bir farklılık var. “Bence” ve 2 yıl sonra piyasaya çıkan “Ardından” adlı albümlerin arasındaki tarz farkı üçüncü albüme de yansıyacak mı? Her albümde bu şekilde ayrı tarzlar mı çalacaksınız?
- Sarp Maden – Sanırım yansıyabilir, çünkü üçüncü albümde akustik caz gibi bir şeyler yapmayı planlıyorum. Aslında bu albümler tamamen yaşadığım ve çaldığım insanlarla birlikte şekilleniyor. Yani ikinci albümde; “hadi şimdi bir etnik albüm yapayım” değil de, albümde çalan kemancı Adnan Karaduman ile tanışıp, yıllar içinde beraber bir sürü şey çaldıktan sonra “şimdi bunu bir albüm haline getirebiliriz” noktasına geldik. Ondan sonrada zaten kaydettik albümü. İlk albüm de, Genco Arı (klavye), Eylem Pelit (bas gitar), Volkan Öktem (bateri) ve Sibel Köse (vokal) ile çalmamın sonucu ortaya çıktı. Yani ben bazı insanlarla müzik yapmaya başlıyorum, ondan sonra ortaya çıkan şey beni ve insanları mutlu ediyorsa eğer onu kaydetmeye çalışıyorum. İkinci albümde de yine Eylem Pelit, Genco Arı, Adnan Karaduman (keman), İmer Demirer (trompet), Turgut Alp Bekoğlu (bateri) ve Şevval Sam (vokal) eşlik ettiler. Yine aynı şekilde bu projede ortada kaydedilmeye hazır pişmiş bir müzik olduğu için bir albüme dönüştü. Üçüncü albümde şu anda çaldığım müzisyenlerle olacak büyük ihtimal. Engin Recepoğulları (saksafon), Matthew Hall (kontrbas) fakat davulda birkaç farklı isimle çaldık programlarda. Emre Kartari, Cengiz Baysal, Ferit Odman, Derin Bayhan, Volkan Öktem gibi isimler bize eşlik etti. Yani saksafon ve kontrbas kesin o isimler olacak ama davulcu da bu saydığım isimler arasından olabilir, o konuda tam bir şey söyleyemiyorum. Davulcu konusu, seçimden ziyade denk gelmeyle alakalı bir durum. Yani albüm olursa nasıl olur şimdilik bilmiyorum.
- K.E.T. – Peki ikinci albümün genel yapısı Adnan Karaduman’ın soloları ile beraber Türk Müziğine daha çok yaklaşmış. Peki, sizin Türk Müziği bilginiz ne durumda? Örneğin makam bilginiz?
S. M. – Sıfır! Ben Türk Müziğini çok seviyorum ama o konuda teorik bilgim sıfır. Yani aslında sadece Türk Müziği değil; Ermeni Müziği, Arap Müziği, Kürt Müziği, Azeri Müziği olsun hepsi aslında üç aşağı beş yukarı aynı alanın, aynı coğrafyanın müzikleri. Hepsini ayrı ayrı dinliyorum. Bunlardan ziyade Hint Müziği benim çok ilgimi çekiyor. Yani tâbir olarak aynı olmasa da Türk Müziği ve bu coğrafyada bulunan diğer müziklerle ortak noktaları var. Komalı sesler olsun, makamlar olsun birçok ortak nokta var.
- K.E.T – Zaten bu bahsettiğimiz ülkelerin müziklerinin ortak noktası makamlar ve mikrotonâl sesler. Harita üzerinde baktığımız zaman bir koridor gibi düşünebiliriz bunu. Hindistan’dan başlayıp, Türkiye üzerinden Balkan ülkelerine kadar uzanan geniş bir koridor.
S. M. – Evet evet, aynen söylediğin gibi. Yani modülasyon olmayan, tek ton üzerine makamsal müzikler diyebiliriz bunlar için. Anadolu’dan itibaren Doğuya doğru aynı ağacın dalları gibi görebiliriz bu müzikleri. Dediğim gibi Türk Müziği teorim sıfır ama makamsal, komalı sesleri ve Türk Müziğine özgü artikülasyon anlayışını armonik müziğin içinde kullanmayı denedim. Tabii bunları Türk Müziği çalan insanlarla beraber çalarken uygulamaya çalıştım.
- K.E.T. – Eğitim durumunuz nedir? Müzik ile ilgili herhangi bir okul okudunuz mu?
S.M. – Boğaziçi Üniversitesinde Psikoloji okudum ama bitirmedim. Müzik ile ilgili 1 yıl Bilkent Üniversitesi Müzik bölümünde okudum. Orada bir caz bölümü kurulmaya çalışıldı fakat yapamadılar, ben de o süreçten sonra ayrıldım zaten. Genelde otodidakttım.
- K.E.T. – Peki Emre Kartari’nin öncülük ettiği Ankara Devlet Konservatuarında kurulan jazz bölümü hakkında neler düşünüyorsunuz?
S.M. – Öyle bir bölümün kurulması çok iyi olur. Bir zamanlar Bilgi Üniversitesinde vardı öyle bir bölüm fakat sonradan maalesef kapandı, ömrü çok uzun olmadı. Oradan çıkan çok çok iyi müzisyenler oldu. Hatta bazılarıyla da beraber çalıyorum.
Dediğim gibi güzel bir gelişme ama keşke o okul İstanbul’da olsaydı. Ankara aslında bir memur ve bürokrat kenti. İstanbul’da caza daha uygun bir atmosfer var. Çünkü Türkiye’nin her yerinden yetenekli caz müzisyenleri eğer yurt dışına gitmiyorlarsa İstanbul’a geliyorlar. Bu müziği kısıtlı olanaklarına rağmen en iyi şekilde besleyecek şehir İstanbul. İstanbul, müzik endüstrisinin merkezi, kulüpler burada, en iyi müzisyenler burada, imkânlar burada… Yinede böyle bir şeyin olması çok güzel ama keşke dediğim gibi İstanbul’da olsaydı.
- K.E.T. – Ankara’daki bölümle ilgili bir yazı okumuştum, orada ilk yıllarda Amerika’dan hocaların gelip eğitim vereceği ve birkaç yıl sonra Türk cazcılarının orada hocalık yapacağı yazıyordu. Bu konuda ne düşünüyorsunuz? Size bir teklif gelse nasıl bakarsınız öyle bir duruma?
S.M. – Bence orada okuyacak olan öğrenciler için çok şanslı bir durum bu. Sonuçta Türkiye’de çalan çoğu caz müzisyeni Amerika’da eğitim alıp geldiler. Sanırım oraya Scepp Geals adlı bir tenor saksafoncu ve piyanist hoca gelecek. Çok önemli bir adam o Amerika’da. Branford Marseilles gibi bir sürü tanınmış cazcının da zamanında hocalığını yapmış. Bana bir teklif gelse, bilemiyorum yani az öncede söylediğim gibi ben otodidakt olduğum için metodik olarak ders verme konusunda pek başarılı olabilir miyim emin değilim açıkçası. Artı, ben her zaman çalmayı tercih ediyorum…
- K.E.T. – İstanbul’a geri dönersek eğer, caz çalınan mekânların sayısına baktığımızda bu rakam bir elin beş parmağını geçmez. Bu mekânlarda da genellikle usta caz müzisyenleri çalıyor. Diğer tarafta da genç caz müzisyenleri ve onların sahne şansı bulma sıkıntısı var. Bu duruma nasıl bakıyorsunuz?
S.M. – O çok zor bir konu. Türkiye’de böyle organize olmuş bir kurum veya ortam yok. Genç müzisyenleri profesyonel ortama taşımak, onların ilerlemesini-gelişmesini sağlamak için herhangi bir çaba sarf eden de yok. Tamamen herkes kendini kurtarmaya çalışıyor ve gençlerin işleri Allah’a kalmış durumda bir bakıma. Aslında bir aşamadan sonra insanın gelişmesi için en önemli şey usta müzisyenlerle o müziği sahnede canlı çalmaktır. Yani pek fazla şansları yok, sahne imkânları falan kısıtlı diyoruz ama onu yapacak potansiyeli olan genç bir müzisyen bir şekilde aradan sıyrılıp istediğini alıyor. Örneğin ben 20’li yaşlarımda, benden daha önceki kuşaklardan bazı müzisyenlerle -Ali Pera gibi- çalma şansı bulmuştum. Benim için çok önemli tecrübelerdi.
Şu anda da mesela ben kendimden daha genç müzisyenlerle çalıyorum ve bir şekilde müziği paylaşıyoruz ama herkes bu tür fırsatları yakalayamayabiliyor. Özellikle Türkiye gibi ülkelerde bu tür yaratıcı, doğaçlama müziklerin -özellikle cazda demeyelim- ve sanatsal her şeyin çok zor kendine ifade olanağı bulduğu bir ortamda bunları yapmak batı ülkelerine nazaran daha da zor bir durumda. Bunları yapıp üstüne bir de bunlardan para kazanıp hayatta kalmak ise çok çok zor bir durum.
- K.E.T. – Müzikten para kazanmak konusuna geldiğimizde; Türkiye’de caz müzisyeni olup da caz çalmadıkları zamanlar dışında popüler müzik sanatçılarına eşlik eden müzisyenler var. Bu duruma nasıl bakıyorsunuz?
S.M. – Yani, bu sadece Türkiye’de olan bir şey değil. Yurt dışında da böyle şeyler çok var. Çünkü her zaman, ticari müzikler cazdan çok daha fazla maddi olarak getirisi olan müziklerdir. Örneğin Omar Hakim gibi müzisyenler bir gece Weather Report’ta çalıp ertesi gece Madonna’nın arkasında çalıyorlar. E haliyle Madonna’ya bir turnede çaldıktan sonra adam kendine ev alabiliyor ama bir gece bir mekânda caz çaldıktan sonra anca kirasının yarısını çıkartabiliyor. Dolayısıyla daha iyi bir yaşam standardı isteyen bir kişi bunu yapabilir tabii ki. Tabii bir de şöyle bir durum var; hiçbir zaman müzikâl olarak kendi müziğini yaparkenki tadı almıyordur o durumlarda.
- K.E.T. – Peki caz müzisyenleri arasında böyle bir durumu “yaptığı müziğe ihanet” gibi görenler var mı? Örneğin Klasik Müzik câmiasında böyle bir durum genellik hoş karşılanmaz. Klasikle başladın, klasikle devam edeceksin ve klasikle bitireceksin gibi bir anlayış hâkimdir. Cazda da böyle midir?
S.M. – Şimdi şöyle bir şey var; Türkiye’de Klasik Müzik Cumhuriyet Döneminden bu yana hep desteklendi ve o müzisyenler ya orkestralarda, ya okullarda bir şekilde devlet memuru olarak hayatlarını idame ettirdiler. Diğer taraftan cazda öyle bir devlet desteği yok, yani diğer Avrupa ülkelerine baktığımızda özellikle Hollanda, Norveç, Finlandiya gibi ülkelerde bu tür caz müzisyenleri devlet tarafından destekleniyor. O zaman da adamın başka bir müzik türünü yapmaya -maddi anlamda- ihtiyacı kalmıyor.
- K.E.T. – Korsan CD konusundan biraz bahsedecek olursak; albümlerinizin legâl veya illegâl olarak satılması sizin için çok önemli bir durum mu? Tabii ki her sanatçı albümünün orjinalinin satılmasını ister ama burada mevzubahis olan müzik caz. Dolayısıyla Türkiye’de çok fazla dinlenmeyen bir müzikten bahsediyoruz. “Korsan veya değil, yeter ki dinlensin” dediğiniz oluyor mu? Korsan CD satışı da bir bakıma yaptığınız müziğin daha ucuz bir maliyetle yayılması anlamına geliyor.
S.M. – Öncelikle ben sanatçı değilim, korsana da karşı değilim! Şaka bir yana, bu durum aslında müziği de aşan dünyadaki ekonomi sistemiyle alakalı bir konu. Yani bir şekilde para diye bir şey var ve bu bir takım objeleri satın almak için kullanılıyor. Bizde zaten böyle bir sistemin içine doğduğumuz için, ötesine geçmekte zorlanıyoruz. Müziği satmak ya da satın almak bana her zaman saçma geldi aslında, fakat bu sistemi döndürebilmek için paraya ihtiyaç var. Enstrüman satın almak, stüdyo kurmak, kayıt yapabilmek, albümü pazarlamak gibi konular için daima paraya ihtiyaç var. Eğer ben bir albüm yapıyorsam ve bu albüm satarak kendini amorti edip biraz da kâra geçiyorsa -ki ben albümlerden hiçbir şey kazanmıyorum, sadece plak şirketi kazanıyor- o zaman bir sonraki albümü yapabilme şansım oluyor. Çünkü albüm satmazsa ve şirket zarar ederse, o zaman plak şirketi hiçbir zaman bir albüm daha yapmak istemez. Dolayısıyla ben bir daha kayıt yapamam… Ben albüm yapmak istiyorum, müziği üretmek istiyorum ama kopyalayan ya da internetten indirene de herhangi bir tepkim yok. Fakat durumu olan, yani bir şekilde albüm alabilecek bir kişi, destek vermek isteyen bir kişi gidip o albümü alırsa ben yeni bir albüm daha yapabilirim. Ortada belli bir çark var ve o çarkın bir şekilde dönmesi gerekiyor, sanırım bu da bu şekilde olur. Benim durumumda olan birçok müzisyen var ve bu oyunu oynamaya devam etmek zorundayız bir şekilde. Korsan CD durumuyla savaşanlar genelde albümleri çok satan insanlar, daha çok alınıp, daha çok satılması için yapıyorlar bunu.
- K.E.T. – “Trio Mrio” ve “Ardından”… Bu iki albüm arasında geçen 12 yılda sizce caz Türkiye’de nasıl bir konuma geldi?
S.M. – Bence büyük bir gelişme var. Çünkü genç kuşaktan çok iyi müzisyenler çıktı, kendi projesini yapan ve kendi müziğini yazan. Yeter ki bunlar ortaya konulabilsin ve desteklensin. Fakat bir yandan da talep çok fazla yok, insanların belki de çok umurunda değil, ticari, içi boş ve magazinin peşindeler. Dolayısıyla bu insanlar yaptıkları şeyi halka ulaştırmakta çok zorluk çekiyorlar. İşin o tarafında çok fazla sorun var ama onun dışında iyi bir potansiyel var diye düşünüyorum. Eskiden sadece caz deyince şey anlaşılırdı; Amerika’da belli yıllarda yapılmış caz müziğinin, daha aşağı bir kalitede taklidini çalan insanlar anlaşılırdı. Fakat şimdi dünyada olan bitenden haberdar kendi müziklerini yapan, yetenekli ve başarılı müzisyenler var çok daha fazla sayıda.
- K.E.T. – Sorularım bu kadardı, çok teşekkür ederim sohbetiniz için…
S.M.- Ne demek yahu, ben teşekkür ederim. Çok zevkliydi, selamlar…
K.
- Kerim Emre Türkoğlu – İlk olarak albümlerinizle ilgili konuşalım isterseniz. İlk albüm ile ikincisi arasında tarz olarak çok büyük bir farklılık var. “Bence” ve 2 yıl sonra piyasaya çıkan “Ardından” adlı albümlerin arasındaki tarz farkı üçüncü albüme de yansıyacak mı? Her albümde bu şekilde ayrı tarzlar mı çalacaksınız?
- Sarp Maden – Sanırım yansıyabilir, çünkü üçüncü albümde akustik caz gibi bir şeyler yapmayı planlıyorum. Aslında bu albümler tamamen yaşadığım ve çaldığım insanlarla birlikte şekilleniyor. Yani ikinci albümde; “hadi şimdi bir etnik albüm yapayım” değil de, albümde çalan kemancı Adnan Karaduman ile tanışıp, yıllar içinde beraber bir sürü şey çaldıktan sonra “şimdi bunu bir albüm haline getirebiliriz” noktasına geldik. Ondan sonrada zaten kaydettik albümü. İlk albüm de, Genco Arı (klavye), Eylem Pelit (bas gitar), Volkan Öktem (bateri) ve Sibel Köse (vokal) ile çalmamın sonucu ortaya çıktı. Yani ben bazı insanlarla müzik yapmaya başlıyorum, ondan sonra ortaya çıkan şey beni ve insanları mutlu ediyorsa eğer onu kaydetmeye çalışıyorum. İkinci albümde de yine Eylem Pelit, Genco Arı, Adnan Karaduman (keman), İmer Demirer (trompet), Turgut Alp Bekoğlu (bateri) ve Şevval Sam (vokal) eşlik ettiler. Yine aynı şekilde bu projede ortada kaydedilmeye hazır pişmiş bir müzik olduğu için bir albüme dönüştü. Üçüncü albümde şu anda çaldığım müzisyenlerle olacak büyük ihtimal. Engin Recepoğulları (saksafon), Matthew Hall (kontrbas) fakat davulda birkaç farklı isimle çaldık programlarda. Emre Kartari, Cengiz Baysal, Ferit Odman, Derin Bayhan, Volkan Öktem gibi isimler bize eşlik etti. Yani saksafon ve kontrbas kesin o isimler olacak ama davulcu da bu saydığım isimler arasından olabilir, o konuda tam bir şey söyleyemiyorum. Davulcu konusu, seçimden ziyade denk gelmeyle alakalı bir durum. Yani albüm olursa nasıl olur şimdilik bilmiyorum.
- K.E.T. – Peki ikinci albümün genel yapısı Adnan Karaduman’ın soloları ile beraber Türk Müziğine daha çok yaklaşmış. Peki, sizin Türk Müziği bilginiz ne durumda? Örneğin makam bilginiz?
S. M. – Sıfır! Ben Türk Müziğini çok seviyorum ama o konuda teorik bilgim sıfır. Yani aslında sadece Türk Müziği değil; Ermeni Müziği, Arap Müziği, Kürt Müziği, Azeri Müziği olsun hepsi aslında üç aşağı beş yukarı aynı alanın, aynı coğrafyanın müzikleri. Hepsini ayrı ayrı dinliyorum. Bunlardan ziyade Hint Müziği benim çok ilgimi çekiyor. Yani tâbir olarak aynı olmasa da Türk Müziği ve bu coğrafyada bulunan diğer müziklerle ortak noktaları var. Komalı sesler olsun, makamlar olsun birçok ortak nokta var.
- K.E.T – Zaten bu bahsettiğimiz ülkelerin müziklerinin ortak noktası makamlar ve mikrotonâl sesler. Harita üzerinde baktığımız zaman bir koridor gibi düşünebiliriz bunu. Hindistan’dan başlayıp, Türkiye üzerinden Balkan ülkelerine kadar uzanan geniş bir koridor.
S. M. – Evet evet, aynen söylediğin gibi. Yani modülasyon olmayan, tek ton üzerine makamsal müzikler diyebiliriz bunlar için. Anadolu’dan itibaren Doğuya doğru aynı ağacın dalları gibi görebiliriz bu müzikleri. Dediğim gibi Türk Müziği teorim sıfır ama makamsal, komalı sesleri ve Türk Müziğine özgü artikülasyon anlayışını armonik müziğin içinde kullanmayı denedim. Tabii bunları Türk Müziği çalan insanlarla beraber çalarken uygulamaya çalıştım.
- K.E.T. – Eğitim durumunuz nedir? Müzik ile ilgili herhangi bir okul okudunuz mu?
S.M. – Boğaziçi Üniversitesinde Psikoloji okudum ama bitirmedim. Müzik ile ilgili 1 yıl Bilkent Üniversitesi Müzik bölümünde okudum. Orada bir caz bölümü kurulmaya çalışıldı fakat yapamadılar, ben de o süreçten sonra ayrıldım zaten. Genelde otodidakttım.
- K.E.T. – Peki Emre Kartari’nin öncülük ettiği Ankara Devlet Konservatuarında kurulan jazz bölümü hakkında neler düşünüyorsunuz?
S.M. – Öyle bir bölümün kurulması çok iyi olur. Bir zamanlar Bilgi Üniversitesinde vardı öyle bir bölüm fakat sonradan maalesef kapandı, ömrü çok uzun olmadı. Oradan çıkan çok çok iyi müzisyenler oldu. Hatta bazılarıyla da beraber çalıyorum.
Dediğim gibi güzel bir gelişme ama keşke o okul İstanbul’da olsaydı. Ankara aslında bir memur ve bürokrat kenti. İstanbul’da caza daha uygun bir atmosfer var. Çünkü Türkiye’nin her yerinden yetenekli caz müzisyenleri eğer yurt dışına gitmiyorlarsa İstanbul’a geliyorlar. Bu müziği kısıtlı olanaklarına rağmen en iyi şekilde besleyecek şehir İstanbul. İstanbul, müzik endüstrisinin merkezi, kulüpler burada, en iyi müzisyenler burada, imkânlar burada… Yinede böyle bir şeyin olması çok güzel ama keşke dediğim gibi İstanbul’da olsaydı.
- K.E.T. – Ankara’daki bölümle ilgili bir yazı okumuştum, orada ilk yıllarda Amerika’dan hocaların gelip eğitim vereceği ve birkaç yıl sonra Türk cazcılarının orada hocalık yapacağı yazıyordu. Bu konuda ne düşünüyorsunuz? Size bir teklif gelse nasıl bakarsınız öyle bir duruma?
S.M. – Bence orada okuyacak olan öğrenciler için çok şanslı bir durum bu. Sonuçta Türkiye’de çalan çoğu caz müzisyeni Amerika’da eğitim alıp geldiler. Sanırım oraya Scepp Geals adlı bir tenor saksafoncu ve piyanist hoca gelecek. Çok önemli bir adam o Amerika’da. Branford Marseilles gibi bir sürü tanınmış cazcının da zamanında hocalığını yapmış. Bana bir teklif gelse, bilemiyorum yani az öncede söylediğim gibi ben otodidakt olduğum için metodik olarak ders verme konusunda pek başarılı olabilir miyim emin değilim açıkçası. Artı, ben her zaman çalmayı tercih ediyorum…
- K.E.T. – İstanbul’a geri dönersek eğer, caz çalınan mekânların sayısına baktığımızda bu rakam bir elin beş parmağını geçmez. Bu mekânlarda da genellikle usta caz müzisyenleri çalıyor. Diğer tarafta da genç caz müzisyenleri ve onların sahne şansı bulma sıkıntısı var. Bu duruma nasıl bakıyorsunuz?
S.M. – O çok zor bir konu. Türkiye’de böyle organize olmuş bir kurum veya ortam yok. Genç müzisyenleri profesyonel ortama taşımak, onların ilerlemesini-gelişmesini sağlamak için herhangi bir çaba sarf eden de yok. Tamamen herkes kendini kurtarmaya çalışıyor ve gençlerin işleri Allah’a kalmış durumda bir bakıma. Aslında bir aşamadan sonra insanın gelişmesi için en önemli şey usta müzisyenlerle o müziği sahnede canlı çalmaktır. Yani pek fazla şansları yok, sahne imkânları falan kısıtlı diyoruz ama onu yapacak potansiyeli olan genç bir müzisyen bir şekilde aradan sıyrılıp istediğini alıyor. Örneğin ben 20’li yaşlarımda, benden daha önceki kuşaklardan bazı müzisyenlerle -Ali Pera gibi- çalma şansı bulmuştum. Benim için çok önemli tecrübelerdi.
Şu anda da mesela ben kendimden daha genç müzisyenlerle çalıyorum ve bir şekilde müziği paylaşıyoruz ama herkes bu tür fırsatları yakalayamayabiliyor. Özellikle Türkiye gibi ülkelerde bu tür yaratıcı, doğaçlama müziklerin -özellikle cazda demeyelim- ve sanatsal her şeyin çok zor kendine ifade olanağı bulduğu bir ortamda bunları yapmak batı ülkelerine nazaran daha da zor bir durumda. Bunları yapıp üstüne bir de bunlardan para kazanıp hayatta kalmak ise çok çok zor bir durum.
- K.E.T. – Müzikten para kazanmak konusuna geldiğimizde; Türkiye’de caz müzisyeni olup da caz çalmadıkları zamanlar dışında popüler müzik sanatçılarına eşlik eden müzisyenler var. Bu duruma nasıl bakıyorsunuz?
S.M. – Yani, bu sadece Türkiye’de olan bir şey değil. Yurt dışında da böyle şeyler çok var. Çünkü her zaman, ticari müzikler cazdan çok daha fazla maddi olarak getirisi olan müziklerdir. Örneğin Omar Hakim gibi müzisyenler bir gece Weather Report’ta çalıp ertesi gece Madonna’nın arkasında çalıyorlar. E haliyle Madonna’ya bir turnede çaldıktan sonra adam kendine ev alabiliyor ama bir gece bir mekânda caz çaldıktan sonra anca kirasının yarısını çıkartabiliyor. Dolayısıyla daha iyi bir yaşam standardı isteyen bir kişi bunu yapabilir tabii ki. Tabii bir de şöyle bir durum var; hiçbir zaman müzikâl olarak kendi müziğini yaparkenki tadı almıyordur o durumlarda.
- K.E.T. – Peki caz müzisyenleri arasında böyle bir durumu “yaptığı müziğe ihanet” gibi görenler var mı? Örneğin Klasik Müzik câmiasında böyle bir durum genellik hoş karşılanmaz. Klasikle başladın, klasikle devam edeceksin ve klasikle bitireceksin gibi bir anlayış hâkimdir. Cazda da böyle midir?
S.M. – Şimdi şöyle bir şey var; Türkiye’de Klasik Müzik Cumhuriyet Döneminden bu yana hep desteklendi ve o müzisyenler ya orkestralarda, ya okullarda bir şekilde devlet memuru olarak hayatlarını idame ettirdiler. Diğer taraftan cazda öyle bir devlet desteği yok, yani diğer Avrupa ülkelerine baktığımızda özellikle Hollanda, Norveç, Finlandiya gibi ülkelerde bu tür caz müzisyenleri devlet tarafından destekleniyor. O zaman da adamın başka bir müzik türünü yapmaya -maddi anlamda- ihtiyacı kalmıyor.
- K.E.T. – Korsan CD konusundan biraz bahsedecek olursak; albümlerinizin legâl veya illegâl olarak satılması sizin için çok önemli bir durum mu? Tabii ki her sanatçı albümünün orjinalinin satılmasını ister ama burada mevzubahis olan müzik caz. Dolayısıyla Türkiye’de çok fazla dinlenmeyen bir müzikten bahsediyoruz. “Korsan veya değil, yeter ki dinlensin” dediğiniz oluyor mu? Korsan CD satışı da bir bakıma yaptığınız müziğin daha ucuz bir maliyetle yayılması anlamına geliyor.
S.M. – Öncelikle ben sanatçı değilim, korsana da karşı değilim! Şaka bir yana, bu durum aslında müziği de aşan dünyadaki ekonomi sistemiyle alakalı bir konu. Yani bir şekilde para diye bir şey var ve bu bir takım objeleri satın almak için kullanılıyor. Bizde zaten böyle bir sistemin içine doğduğumuz için, ötesine geçmekte zorlanıyoruz. Müziği satmak ya da satın almak bana her zaman saçma geldi aslında, fakat bu sistemi döndürebilmek için paraya ihtiyaç var. Enstrüman satın almak, stüdyo kurmak, kayıt yapabilmek, albümü pazarlamak gibi konular için daima paraya ihtiyaç var. Eğer ben bir albüm yapıyorsam ve bu albüm satarak kendini amorti edip biraz da kâra geçiyorsa -ki ben albümlerden hiçbir şey kazanmıyorum, sadece plak şirketi kazanıyor- o zaman bir sonraki albümü yapabilme şansım oluyor. Çünkü albüm satmazsa ve şirket zarar ederse, o zaman plak şirketi hiçbir zaman bir albüm daha yapmak istemez. Dolayısıyla ben bir daha kayıt yapamam… Ben albüm yapmak istiyorum, müziği üretmek istiyorum ama kopyalayan ya da internetten indirene de herhangi bir tepkim yok. Fakat durumu olan, yani bir şekilde albüm alabilecek bir kişi, destek vermek isteyen bir kişi gidip o albümü alırsa ben yeni bir albüm daha yapabilirim. Ortada belli bir çark var ve o çarkın bir şekilde dönmesi gerekiyor, sanırım bu da bu şekilde olur. Benim durumumda olan birçok müzisyen var ve bu oyunu oynamaya devam etmek zorundayız bir şekilde. Korsan CD durumuyla savaşanlar genelde albümleri çok satan insanlar, daha çok alınıp, daha çok satılması için yapıyorlar bunu.
- K.E.T. – “Trio Mrio” ve “Ardından”… Bu iki albüm arasında geçen 12 yılda sizce caz Türkiye’de nasıl bir konuma geldi?
S.M. – Bence büyük bir gelişme var. Çünkü genç kuşaktan çok iyi müzisyenler çıktı, kendi projesini yapan ve kendi müziğini yazan. Yeter ki bunlar ortaya konulabilsin ve desteklensin. Fakat bir yandan da talep çok fazla yok, insanların belki de çok umurunda değil, ticari, içi boş ve magazinin peşindeler. Dolayısıyla bu insanlar yaptıkları şeyi halka ulaştırmakta çok zorluk çekiyorlar. İşin o tarafında çok fazla sorun var ama onun dışında iyi bir potansiyel var diye düşünüyorum. Eskiden sadece caz deyince şey anlaşılırdı; Amerika’da belli yıllarda yapılmış caz müziğinin, daha aşağı bir kalitede taklidini çalan insanlar anlaşılırdı. Fakat şimdi dünyada olan bitenden haberdar kendi müziklerini yapan, yetenekli ve başarılı müzisyenler var çok daha fazla sayıda.
- K.E.T. – Sorularım bu kadardı, çok teşekkür ederim sohbetiniz için…
S.M.- Ne demek yahu, ben teşekkür ederim. Çok zevkliydi, selamlar…
K.
5 Ekim 2010 Salı
Tatil!
Yazılara biraz ara diyeli baya bir süre olmuş sanırım. Genelde insanlar bazı şeylere ara verdiğinde belirli miktarda bir malzeme biriktirerek geri dönerler ama nedense bende öyle bir birikim pek yok gibi. Koca yaz geçti, sanırım çok da rutin geçti ondan olsa gerek. Geçtiğimiz yazın bana göre en keyif verici olayı bilardo idi. Lise yıllarında bıraktığım bilardo macerama bu yaz geri dönüş yaptım. Zevkli, zevkli olduğu kadar da matematik gerektiren bir oyun bilardo. Fakat bende matematiğin m'si yok! Böyle bir bünyede nasıl tezahür gösterdi bu oyun şaştım doğrusu...
Her nekadar rutin geçse bile yine de mutlu ve sakin bir yaz geçti diyebilirim aslında. İnsanın sevdiği ve iyi anlaştığı kişilerle sürekli vakit geçirmesi her nekadar sıkıyor gibi gözükse de "tatil" kavramının ve tabii doğal olarak bu kavramı açtığımızda içinden çıkan "kıç yaya yaya kitap okuma ve akabinde televizyon seyretme" durumunu dibini göresiye kadar yapıp hepsini harmanladığında pek de sıkıcı bir durum olmuyor. Mutlu muydum? Hem de çok fazla... He dert tasa yok muydu? İlla ki vardı, dertsiz tasasız bir insan göster bana sana kağıt helva arası dondurma ısmarlıyim. Gerçi mutluluk dediğin şey oldukça göreceli bir kavram, kişilere göre tanımı çokca çeşitlenebilir. Bana göre 50'lik soğuk bir bira, bir yaz gecesini muhabbet çeşnili geçirmekte oldukça ideal. Ama sana göre bu böyle olmayabilir; ki zaten sana göre nasıl olduğu şu saatte beni pek bağlamıyor gibi.
Güzel ve sorunsuz giden şeylerin aksine bom bok olup ters gelen köklü şeylerde oldu ama önemli olan hatalarımızdan ders çıkarıp daha da bokunu çıkararak aynısını tekrar etmek. Kimse kimseye hatalar üzerinden -mümkünse- tavsiye vermesin bence. Eğer benim ya da senin herhangi bir konuda tavsiyeye ihtiyacım olursa, gelir "yahu ben bunun içinden nasıl çıkarım?" diye sorarım zaten. Onun dışında şunu şunu veya bunu bunu yap bikbikbikbibkikbik deme bana... Elde kalan şeyleri mukayese edip sonuca varıcak kadar beyne sahibim ben.
He bir de ego meselesi var; ne yazık ki yaş, mevki, isim, ünvan, cinsiyet vb bir çok şeyi dinlemeden insanı bünyesine hapsedebilecek kadar güçlü bir durum bu. Bazen bu egolara kurban gidebiliyor insan günlük hayatında. Takmıycaksın dersem "ya bi bırak" dersin mırıldanarak biliyorum. O büyük yalan zaten, illa ki takıcaksın ama taktığın yer büyük önem teşkil ediyor tabii ki... E olur öyle arada diyelim o vakit!..
K.
Her nekadar rutin geçse bile yine de mutlu ve sakin bir yaz geçti diyebilirim aslında. İnsanın sevdiği ve iyi anlaştığı kişilerle sürekli vakit geçirmesi her nekadar sıkıyor gibi gözükse de "tatil" kavramının ve tabii doğal olarak bu kavramı açtığımızda içinden çıkan "kıç yaya yaya kitap okuma ve akabinde televizyon seyretme" durumunu dibini göresiye kadar yapıp hepsini harmanladığında pek de sıkıcı bir durum olmuyor. Mutlu muydum? Hem de çok fazla... He dert tasa yok muydu? İlla ki vardı, dertsiz tasasız bir insan göster bana sana kağıt helva arası dondurma ısmarlıyim. Gerçi mutluluk dediğin şey oldukça göreceli bir kavram, kişilere göre tanımı çokca çeşitlenebilir. Bana göre 50'lik soğuk bir bira, bir yaz gecesini muhabbet çeşnili geçirmekte oldukça ideal. Ama sana göre bu böyle olmayabilir; ki zaten sana göre nasıl olduğu şu saatte beni pek bağlamıyor gibi.
Güzel ve sorunsuz giden şeylerin aksine bom bok olup ters gelen köklü şeylerde oldu ama önemli olan hatalarımızdan ders çıkarıp daha da bokunu çıkararak aynısını tekrar etmek. Kimse kimseye hatalar üzerinden -mümkünse- tavsiye vermesin bence. Eğer benim ya da senin herhangi bir konuda tavsiyeye ihtiyacım olursa, gelir "yahu ben bunun içinden nasıl çıkarım?" diye sorarım zaten. Onun dışında şunu şunu veya bunu bunu yap bikbikbikbibkikbik deme bana... Elde kalan şeyleri mukayese edip sonuca varıcak kadar beyne sahibim ben.
He bir de ego meselesi var; ne yazık ki yaş, mevki, isim, ünvan, cinsiyet vb bir çok şeyi dinlemeden insanı bünyesine hapsedebilecek kadar güçlü bir durum bu. Bazen bu egolara kurban gidebiliyor insan günlük hayatında. Takmıycaksın dersem "ya bi bırak" dersin mırıldanarak biliyorum. O büyük yalan zaten, illa ki takıcaksın ama taktığın yer büyük önem teşkil ediyor tabii ki... E olur öyle arada diyelim o vakit!..
K.
22 Haziran 2010 Salı
17 Haziran 2010 Perşembe
Soğan - Sarımsak
"Göç" ile ilgili bir kitap raporu ödevim vardı final için. Ödev olduğu için biraz isteksiz okudum o kitabı ama öyle böyle bir şekilde sonuna kadar geldi. Daha önce yazmıştım, dayatma olan şeyleri sevmiyorum diye; bu kitap olsa bile hoşlanmıyorum. Fakat tabii ki yapıcaz ödev sonuçta, görevimiz icâbı gak guk. Hmm, ne diyordum? Heh göç! Evet, kitabın içinde bir ülkeden başka bir ülkeye göç eden insanlar için "göçer" sıfatını kullanmış. İlk başta garip geldi bana -kitabın yazarı Iain Chambers bu arada- göçer kelimesini ilk kez orda duydum çünkü. Okudukça benimsedim sonra sonra. Kitabın genel konusu göç sonucu kendi yerel kimliklerinden uzaklaşan insanlar ve beyaz hegemonyanın sömürge mantığıyla irdelemeye çalıştığı ve de "öteki" olarak adlandırdığı kesim. Yani doğu dünyası. Belki koyarım buraya kitap için yazdıklarımı ama emin de değilim açıkçası. Sonra başka bir yerlerde herhangi bir konuda kendi cümlelerimi duyunca şaşırıyorum...
Kitabın genel dili terimler bakımından biraz ağır fakat herhangi bir felsefe sözlüğü yardımı ile kolayca kavranabilecek bir terminolojisi var. Benim açımdan "farkındalık" duyumu biraz biraz sarstı sanırım okuduklarım. "Aaa hakikaten öyle yahu" dediğim bir kaç bölüm oldu kitabın içinde. Çoğunlukla modernite adı altında insanlara dayatılan olağan şeylerde oldu bu tepkim. Genel güruha hitap eden bir tektipleştirme var ve biz bunun hem farkındayız hem de değiliz. İşte o farkındalık da tam o noktada cimcirdi kolumu. "Niye yapıyoruz ki tüm bunları?" dedim kendi kendime. Fakat öteki taraftan baktığımda da neredeyse tüm çevrem hatta çoğu insan, hemen hemen bütün şehir ve doğal olarak tüm ülke aynı yolda sağa ve sola bakmadan ilerlemekteyiz. Bu kimlikten sıyrılış ve akabinde gelecek olan kopuş hayr-ı âlâmet bir durum mu? Biraz kafa yorduktan sonra hiç öyle olmadığını ve herşeyin tatsızlaştığını farkettim. Bir yandan da insanın kafasında "e dışardan gelen tüm şeylere kapalı mı olalım?" sorusu uyanmıyor değil. Tabii ki kapalı olmayalım ama insanın kendi mayasını da unutması ve yadırgaması pek tatlı birşey olmasa gerek.
Bir hocamın söylediği "ulen anan soğan baban sarımsak, kime neyi satmaya çalışıyorsun?" özlü sözüyle, "nokta" derim.
K.
Kitabın genel dili terimler bakımından biraz ağır fakat herhangi bir felsefe sözlüğü yardımı ile kolayca kavranabilecek bir terminolojisi var. Benim açımdan "farkındalık" duyumu biraz biraz sarstı sanırım okuduklarım. "Aaa hakikaten öyle yahu" dediğim bir kaç bölüm oldu kitabın içinde. Çoğunlukla modernite adı altında insanlara dayatılan olağan şeylerde oldu bu tepkim. Genel güruha hitap eden bir tektipleştirme var ve biz bunun hem farkındayız hem de değiliz. İşte o farkındalık da tam o noktada cimcirdi kolumu. "Niye yapıyoruz ki tüm bunları?" dedim kendi kendime. Fakat öteki taraftan baktığımda da neredeyse tüm çevrem hatta çoğu insan, hemen hemen bütün şehir ve doğal olarak tüm ülke aynı yolda sağa ve sola bakmadan ilerlemekteyiz. Bu kimlikten sıyrılış ve akabinde gelecek olan kopuş hayr-ı âlâmet bir durum mu? Biraz kafa yorduktan sonra hiç öyle olmadığını ve herşeyin tatsızlaştığını farkettim. Bir yandan da insanın kafasında "e dışardan gelen tüm şeylere kapalı mı olalım?" sorusu uyanmıyor değil. Tabii ki kapalı olmayalım ama insanın kendi mayasını da unutması ve yadırgaması pek tatlı birşey olmasa gerek.
Bir hocamın söylediği "ulen anan soğan baban sarımsak, kime neyi satmaya çalışıyorsun?" özlü sözüyle, "nokta" derim.
K.
10 Haziran 2010 Perşembe
Lop
İnsan etrafındaki çoğu şeyden etkilenir. İyi ya da kötü anlamda çeşitli etkileşimlerdir bunlar. İyi olduğunu zannettiğin kötü, kötü olduğunu zannettiğin ise çok iyi çıkabilir. Atasözü bile var yahu üzüm üzüme baka baka... Tabii bu etkileşimleri sürekli insanlar üzerinden değerlendiremeyiz. Film, müzik, kitap, resim, dizi film ya da görsellik barındıran şeyler dışında kalan muhabbet benzeri şeylerde olabilir bunlar.
"Etkilenme" garip birşey vesselam. İnsan hiç müzikten ya da dizi filmden etkilenip onu kendi hayatında yaşar mı? Ya da bir dönem yaşayacağını umar mı? Evet umar! Ben gördüm öyle insanlar. Müzik konusunda; mesela lise dönemlerinde müzikle uğraşan ya da müziğe ilgi duyan gençler beğendikleri şarkıları ya kurdukları gruplarla çalmaya çalışır ya da evde kulaklıkları takıp çalıyormuş taklidi yaparlar. Tenis raketiyle gitar çalan -ki benim de bir raketim vardı ufakken- çok adam vardır kanımca. Müziği bir dışa vurum aracı olarak da görebiliriz aslında. Çalan şey bireyi o kadar etkilemiştir ki kendi içinde ona onlarca anlam yükleyebilir. Mutlaka bir ortak noktası vardır o müzikle. Olmasa da o illa ki bir şekilde ucundan kıyısından yaratır, dedik ya; müzik onun için bir dışa vurum aracıdır. Klasik müzik insanı rahatlatır derler. O benim için geçerli birşey değil mesela. Göreceli bir durum bu. Ben çok sinirlendiğimde ya da gerildiğimde gotik ya da brütal metal dinlerim. İki tarafta gergin ve sert çünkü. Müzik de, sen de... İki zıt kutup muhabbeti gibi bakabiliriz buna.
Birde dizi filmlerden etkilenen insan modeli var. Mafyavâri dizilerden etkilenip etrafa sert bakışlar atan abiler ya da aşırı, ultra romantik dizilerden etkilenip benim de böyle bir sevgilim olsun diyen ablalar. Dönem dizileri vardı bir aralar, gerçi hâlâ var mı bilmiyorum ama -bknz. "ben televizyon izlemiyorum tripli entel abi modeli"- o dizilerden etkilenip ertesi sabah gidip sprey boya alan ve gecesine düz duvar arayan insanlar da var. "Bu kalp seni unutur mu?" diye bir dönem dizisi vardı. 1980'leri ve darbe dönemini anlatan. Merak edip tüm bölümlerini izlemiştim internet üzerinden. Asıl kızla esas erkek tam kavuşucaklar derken dizi yayından kaldırıldı. Hoş onlar illegâl olarak kavuşuyorlardı o ayrı mevzu. Birde asıl kızın eski kocası vardı sinirli bir abi. İdeal adam gibi görünen ama sinirlendiğinde gözü etrafı görmeyen bir tip. E diyeceksin ki "adam sinirlenmiş, her insan sinirlendiğinde delirir" yok bu öyle böyle bir sinirlenme değil, adam baya dövüyordu asıl kızı. Abartı bulmuştum ben oraları, ne yani, her sinirlendiğinde hıncını karşındakinden mi alacaksın? Hele ki karşındaki kadınsa! Kadınlar bir çiçektir saçmalığı hatta kantin kuntin gak guk. Velhasıl ben pek etkilenmedim o diziden. Severim dönem dizilerini, bir iki tane daha vardı, bir tanesini daha baştan takip ettim hatta 24. bölümde bıraktım iyi hatırlıyorum ama adı neydi neydi neydi? ımm? Çıkartamadım şu an, neyse beklesin o 24. bölümde...
Toparlarsak -neden toparlıyorsak her yazının sonunu, bırak bir kere de havada kalsın değil mi?- etkileşimler insanın hayatını çoğu zaman bom bok bir hale getirir. Etkilenme arkadaşım, etkilenme yani. Otur düşün, taşın kendin karar ver. İki tane lop var kafanın içinde, düşünmeye yarıyor onlar. Üstüne, beyin söğüş olsa da yesek şurda iki satır der, konuyu alakasız bir yerde bırakırım. Herşeyi geçtim ben söğüş sevmem ki!?
K.
"Etkilenme" garip birşey vesselam. İnsan hiç müzikten ya da dizi filmden etkilenip onu kendi hayatında yaşar mı? Ya da bir dönem yaşayacağını umar mı? Evet umar! Ben gördüm öyle insanlar. Müzik konusunda; mesela lise dönemlerinde müzikle uğraşan ya da müziğe ilgi duyan gençler beğendikleri şarkıları ya kurdukları gruplarla çalmaya çalışır ya da evde kulaklıkları takıp çalıyormuş taklidi yaparlar. Tenis raketiyle gitar çalan -ki benim de bir raketim vardı ufakken- çok adam vardır kanımca. Müziği bir dışa vurum aracı olarak da görebiliriz aslında. Çalan şey bireyi o kadar etkilemiştir ki kendi içinde ona onlarca anlam yükleyebilir. Mutlaka bir ortak noktası vardır o müzikle. Olmasa da o illa ki bir şekilde ucundan kıyısından yaratır, dedik ya; müzik onun için bir dışa vurum aracıdır. Klasik müzik insanı rahatlatır derler. O benim için geçerli birşey değil mesela. Göreceli bir durum bu. Ben çok sinirlendiğimde ya da gerildiğimde gotik ya da brütal metal dinlerim. İki tarafta gergin ve sert çünkü. Müzik de, sen de... İki zıt kutup muhabbeti gibi bakabiliriz buna.
Birde dizi filmlerden etkilenen insan modeli var. Mafyavâri dizilerden etkilenip etrafa sert bakışlar atan abiler ya da aşırı, ultra romantik dizilerden etkilenip benim de böyle bir sevgilim olsun diyen ablalar. Dönem dizileri vardı bir aralar, gerçi hâlâ var mı bilmiyorum ama -bknz. "ben televizyon izlemiyorum tripli entel abi modeli"- o dizilerden etkilenip ertesi sabah gidip sprey boya alan ve gecesine düz duvar arayan insanlar da var. "Bu kalp seni unutur mu?" diye bir dönem dizisi vardı. 1980'leri ve darbe dönemini anlatan. Merak edip tüm bölümlerini izlemiştim internet üzerinden. Asıl kızla esas erkek tam kavuşucaklar derken dizi yayından kaldırıldı. Hoş onlar illegâl olarak kavuşuyorlardı o ayrı mevzu. Birde asıl kızın eski kocası vardı sinirli bir abi. İdeal adam gibi görünen ama sinirlendiğinde gözü etrafı görmeyen bir tip. E diyeceksin ki "adam sinirlenmiş, her insan sinirlendiğinde delirir" yok bu öyle böyle bir sinirlenme değil, adam baya dövüyordu asıl kızı. Abartı bulmuştum ben oraları, ne yani, her sinirlendiğinde hıncını karşındakinden mi alacaksın? Hele ki karşındaki kadınsa! Kadınlar bir çiçektir saçmalığı hatta kantin kuntin gak guk. Velhasıl ben pek etkilenmedim o diziden. Severim dönem dizilerini, bir iki tane daha vardı, bir tanesini daha baştan takip ettim hatta 24. bölümde bıraktım iyi hatırlıyorum ama adı neydi neydi neydi? ımm? Çıkartamadım şu an, neyse beklesin o 24. bölümde...
Toparlarsak -neden toparlıyorsak her yazının sonunu, bırak bir kere de havada kalsın değil mi?- etkileşimler insanın hayatını çoğu zaman bom bok bir hale getirir. Etkilenme arkadaşım, etkilenme yani. Otur düşün, taşın kendin karar ver. İki tane lop var kafanın içinde, düşünmeye yarıyor onlar. Üstüne, beyin söğüş olsa da yesek şurda iki satır der, konuyu alakasız bir yerde bırakırım. Herşeyi geçtim ben söğüş sevmem ki!?
K.
Yunan Müziği - Rembetiko
Dünyada her ülkenin ayrı ayrı kendine has özelliklerini içeren müzikleri bulunmaktadır. Tarih boyunca şekillenen ve toplumların etnik kökenleri, kültürel dinamikleri, zaman/mekân algısı, yaşayış şekilleri ve sosyal konumları bu müzikâl yapının örülmesinde büyük rol oynamaktadır. Ele aldığımız Rembetiko/Rebetiko/Rembetika örneği de karakteristik yapıya sahip bir müzik olmakla beraber, oluşum ve olgunlaşma sürecinde toplumların sosyal yaşamlarından çok etkilenmiş, aynı zamanda da çizilen sınırlarla beraber ülkeler arası -bir bakıma- soyut ayrımın örneği olmuştur.
Ege'nin iki kıyısında, 19.yy sonu ve 20. yy’ın ilk yarısında halk dansları ve müzikler, “Manges” adı verilen gruplarca genellikle tavernalarda icra edilmekteydi. Bu gruplarca yapılan müzik, kendine özgü kültürün bir anlamda gizli ama dışa vurumcu bir yansımasıydı. Dönemin yarattığı koşullarda yasadışı sayılan bu gruplar, tavernalarda düzenlenen eğlencelerde varlıklarını sürdürmeye çalışmaktaydı. İcrayı tek başına yapana "Mungas", birden fazla Mungas ise “Manges” olarak tanımlanıyordu. Rembetiko da yaptıkları müziğe verilen geleneksel bir isimdi. Bir anlamda en yaygın yerel Yunan Müziği de sayılan Rembetiko, Yunanlıların bir dönemler halk arasında en popüler müziği haline gelmişti. 1950’li yıllara gelindiğinde daha da yayılan ve şehirleşen bu müziğe Yunancada “Laika” denildiği bilinmektedir. Çeşitli konular içeren Rembetiko’da; aşk, ayrılık, ayfon, hapishâne, taverna, yoksulluk, isyan ve en önemlisi göç temalı şarkılar yoğunluktaydı.
Göç konusunun Rembetiko’da merkez noktaya yerleşmesinin 1924 yılında Türkiye ve Yunanistan arasında yapılan mübâdele ile çok yakından ilgisi bulunmaktadır. Yaşanan bu değişimde denizin iki yakasında bulunan insanlar iskân politikasıyla yerlerinden edilmiş, bu hareketle beraber hem somut hem de soyut bir değiş – tokuş yapılmıştır. Buradaki soyut değişim kültürel göçten başka bir şey değildir. Göç yoluyla yaşanan bu kültür hareketi sosyal hayatın her alanında olduğu gibi müzikte de kendini hissettirmiş ve Rembetiko’da iki ayrı ana tavrın/stilin oluşmasına sebebiyet vermiştir. Bunlardan biri kıyının bir yanında olan Pire Tarzı, ikincisi ise İzmir veya Yunancadaki karşılığıyla Smyrna Tarzı’dır. Pire, Selânik ve İzmir üçgeni jeopolitik bakımdan stratejik bir konumda olduklarından dolayı mübâdele için önem teşkil eden kentlerdi. Liman şehri olmalarından ötürü mübadele esnasında kilit noktada bulunmuşlar ve göçürülen insanlar genellikle buralara ve çevresindeki ilçelere yerleştirilmiştir. Yunanistan’da zorunlu göçle gelenlerin Pire ve Selânik’e yerleştirilmeleri, Rembetiko’nun bu iki şehirde gelişmesine ve yerleşmesine işaret bir durumdur.
Bu müzik sadece Rumlar ve Türkler tarafından değil; aralarında Çingeneler ve Eşkenaz/Aşkenaz Yahudilerinin de bulunduğu çeşitli etnisiteye sahip toplumlar tarafından da yapılmaktaydı.
Rembetiko’nun temelleri batı müziğindeki gibi gamlara değil, mikrotonâl yapıya sahip makamlara dayalıdır. Eski Rembetiko müzisyenleri, ilk zamanlarda bu sistemi tanımlamak için makam sözcüğünü kullanmaktaydılar. Fakat zaman ilerledikçe makam yerine “Yollar” anlamına gelen "Thromi" kelimesinin daha sık tercih edildiği kaynaklarda geçmektedir. Taksim sözcüğü ise Yunancaya yakınlığından dolayı alınarak "Taximi" olarak kullanılmıştır.
Rembetiko'da kullanılan toplam makam sayısı hakkında elde kesin bir veri bulunmamakla beraber, genellikle tahmini rakamlar zikredilmektedir. Notaya dökülmüş eserlere ve yapılan derlemelere baktığımız zaman; rast, hüzzam, hicaz, hicazkâr ve uşşak makamlarının sıklıkla kullanıldığını gözlemlemekteyiz.
Rembetiko’da kullanılan en yaygın ritm kalıbı; Geleneksel Türk Müziği’nde ve makam müziğinin icra edildiği diğer coğrafyalarda sıkça rastladığımız 9 süreli kalıptır. Yunanlılar bu ritme "Zembekiko" adını vermektedirler.
Rembetikolar ilk söylenmeye başladığında Yunanistan’da ona eşlik edebilecek birçok saz bulunuyordu. Bunlardan bazıları; ud veya uti, santur, keman, santurun daha gelişmiş bir tipi olan tsimbalo, kanoni yani kanun, buzuki, bağlama ve bu çalgılara yakın olabilecek çeşitli yapılarda bulunan sazlardı. Eski plak kayıtlarında bu sazlar çeşitli şekillerde bir araya getirilerek kullanılmıştır. Fakat buzuki ve bağlama bunların arasında öne çıkmış ve Rembetiko'nun ana sazları durumuna gelmiştir. Bağlama, özellikle bir halk çalgısı olduğundan daha çok rağbet görüyordu. Buzukiden çok daha küçüktü ve kolay saklanıp, kolaylıkla imâl edilebiliyordu. Buna karşılık buzuki daha kolay çalınabilen, ses alanı daha geniş ve tını açısından erkek sesine daha yakın bir çalgıydı. Bu sebepten ötürü bağlamanın yerini zamanla buzukinin aldığını gözlemliyoruz.
Rembetiko müzisyenlerinin sazlarını beraberinde getirdikleri tekkelerde veya basit kahvelerde tempo, ayakla yere vurularak ya da "Komboloi" yani tespih ile ya da tespih boncuklarının bir cam bardağa vurulmasıyla tutulmaktaydı. Alkış tutarak ve kaşıkların sırtlarını birbirine vurarak ritim tutmak da başka bir yöntem olarak karşımıza çıkmaktadır.
Kadınlar müzik eşliğinde dans ederken aynı anda parmak zili çalıyorlardı. Buzuki veya bağlamaya eşlik eden ritim saz olarak def veya "Tumbeleki" yani dümbelek kullanılıyordu.
Zamanla oturan ve benimsenen Rembetiko için halkın “Sta Buzukia” yani "buzukicileri dinlemeye gidiyoruz" dediği söylenceler arasında geçmektedir. Bu da bize şarkı veya şarkıcı yerine, çalgının daha çok öne çıktığını işaret etmektedir.
İlk zamanlar icra edilen Rembetiko'da buzukinin akordu belirli makamları ve şarkıları çalabilmek için zaman zaman değiştirilmekteydi. Plaklara kayıt edildiği dönemlerde standart düzen olan Re-La-Re akordunun en fazla dört veya beş çeşitlemesi bulunmaktaydı. Bu çeşitlemelerden biri olan ve “Kara Düzeni” (Sol-La-Re) adı verilen düzen en yaygın olanlardan biriydi. Adını zamanın usta Rembetiko müzisyenlerinden biri olan Yenitsaris’den almıştır. Diğer sık kullanılan akort sistemleri arasında Aniktika, Piraiotiko ve Aravien adlı düzenleri sayabiliriz.
Rembetiko şarkılarının çoğunluğu Yunan şiirinin geleneksel ölçülerinden ya "Yambus" ya da "Troheus" ile yani; 15 heceli mısralar biçiminde ve onların da kendi içlerinde iki yarım veya birer mısraya ayırdıkları bir tarzda kaleme alınmıştır. Diğer yandan müzikâl vurgu, normal vurgu yapısını aksatabilir ve hecelerin çoğunlukla uzadığı veya sonunda ortadan kaybolacak derecede birbirine bağlanarak söylendiği bilinmektedir. Rembetiko'nun diğer yerel müzik türlerinden farklı olarak görülen bir özelliği daha vardır. Bu, bir sözcük veya bir tam tümceden oluşan ve ölçünün dışında kalan yerlere sıkıştırılan seslenişler, yani; "Tsakismata"dır. En yaygın Tsakismata, “Aman” ya da “ Ah Aman”dır. Bu seslenişin genel işlevi, şiirsel mısrayı uzatarak onun melodik mısraya sığmasını sağlamaktır. Fakat çoğu kez bunlar yalnızca duygulara yönelik bir işlevi varmış hissiyatı bırakır.
Anlam ve yapı bakımından birkaç Rembetiko örneği:
Orospos
Oropos hapishanesinde durumumuz iyi,
Atina’dakinden daha iyi.
Makarna var Salıları ve Perşembeleri
Ve Manges geçirir burada yılları.
Pazarları verirler bize et,
Berber de azizim beleş.
Birinci hücrede tütüncüler,
İkincide dumancılar,
Üçüncüde yontulmamışlar,
Dördüncüde çıngarcılar,
Beşincide silme kaçakçı,
Altıncıda komplocular,
Yedincide tekkeciler,
Sekizincide sakatlar,
Dokuzuncuda ve onuncu hücrede,
Ne varsa hepsini yapanlar.
Zembekiko. Batis, 1933
Ime Prezakias - Esrarkeşim
Sabahtan aksama kadar bir çekimlikle duruyorum ayakta
Ve beyaz tozu çektiğimde bütün dünyayı fethediyorum.
Bir çekimliğim olduğunda ve onu çektiğimde bütün dünya benim oluyor.
Ve kültürlü/uygar insanlar beni gördüğünde, onlara mürekkep sallıyorum.
Esrar çektiğinde dümdüz olursun
Kral, diktatör, tanrı ve cihangir
Esrar çektiğinde güzel konuşursun be!
Ve hayatta her şeyi tozpembe görürsün.
Sefilliğime/perişanlığıma güldüğün Yunanistan benim,
Tekerleği eksik zarlarla oynuyorlar onu be!
Ben diktatör olacağım! ve dünya kül olacaksa,
Birisi sevdamı yakacak birisi söndürecek.
Esrar çektiğinde dümdüz olursun
Kral, diktatör, tanrı ve cihangir.
Esrar çektiğinde güzel konuşursun be!
Ve hayatta her şeyi tozpembe görürsün.
Atina’nın Dilberleri Arasında
Atina’nın dilberleri arasında
Bir tanesi var alımlı, yürek yakan.
Gözler siyah, saçlar siyah
Ve siyah benli yanak.
Aman, aman, olacağım aklımdan,
Onu göreli beri beni uğrattığı bahtsızlıktan,
Onun yüzünden akıttığım gözyaşları, gece gündüz ağlamalarım,
Yüreğindeki ateşten eriyip gideceğim,
Onsuz hiç iyileşemeyeceğim.
Onu bir gün tekrar gördüğümde, dedim ki; “hanımefendi,
Benimle gel, izin ver bir çift olalım, yüreğim şifa bulsun.”
Ama o, şöyle dedi; “Senin beni sevmeni istemiyorum,
Hasretim başka birindedir, beni arzulamaktan vazgeç.”
İşte o andan beri zavallı ben, dolanırım hüzünlü, şaşkın,
Terk edinceye dek ruhum beni, yavaş yavaş sönmektedir isteğim.
Plak kayıtları yapılmaya başlandığında genellikle birçok çalgı bir arada icra edilmekteydi. "Amane Kahvesi" tavrında kemanlar, udlar, lavtalar, tefler, parmak zilleri ve daha sonraları gitar ve piyano kullanılmaya başlandı. "Tekke" tavrındaki şarkılarda ise çoğu kez birden fazla buzuki ve bağlama herhangi bir bas çalgı eşliğinde –ki bu çoğunlukla gitar oluyordu- çalınmaktaydı.
Rembetiko'nun popülerliği zamanla artıp Atina taraflarına doğru yayılmaya başladıkça Batı Avrupa etkisine daha fazla açık bir duruma geldi. Avrupa’daki orkestra müziğinin radyo kanallarıyla yayılması ve Napoliten tınılı kantatların popülaritesi İyon Adaları üzerinden Atina’ya vardı ve Rembetiko’yu çeşitli biçimlerde etkiledi.
Melodiler, çalgılar ve sözlerde Batı'dan esinlenilmeye; gitar, piyano ve akordeon gibi çalgılar yaygınlaşmaya başladı. Artık bu çalgılara uygun düşen batı armonisi aramakta ve bu doğrultuda gruplar kurmaya başlayan rembetiko müzisyenleri de, şarkılarına çeşitli bas partileri sokmaya başladılar. Böylelikle Rembetiko melodilerini eski makamsal yapılarından kopartarak, yerlerine diyatonik majör ve minör ton dizileri kullanma eğilimi baş gösterdi.
Rembetiko, 19. yy’ın sonlarına doğru belirgin bir hâle gelmiş ve 1950’lerde popülaritesinin zirvesine ulaşmıştır. Plak kayıtlarının yaygınlaşması ile çeşitli tavırlarda (Pire, İzmir, Atina) ve genellikle buzukiyi ana saz olarak kullanarak arşivlerde yerini almıştır. Günümüzde bu müziğin eski gelenekten kalan temsilcileri azalmış fakat yok olmamıştır. Karakteristik yapısı ile Yunan müziğinin köşe noktalarından biri olan Rembetiko, tekrardan CD’lere basılan arşiv serilerinde yahut modern çalgılar ile yapılan yeni düzenlemeleriyle varlığını bir şekilde sürdürmeye devam etmektedir.
K.
Ege'nin iki kıyısında, 19.yy sonu ve 20. yy’ın ilk yarısında halk dansları ve müzikler, “Manges” adı verilen gruplarca genellikle tavernalarda icra edilmekteydi. Bu gruplarca yapılan müzik, kendine özgü kültürün bir anlamda gizli ama dışa vurumcu bir yansımasıydı. Dönemin yarattığı koşullarda yasadışı sayılan bu gruplar, tavernalarda düzenlenen eğlencelerde varlıklarını sürdürmeye çalışmaktaydı. İcrayı tek başına yapana "Mungas", birden fazla Mungas ise “Manges” olarak tanımlanıyordu. Rembetiko da yaptıkları müziğe verilen geleneksel bir isimdi. Bir anlamda en yaygın yerel Yunan Müziği de sayılan Rembetiko, Yunanlıların bir dönemler halk arasında en popüler müziği haline gelmişti. 1950’li yıllara gelindiğinde daha da yayılan ve şehirleşen bu müziğe Yunancada “Laika” denildiği bilinmektedir. Çeşitli konular içeren Rembetiko’da; aşk, ayrılık, ayfon, hapishâne, taverna, yoksulluk, isyan ve en önemlisi göç temalı şarkılar yoğunluktaydı.
Göç konusunun Rembetiko’da merkez noktaya yerleşmesinin 1924 yılında Türkiye ve Yunanistan arasında yapılan mübâdele ile çok yakından ilgisi bulunmaktadır. Yaşanan bu değişimde denizin iki yakasında bulunan insanlar iskân politikasıyla yerlerinden edilmiş, bu hareketle beraber hem somut hem de soyut bir değiş – tokuş yapılmıştır. Buradaki soyut değişim kültürel göçten başka bir şey değildir. Göç yoluyla yaşanan bu kültür hareketi sosyal hayatın her alanında olduğu gibi müzikte de kendini hissettirmiş ve Rembetiko’da iki ayrı ana tavrın/stilin oluşmasına sebebiyet vermiştir. Bunlardan biri kıyının bir yanında olan Pire Tarzı, ikincisi ise İzmir veya Yunancadaki karşılığıyla Smyrna Tarzı’dır. Pire, Selânik ve İzmir üçgeni jeopolitik bakımdan stratejik bir konumda olduklarından dolayı mübâdele için önem teşkil eden kentlerdi. Liman şehri olmalarından ötürü mübadele esnasında kilit noktada bulunmuşlar ve göçürülen insanlar genellikle buralara ve çevresindeki ilçelere yerleştirilmiştir. Yunanistan’da zorunlu göçle gelenlerin Pire ve Selânik’e yerleştirilmeleri, Rembetiko’nun bu iki şehirde gelişmesine ve yerleşmesine işaret bir durumdur.
Bu müzik sadece Rumlar ve Türkler tarafından değil; aralarında Çingeneler ve Eşkenaz/Aşkenaz Yahudilerinin de bulunduğu çeşitli etnisiteye sahip toplumlar tarafından da yapılmaktaydı.
Rembetiko’nun temelleri batı müziğindeki gibi gamlara değil, mikrotonâl yapıya sahip makamlara dayalıdır. Eski Rembetiko müzisyenleri, ilk zamanlarda bu sistemi tanımlamak için makam sözcüğünü kullanmaktaydılar. Fakat zaman ilerledikçe makam yerine “Yollar” anlamına gelen "Thromi" kelimesinin daha sık tercih edildiği kaynaklarda geçmektedir. Taksim sözcüğü ise Yunancaya yakınlığından dolayı alınarak "Taximi" olarak kullanılmıştır.
Rembetiko'da kullanılan toplam makam sayısı hakkında elde kesin bir veri bulunmamakla beraber, genellikle tahmini rakamlar zikredilmektedir. Notaya dökülmüş eserlere ve yapılan derlemelere baktığımız zaman; rast, hüzzam, hicaz, hicazkâr ve uşşak makamlarının sıklıkla kullanıldığını gözlemlemekteyiz.
Rembetiko’da kullanılan en yaygın ritm kalıbı; Geleneksel Türk Müziği’nde ve makam müziğinin icra edildiği diğer coğrafyalarda sıkça rastladığımız 9 süreli kalıptır. Yunanlılar bu ritme "Zembekiko" adını vermektedirler.
Rembetikolar ilk söylenmeye başladığında Yunanistan’da ona eşlik edebilecek birçok saz bulunuyordu. Bunlardan bazıları; ud veya uti, santur, keman, santurun daha gelişmiş bir tipi olan tsimbalo, kanoni yani kanun, buzuki, bağlama ve bu çalgılara yakın olabilecek çeşitli yapılarda bulunan sazlardı. Eski plak kayıtlarında bu sazlar çeşitli şekillerde bir araya getirilerek kullanılmıştır. Fakat buzuki ve bağlama bunların arasında öne çıkmış ve Rembetiko'nun ana sazları durumuna gelmiştir. Bağlama, özellikle bir halk çalgısı olduğundan daha çok rağbet görüyordu. Buzukiden çok daha küçüktü ve kolay saklanıp, kolaylıkla imâl edilebiliyordu. Buna karşılık buzuki daha kolay çalınabilen, ses alanı daha geniş ve tını açısından erkek sesine daha yakın bir çalgıydı. Bu sebepten ötürü bağlamanın yerini zamanla buzukinin aldığını gözlemliyoruz.
Rembetiko müzisyenlerinin sazlarını beraberinde getirdikleri tekkelerde veya basit kahvelerde tempo, ayakla yere vurularak ya da "Komboloi" yani tespih ile ya da tespih boncuklarının bir cam bardağa vurulmasıyla tutulmaktaydı. Alkış tutarak ve kaşıkların sırtlarını birbirine vurarak ritim tutmak da başka bir yöntem olarak karşımıza çıkmaktadır.
Kadınlar müzik eşliğinde dans ederken aynı anda parmak zili çalıyorlardı. Buzuki veya bağlamaya eşlik eden ritim saz olarak def veya "Tumbeleki" yani dümbelek kullanılıyordu.
Zamanla oturan ve benimsenen Rembetiko için halkın “Sta Buzukia” yani "buzukicileri dinlemeye gidiyoruz" dediği söylenceler arasında geçmektedir. Bu da bize şarkı veya şarkıcı yerine, çalgının daha çok öne çıktığını işaret etmektedir.
İlk zamanlar icra edilen Rembetiko'da buzukinin akordu belirli makamları ve şarkıları çalabilmek için zaman zaman değiştirilmekteydi. Plaklara kayıt edildiği dönemlerde standart düzen olan Re-La-Re akordunun en fazla dört veya beş çeşitlemesi bulunmaktaydı. Bu çeşitlemelerden biri olan ve “Kara Düzeni” (Sol-La-Re) adı verilen düzen en yaygın olanlardan biriydi. Adını zamanın usta Rembetiko müzisyenlerinden biri olan Yenitsaris’den almıştır. Diğer sık kullanılan akort sistemleri arasında Aniktika, Piraiotiko ve Aravien adlı düzenleri sayabiliriz.
Rembetiko şarkılarının çoğunluğu Yunan şiirinin geleneksel ölçülerinden ya "Yambus" ya da "Troheus" ile yani; 15 heceli mısralar biçiminde ve onların da kendi içlerinde iki yarım veya birer mısraya ayırdıkları bir tarzda kaleme alınmıştır. Diğer yandan müzikâl vurgu, normal vurgu yapısını aksatabilir ve hecelerin çoğunlukla uzadığı veya sonunda ortadan kaybolacak derecede birbirine bağlanarak söylendiği bilinmektedir. Rembetiko'nun diğer yerel müzik türlerinden farklı olarak görülen bir özelliği daha vardır. Bu, bir sözcük veya bir tam tümceden oluşan ve ölçünün dışında kalan yerlere sıkıştırılan seslenişler, yani; "Tsakismata"dır. En yaygın Tsakismata, “Aman” ya da “ Ah Aman”dır. Bu seslenişin genel işlevi, şiirsel mısrayı uzatarak onun melodik mısraya sığmasını sağlamaktır. Fakat çoğu kez bunlar yalnızca duygulara yönelik bir işlevi varmış hissiyatı bırakır.
Anlam ve yapı bakımından birkaç Rembetiko örneği:
Orospos
Oropos hapishanesinde durumumuz iyi,
Atina’dakinden daha iyi.
Makarna var Salıları ve Perşembeleri
Ve Manges geçirir burada yılları.
Pazarları verirler bize et,
Berber de azizim beleş.
Birinci hücrede tütüncüler,
İkincide dumancılar,
Üçüncüde yontulmamışlar,
Dördüncüde çıngarcılar,
Beşincide silme kaçakçı,
Altıncıda komplocular,
Yedincide tekkeciler,
Sekizincide sakatlar,
Dokuzuncuda ve onuncu hücrede,
Ne varsa hepsini yapanlar.
Zembekiko. Batis, 1933
Ime Prezakias - Esrarkeşim
Sabahtan aksama kadar bir çekimlikle duruyorum ayakta
Ve beyaz tozu çektiğimde bütün dünyayı fethediyorum.
Bir çekimliğim olduğunda ve onu çektiğimde bütün dünya benim oluyor.
Ve kültürlü/uygar insanlar beni gördüğünde, onlara mürekkep sallıyorum.
Esrar çektiğinde dümdüz olursun
Kral, diktatör, tanrı ve cihangir
Esrar çektiğinde güzel konuşursun be!
Ve hayatta her şeyi tozpembe görürsün.
Sefilliğime/perişanlığıma güldüğün Yunanistan benim,
Tekerleği eksik zarlarla oynuyorlar onu be!
Ben diktatör olacağım! ve dünya kül olacaksa,
Birisi sevdamı yakacak birisi söndürecek.
Esrar çektiğinde dümdüz olursun
Kral, diktatör, tanrı ve cihangir.
Esrar çektiğinde güzel konuşursun be!
Ve hayatta her şeyi tozpembe görürsün.
Atina’nın Dilberleri Arasında
Atina’nın dilberleri arasında
Bir tanesi var alımlı, yürek yakan.
Gözler siyah, saçlar siyah
Ve siyah benli yanak.
Aman, aman, olacağım aklımdan,
Onu göreli beri beni uğrattığı bahtsızlıktan,
Onun yüzünden akıttığım gözyaşları, gece gündüz ağlamalarım,
Yüreğindeki ateşten eriyip gideceğim,
Onsuz hiç iyileşemeyeceğim.
Onu bir gün tekrar gördüğümde, dedim ki; “hanımefendi,
Benimle gel, izin ver bir çift olalım, yüreğim şifa bulsun.”
Ama o, şöyle dedi; “Senin beni sevmeni istemiyorum,
Hasretim başka birindedir, beni arzulamaktan vazgeç.”
İşte o andan beri zavallı ben, dolanırım hüzünlü, şaşkın,
Terk edinceye dek ruhum beni, yavaş yavaş sönmektedir isteğim.
Plak kayıtları yapılmaya başlandığında genellikle birçok çalgı bir arada icra edilmekteydi. "Amane Kahvesi" tavrında kemanlar, udlar, lavtalar, tefler, parmak zilleri ve daha sonraları gitar ve piyano kullanılmaya başlandı. "Tekke" tavrındaki şarkılarda ise çoğu kez birden fazla buzuki ve bağlama herhangi bir bas çalgı eşliğinde –ki bu çoğunlukla gitar oluyordu- çalınmaktaydı.
Rembetiko'nun popülerliği zamanla artıp Atina taraflarına doğru yayılmaya başladıkça Batı Avrupa etkisine daha fazla açık bir duruma geldi. Avrupa’daki orkestra müziğinin radyo kanallarıyla yayılması ve Napoliten tınılı kantatların popülaritesi İyon Adaları üzerinden Atina’ya vardı ve Rembetiko’yu çeşitli biçimlerde etkiledi.
Melodiler, çalgılar ve sözlerde Batı'dan esinlenilmeye; gitar, piyano ve akordeon gibi çalgılar yaygınlaşmaya başladı. Artık bu çalgılara uygun düşen batı armonisi aramakta ve bu doğrultuda gruplar kurmaya başlayan rembetiko müzisyenleri de, şarkılarına çeşitli bas partileri sokmaya başladılar. Böylelikle Rembetiko melodilerini eski makamsal yapılarından kopartarak, yerlerine diyatonik majör ve minör ton dizileri kullanma eğilimi baş gösterdi.
Rembetiko, 19. yy’ın sonlarına doğru belirgin bir hâle gelmiş ve 1950’lerde popülaritesinin zirvesine ulaşmıştır. Plak kayıtlarının yaygınlaşması ile çeşitli tavırlarda (Pire, İzmir, Atina) ve genellikle buzukiyi ana saz olarak kullanarak arşivlerde yerini almıştır. Günümüzde bu müziğin eski gelenekten kalan temsilcileri azalmış fakat yok olmamıştır. Karakteristik yapısı ile Yunan müziğinin köşe noktalarından biri olan Rembetiko, tekrardan CD’lere basılan arşiv serilerinde yahut modern çalgılar ile yapılan yeni düzenlemeleriyle varlığını bir şekilde sürdürmeye devam etmektedir.
K.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)